ForumindexNAZIM HİKMET RAN VE ŞİİRLERİKAN KONUSMAZ
Aktuell tid och datum: 2014-11-26 00:01:07

Svara på ämnet Föregående ämne Nästa ämne
Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:08:50
Meddelande
KAN KONUSMAZ Svara med citat
KAN KONUSMAZ
Tefrika Baslangıç Tarihi: 29 Mayıs 1936
BRNC KISIM
I
Bakkalın Bitisiginden Çıkan Kadın ve Gâvur Cemal Hocanın Bir Sözü
Burası bir medresedir. Dısarısı içeriye girmesin diye duvarları kale duvarı gibi
yapılmıs ve içerinin dısarıya çıkmaması için pencerelerine kaim demir
parmaklıklar takılmıs bir medrese...
Simdi medrese bostur. Mahallede agaç ve agaç balları üstünde kuslar
bulunmadıgından mahalle çocukları bu bos medresenin camlarını nisanlayıp
nisanlayıp yere indirmisler. Böylelikle medreseli mahallenin dar karanlıgında
pırıl pırıl ısıldayan bir yol peyda olmus.
ste Nuri Usta bu yolun üstünden geçip kendi mahallesine saptı.
Nuri Ustanın mahallesi medreseli mahalleye benzemez. Arkası bir sırta dayalıdır,
önü oldugu gibi açıktır, denize bakar. Sokaklarında rüzgârların görünmez
nehirler gibi akmalarına karsı koyan yüksek bir medrese duvarı da yoktur.
Sokaklarında bası bos rüzgârlar dolasan bir mahalleye hasta bir insan, ceketinin
dügmelerini iliklemeden girmemelidir. Nuri Usta da böyle yaptı. Bogazı fena
yanıyordu ve mahallesinin sıkı, sert rüzgârını bir bıçak gibi gögsünden yiyince
vücudunun bir yerinde büyük bir damar koptu gibi geldi ona... Çünkü bütün kanı,
derisinin altından basına dogru, henüz eritilmis bir kursun sıcaklıgı ve
canlılıgıyla akmaya baslamıstı.
Nuri Usta yirmi bes yasındadır. Fakat bundan dört yıl ön-
•
7
ce, Mesrutiyet'in ilanı yılı, sag gözü bir çelik talasıyla sönüp Mekteb-i
Sanayi'den çürüge çıkartılınca anasının Sarıgüzel'de-ki tek katlı evini satıp
bir "Her türlü alât ve edevat-ı mihanikiye tamirhanesi" açtıgı için ona herkes
"usta", "Nuri Usta" der.
Ustalar, basıbos dolasan rüzgârların içine agrısı gitgide çogalan bir bogaz ve
atesi her saniye artan bir vücutla girseler bile, "ustalıgın icabettirdigi"
agırbaslılıgı elden bırakmamalı, te-laslanmamalıdırlar. Nuri Usta da böyle
yaptı. Agır agır, sanki hiçbir seyi yokmus gibi yürüyor. ste mahalle bakkalının
önündedir. Durdu bir saniye. Tam bu sırada bakkalın bitisigindeki kapı açıldı.
Peçesi inik, çarsaflı genç bir kadın çıktı dısarı. Usta dükkâna dogru çekildi.
Fakat yine tam bu sırada ustanın sırtına çarparak bakkalın kapısından bir erkek
sokaga fırladı.
Kadın önde, erkek arkada. Bakkaldan çıkan erkek, bakkalın bitigindeki evden
çıkan kadına yetisti. Onun rüzgârdan uçan pelerininin ucunu hızla çekip bir
seyler mırıldanarak geçti yanından.
Kadın durakladı. Erkek yürümüs, medreseli mahalleye sapan kösede kadını
bekliyor.
Nuri Usta seslendi:
— Hasan.
Medreseli mahallenin kösesindeki erkek cevap verdi:
— Buyur, ustam?
— Az gelsene buraya.
Hasan geldi. Ustadan üç yas küçüktü. Fakat sanki aralarında yirmi üç yas varmıs
gibi konusuyorlardı. Çünkü Nuri "Usta" ydı, Hasan'sa Nuri Ustanın komsusu Ali
Ustanın dükkânında "Çırak".
Hasan, su kadıncagızı rahat bırakın...
— yi amma, usta...
Nuri Usta, Hasan'm elini tuttu.
Hasan eli mangala girmis bir çocuk gibi bagırdı:
— Cayır cayır yanıyorsun be usta.
— Biraz hastayım.
— Dayan bana, usta. Götüreyim seni eve kadar.
Nuri Usta, Hasan'm omuzuna dayandı. lk adımı atarlarken ikisi de gözucuyla
arkalarına baktılar. Bakkalın bitisiginden
8
555414515999999999999999999?
çıkan kadın, medreseli mahallenin kösesini dönmüs, kaybolmustu bile...
— Usta, titriyorsun...
Kapının önüne geldiler. Çıngıragın ipini çekmeden önce Nuri Usta, Hasan'a dedi
ki:
— Bana bak, anama atesim oldugunu söylemeyecegiz. Anam korkar bu isten. Babamı
böyle bir ates dalgası kapıp götürmüs de hani. Anama, "Ayagım burkuldu,"
diyecegim.
Usta çıngıragın ipini çekti.
— Sen de içeri gir, Hasan. Yatagı anama yaptırmak olmaz. Sabahtan beri kim bilir
nasıl yorulmustur. Benim de halim yok. Sen seriverirsin.
Hasan, Nuri Ustanın anasının yardımıyla cumbanın içine yatagı sererken düsünüyor
: "Bu Nuri Usta biraz antika dogrusu. Evde kocakarıya bir yatak da
serdiremedikten sonra tursusunu mu kuracak böyle ananın? Sonra demin de yaptıgı
gibi elin orospusunu mahalle delikanlılarından korumaya çalısıyor. Bir, iki, üç,
ustalık çıraklık ama, demin ona yaptıgı isi Yorgancı Selim'e yapsaydı kadının
yanında sisi yediginin resmiydi."
Nuri Usta yataga girmeden önce gargarasını hazırladı. Anasına göstermeden bir
sulfato aldı. Sonra topallama taklidi yaparak geldi yataga girdi.
Ustanın anası orta boylu, vaktinden önce bembeyaz olmus hissini veren saçlarına
oyaları mor, sarı, kırmızı yemeniler baglayan bir kadındır. Biraz çocuk gibidir.
Hem çok inatçıdır, hem çok çabuk kanar. Simdi oglunun yorganını sıkıstırırken
soruyor :
— Atesin var gibi, Nuri.
— Bir sey degil, ana, ayak burkulması ne de olsa ates yapar. Hem biraz da bogaz
olmusum galiba. Bir iki gargara filan...
— Ben gidiyorum, usta. Nuri Usta, Hasan'a döndü :
— Eyvallah, güle güle Hasan. Ali Ustaya selam söyle. Ben yarın dükkâna
çıkmayacagım gibi.
Cumbanın ön kafesi açık. Nuri Usta yerden gökyüzünü görüyor, rüzgârı duyuyor,
bulutları seyrediyor. Bulutlar durup
9
*
dinlenmeksizin geçiyorlar. Boyaları ilkönce gölgeli beyazdı, sonra altlarında
ısıkları rengârenk lambalar yanıyormus gibi kızardılar, turuncu oldular,
kursunilestiler.
Anası birdenbire Nuri Ustayı dürttü :
— Bak, bak, Nuri, kargalar mektepten dönüyor...
Bir sürü karga bütün bir degisen renk dünyası içinde siyahlıklarından bir damla
bile kaybetmeksizin kapkara gelip geçtiler. Gökyüzü simdi kursuni bir kâgıda
kömür ve tebesirle çizilmis bir deniz resmi gibiydi. Usta bu resme baktı ve her
nedense birdenbire Gâvur Cemal Hocanın bir sözü geldi hatırına :
"Gökyüzüne melekleri çıkaran da biziz, kanatlarını takan da biz..."
II
Bir Romandaki Çerkez Halayık
Hastalıgının üçüncü sabahı ustanın atesi otuz altı buçuga düstü. Fakat anası o
gün de yataktan çıkmasına razı olmamıstı. Ana ogul, biri mangalın basında kahve
cezvesinin sapına yapısmıs, öbürü yatakta, susuyorlar.
Kahve pisti.
Usta duvardaki bir resme bakmaktadır. Bu resim, fotograf makinelerinin,
insanları ve esyaları gölgesiz ve hacimsiz satıhlar halinde kâgıtlastırdıkları
devirlere aitti. Mesrutiyet'in ilanından on bes yıl önce babası Tophane'de
kamacı ustasıyken bir resm-i kusat dolayısıyla çekilmisti. Önde bol seritli, bol
nisanlı ve bol sakallılar, kolları iki yana sarkık duruyorlar. Onların arkasında
seritleri daha dar, nisanları daha az ve sakalları daha kısa olanlar kollarını
kavusturmuslar, elpençeydiler, en arkadaysa palabıyıklı, uzun fesli ustalar
dimdik dizilmislerdi.
Nuri Usianm babası bu en arka sıradakilerin en uzun feslisi, en palabıyıklısı ve
en dimdik duranıydı.
Fotograf, havayi mavi parlak bir kâgıda basılmıs ve pembe kalın bir mukavvaya
yapıstırılmıstı. Nuri Usta biliyordu ki fotografın arkasında yaldızlı bulutların
arasından dogan bir gü-
10
?999999999999999999999999999
nes vardır ve bu günesin altında, fotografçının kuyrugu çatallı imzası. Bu
imzanın alt tarafına babası, kamıs kalemiyle ve rütbe sırasıyla resm-i küsatta
bulunanların isimlerini yazmıstı. Babasının yazdıgı bu isimlerin arasında bir
tanesi vardı ki, simdi, yazılısından on dokuz yıl sonra mahallenin diline
düsmüstü : Muzaffer Pasa.
— Ana, adı neydi su kızın?
— Hangi kızın, oglum?
— Su Muzaffer Pasalardan...
— Gülizar... Niye sordun?
Nuri Usta cevap vermedi. Bir roman okumustu. Bir pasazadeyle Çerkez bir
halayıgın maceralarına dair...
— Ana, evveli gün, Hasan gene Gülizar'a satasmak istedi...
— Satasırlar... O da sokaga çıkmasın. nsanın ayıbı olunca gizlenir.
Gâvur Cemal Hocadan ögrendigi ve inandıgı fikirlerle, Nuri Usta, kadınla erkek
arasında cinsi müsavat olması lazım geldigini anasına anlatmak istedi. Sonra
vazgeçti. Bunu bir kadına, bilhassa anasına anlatamayacagını, simdiye kadar
yaptıgı denemelerle bildigi için garip bir hüzün duydu.
— Peki ama, ana, simdi ne olacak bu kız? Bu sefer anası cevap vermedi.
Nuri Usta düsünüyordu : Gülizar'in basından geçenler romandaki Çerkez
halayıgmdaki kadar beylik, her gün olagan islerden. Yalnız roman, Çerkez
halayıgın öldügünü yazıyordu. Gülizar sagdı. Onu Muzaffer Pasalar dokuz
yasındayken evlatlık almıslar. Pasanın bir oglu varmıs. Tıpkı romandaki pasazade
gibi. Romandaki pasazadenin adını hatırlamıyor amma Muzaffer Pasanın oglunun...
— Ana, su oglanın adı neydi?
— Hangi oglanın?
— Su Gülizar'ı...
— Seyfi Bey...
Seyfi Bey, Gülizar'ı gebe bırakmıs.
Romandaki pasazade de Çerkez halayıgı gebe bırakmıs mıydı? Usta bunu da
hatırlayamıyor. Ama, Gülizar'm gebeligi muhakkak. Bunu bütün mahalle biliyor.
Nasıl bilmesin ki, Muzaffer
11
Pasanın karısı isi haber alır almaz Gülizar'm koltuguna bohçasını verdigi gibi
kızı stanbul'daki biricik akrabası Zübeyde Hanıma göndermisti. Bakkalın
bitisiginde oturan Zübeyde Hanıma...
— Kahven sogudu, oglum.
Nuri Usta soguyan kahvesine baktı. Gâvur Cemal Hocanın bir sözünü hatırladı gene
: "Öyle insanlar vardır, bilirim, baskalarının açılarıyla alakadar olurlarken
öyle derine dalarlar ki agızlarındaki cıgarayla kendi dudaklarını yakacak kadar
gülünç olurlar."
Nuri Usta da soguyan kahvesiyle simdi kendini böyle gülünç buluyor. Bir yanda
karnında bir çocukla, karnında, gene Cemal Hocanın dedigi gibi, en büyük insan
verimlerinden biriyle kovulmus bir kadın var. Öte yanda sogumus bir fincan
kahve.
Birdenbire Nuri Ustanın aklına, kendi de niçin ve nasıl oldugunu anlamadan, bir
hastane kogusu geldi. Tırasları uzamıs insan yüzleri, sargılar. Gömleginin sol
kolunda kocaman bir kan lekesiyle dolasan düsük sarı bıyıklı, çok kısa boylu bir
hastabakıcı.
On gün önce, Kasımpasa Merkez Bahriye Hastahanesi'nin Balkan Harbi yaralılarıyla
dolu olan bu kogusunda Çatalca'dan getirilen bir arkadasını, Ahmet'i görmeye
gitmisti. Ahmet'in kolunu kesmisler. Hem de sag kolunu. Halbuki mektepte en
uzaga tas atan Ahmet'ti...
— Kapı çalınıyor, Nuri.
— Ya? Öyle mi, ana? Gidip bakayım...
Nuri Usta yatagından çıkmak istedi. Anası alıkoydu.
— Ben gider bakarım. Sen kımıldama, Nuri. Bu çalıs senin gâvurun çalısına
benziyor da onun için söyledim.
III
Gâvur Cemal'in Söhreti Nereden Gelir?
Gelen Gâvur Cemal Hocaydı. Odadan içeri girer girmez dogru ustanın yatagına
gitti. Elini alnına koydu :
12
— Atesin filan yok. Ustanın anasına döndü :
— Ne diye bunu tembel tembel yatırırsın, ana? Ceplerinden tasan Fransızca
gazetelerin bir kısmını minderin üstüne fırlattı. Mangalın basına çömeldi:
— Kendime bir kahve pisireyim tez elden, dedi.
Gâvur Cemal Hocanın kırmızımtırak, kıvır kıvır bir sakalı var. Saçları kalıpsız
fesinin kenarlarından tasıyor. Posbıyıklarla kaim kaslar arasında enli bir
burun. Ütüsüz bir pantolon ve yakası yaglı bir ceket.
— Bak, odaya girer girmez, "Tez elden bir kahve pisireyim," dedim. Halbuki
niçin kahve içeriz? Hiç düsündün mü, Nuri Usta? Tadı için, desen, degil. Tadı
için kahve içecegine limonata iç... Kokusu için mi? O da degil. Turunç
serbetinin yanında bu bulasık suyunun kokusu nedir ki?.. Sinirleri tembih
edermis. Laf!... Rakı ne güne duruyor?.. Hazımmıs. Palavra... Yemeklerden sonra
elma ye!.. Öyleyse niçin su meredi içeriz? Çünkü, evvela, biz kahve içmesek
kahveciler kahvelerini kime satacaklar? Sonra, alıskanlık denen nesneyi bilir
misin, Nuri Usta? Bilir misin ki insanoglunun hem en büyük kuvveti, hem en büyük
kepazeligi bu alıskanlık denen nesnedir!.. Biz kahve degirmeniyle, kahve
cezvesiyle, kahvesiyle, eviyle, minderiy-le, hukukuyla, felsefesiyle kendimize
bir ikinci dünya yaratırız. Sonra bu yarattıgımız dünyanın esiri oluruz. Baslar
o bizi yaratmaya.
Artık o eskiyip onun içinden bir yenisini dogurana kadar bir kavga, bir
gürültü... Aslanı kafese alıstırmak için onu yavruyken tutup içeri atarlar...
Bizi kırk yasında kafese koysalar, üçüncü günü yerimize alısırız. Ve on sene
kafeste kaldıktan sonra dısarı salsalar on yıl yattıgımız yeri üç haftada
unutuveririz... Bilir misin ki, Nuri Usta...
Gâvur Cemal Hoca kahve hakkında konferansına devam ederken, Nuri Usta bu acayip
adamın kendi agzından dinledigi hayatını bir kerre daha gözünün önünden
geçiriyor.
Cemal'in iki seyi meshurdur : Gâvurlugu ve sakalı.
Gâvurlugunun söhreti dört yıllıktır. Ve o bu söhretin sebebini söyle anlatır :
13
"Mesrutiyet'in ilanı yılı ben Anadolu'da ...vilayeti idadisinde tarih ve
cografya hocasıydım.
"Sehirde bir vilayet konagı, üstünden araba geçebilen iki sokak, alabalıklarıyla
meshur bir dere, bir 'stanbul oteli', dört deveciler hanı, bir aynalı kahve ve
irili ufaklı tam kırk iki tane cami vardı. Evet, kırk iki tane, teker teker
saydım.
"Bizim idadi sehrin en yüksek tepesinin üstündeydi. Ova tarafından sehre
bakılınca ilkönce bizim yapının üç katlı, dört köse tas kesmeligi göze çarpardı.
"Bilmem hangi Frenk yazıcısının eserlerini tercüme ederek Osmanlı tarih-i
edebiyatına giren bir pasa menfiyen valiligine tayin kılındıgı bu vilayette ilk
ve son is olarak bizim mektebi yaptırmıs. Evet, ilk ve son is... Çünkü, hazret,
firengâne icraatında biraz daha ileri gidip vilayet hududunun yirmi bes
kilometre kadar uzagından geçen simendiferi vilayet hududundan içeri sokmaya
tesebbüs edince esraf-ı vilayet Osmanlı edebiyatının bu namdar mütercim pasasına
karsı ayaklanmıslar. 'Bu kara demir yılanının tarlalarımız arasından geçmesi
ekinlerimizin bereketini kaçırır. Davarlarımız korkudan çatlar. Kadınlarımız
kısırlasın Biz bu gâvur yolunu istemeyiz...' demisler. Bir ariza yazmıslar
Abdülhamit'e. Abdülhamit de, bu Frenk edebiyatı meraklısı pasasını böyle
demiryolu filan gibi Fransız klasiklerinden gayri islerle ugrasmak zahmetinden
kurtarmak için, terfian fakat yine menfiyyen uzak vilayetlerden birine
naklettirmis.
"Bana merak oldu, bu demiryolu hikâyesinin içyüzünü arastırdıydım. Megerse
esraf-ı vilayet, yani 'bilmem ne zadelerle, bilmem kim ogulları' diye anılan iki
aile bütün bizim vilayet içinde ve bizim vilayetlerle öteki vilayetler arasında
isleyen deve kervanlarının sahipleriymisler. Bilmem hangi padisah devrinden beri
Anadolu'nun bütün bu mıntıkasında deve kervanlarının çanı daglara taslara bu iki
ailenin san ve zafer türkülerini okumuslar.
"ncir, üzüm, tütün, dokuma ve son yıllarda gaz tenekeleri ve Avrupa
basmalarıyla sehirlerin kapılarından giren bu deve kervanlarını düsün bir kerre!
Sonra, bir de vilayete demiryolu sokmak isteyerek deve kervanlarının hasret ve
gurbet gibi içli
14
9499999999994
çanlarına ot tıkamaya kalkısan Fransız klasikleri meraklısı pasayı gözünün önüne
getir.
"Mamafih, sehirde mütercim pasamızın hatırasını saygıyla ananlar da yok degildi.
Bilhassa Avrupa'yla alısveris eden ve deve kervanlarının inhisarından,
çanlarındaki sarkıların derinligine ragmen gidip gelislerindeki batâetten
sikâyetçi olan büyük manifatura tüccarları, limanlara üzüm, incir, tütün
gönderenler bizim mektebin banisini hayırla yâd ederlerdi.
"Ben, Mesrutiyet'ten bir yıl önce sehre gelmistim. Mesrutiyet ilan edilir
edilmez bizim mektebin banisini hayırla yâd eden zümre top yekûn ttihatçı oldu.
"Kafamda mektebe ait bir yıgın proje vardı. Bu projelerin tatbiki için dısardan
yardım lazım. Gittim, en koyu ttihatçı kesilen büyük manifaturacı Emin Efendiye
fikrimi açtım. O da Kulüp'te konustu. Bana kararı getirdi:
"— Cemal Bey korkmasın, biz arkasındayız...
"Kolları sıvadık. se basladık. Son sınıf talebeleri arasından gözü açık, güçlü
kuvvetli yirmi iki genç seçtim. Emin Efendi vasıtasıyla stanbul'dan getirttigim
futbol topunu ayaklarının arasına salıverdim. Ben de aldım agzıma bir düdük.
Basladık maça. Mektep çocuklarının, kısa pantolonla böyle mektep avlusunda mesin
bir topu kovalamaları bütün vilayet dahilinde o günlerde misli görülmemis
icraatlardandır diye çok sükür kimse ses çıkarmadı. Fakat küplere binen ulûm-i
diniye hocası oldu. Hoca-efendi eski kafalılardan bilmem ne zadelerle görüsmüs.
Gitmis onlara söylemis. Onların bizim manifaturacı Emin Efendiyle araları açık.
Halbuki bizim maçların arkasında Emin Efendi var. Hatta topu bile getiren o. s
karıstı. Bizim futbol bir sehid-i hürriyetin kafası gibi ttihad ü Terakki
Kulübü'nde adalet, müsavat, hürriyet namına müdafaa edilmeye baslandı.
"Deveciler baktılar ki bizim parti kazanacak, cayır cayır top oynayacagız, bir
gün muallimler odasında akaid-i diniye hocasını saldırttılar üstüme. Herif ser'i
seriften baslayıp mektep talebelerini baldırı çıplaklar menzilesine kadar
indirdigimde karar kıldıktan sonra avaz avaz bagırarak ne dinsizligimi bıraktı,
ne de imansızlıgımı. Hocanın sözlerini gülerek dinliyordum. Daha da
dinleyecektim. Fakat birdenbire gözüme odanın
15

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:10:07
Meddelande
Svara med citat
kapısı ilisti. Kapı aralanmıstı. Aralıktan binlerce göz, hani mektep
kitaplarında büyütülmüs sinek gözü resimleri vardır, arı petegi gibi, bir yıgın
göz, iste öyle bir yıgın çocuk gözü bana bakıyor. Talebelerim kapının önüne
birikmisler. Sarıklı Hafız Hocanın sarıksız stanbullu Cemal Hocayı nasıl
tekfir, nasıl habt ettigini dinliyorlar.
"Birdenbire kan basıma çıktı. Hafıza söyle bir kalın perdeden 'Susss!' dedim. Bu
emir öyle apansız, öyle keskin oldu ki Hafız sustu. 'Dinle,' dedim, 'mademki
talebelerimin sıhhatleri, çeviklikleri, gözlerinin bir parça peklesmesi için
lazımdır, o oynadıgımız sey mesin top degil, ya Hazreti Ali'nin kafası olsa, ben
düdügü öttürür, çocuklara çaldırırım tekmeyi. Bu, bir... Sonra ben dinsizmisim,
imansızmısım, kâfirmisim, belki öyle-yimdir, belki degil... Bu benim bilecegim
is. Fakat ben cografyada verdigim her dersin dogrulugunu çocuklara ispat
edebilirim. Ya sen? Sen varlıgını okuttugunun varlıgını ispata kadir misin?'
"Nasıl apansız basladımsa öyle apansız sustum. Daha dogrusu muallimler odasında
öyle bir sessizlik oldu ki kendi sesimden ürktüm birdenbire. Etrafıma bakındım.
Hafız Hocanın yüzü sarıgından beyaz. Mektep müdürü kıpkırmızı. Bir riyaziye
hocası vardı, sisman, dazlak kafalı bir sersem. O da gözlerini yere dikmis,
nerdeyse aglayacak.
"Hafız Hoca oturdugu koltugun yayları bosanmıs gibi, birdenbire ayaga kalktı.
Aramızda epeyi mesafe vardı. Kısa kısa adımlarla, adeta kosar gibi burnumun
dibine sokuldu. Ve ben daha ne oldugunu anlamadan, üç defa : 'Tuh, tuh, tuh,
kâfir, kâfir, kâfir!' diye yüzüme tükürüp bagırdıktan sonra yine aynı kısa
adımlarla kosup kapının önünde biriken talebeleri yararak merdivenlerden asagı
inmeye basladı.
"Kendimi toparlayıp Hafızın yakasına yapıstıgım zaman ikimiz de mektebin sokak
kapısı önündeydik. Elimi latasının yakasında görünce bagırmaya basladı.
Talebeler, hocayı ancak tüyleri yolunmus bir karga biçimine girdikten sonra
elimden alabildiler.
"Hemen o aksam sehrin irili ufaklı kırk iki camiinde kırk iki hoca idadi
mektebinin tarih ve cografya muallimini 'Gâvur
16
Cemal' lakabıyla tekfir ettiler. ki deveci ailesi aralarındaki rekabeti bir
müddet bir yana bırakarak yine birlestiler. stanbul'a, Maarif Nezareti'ne, Babı
Mesihat'e, Makam-ı Sadaret'e telgraf üstüne telgraf yagdırıldı. Kırk sekiz
saat sonra sifreyle azlim geldi. Deve kervanları o hasret ve gurbet dolu
canlarıyla sehirlerden sehirlere 'Gâvur Cemal Hocanın' macerasını tasırlarken
biz de kapagı stanbul'a attık. O gün bu gündür ismimin basında gâvurluk,
sonunda hocalık, dolasıp dururum."
Cemal'in gâvurlugu iste böyle bir maceradandı.
Sakalına gelince, onun, bu sakalı, altı yıldır bir yürek acısıyla alay etmek
için suratında tasıdıgı söyleniyordu. Nuri Usta bu dedikodunun dogru olup
olmadıgını Cemal'in kendisine sorup ögrenebilirdi. Fakat onunla böyle bir bahse
girismek tense bu sakal hikâyesinin içyüzünü ögrenmemeyi tercih etmisti.
IV
Cemal Buna Cevap Veremedi...
—Ne o? Daldın yine, usta?
— Seni düsünüyorum, hocam.
— Gâvurlugumu mu? Sakalımı mı?
— kisini de...
— ki seyi birden düsünmek zaaftır, usta. nsan tek bir seyi kuvvetle düsünmeyi
ögrenmeli. Delilerin o zincirleri kıran kuvveti nereden gelir, bilir misin?
Sabit bir tek fikir tasımalarından. Tarihin bütün büyük adamları bir tek fikrin
agrısıyla kıvranmıslar, bir tek fikrin acısıyla dogurmuslardır. Hem benim
gâvurlugumla sakalımı ne diye düsünürsün? Sen anlat bakalım, ne var, ne yok?
Görüsmeyeli iki hafta oldu. Fransızca ilerliyor mu?
— sten bos vakit buldukça okuyorum, hocam.
— ste bu olmadı. Senin dükkâna benim gramofonu tamir ettirmek için ilk geldigim
gün sana ne demistim, usta? sten bos vakit buldukça okumak degil, okumaktan bos
vakit buldukça is yapmalısın!.. Ne güldün? 'Sonra ana ogul ne yer, ne içeriz?'
mi diyorsun?.. Bu da dogru... Nasıl doludizgin kosabilmek, üç yüz
17
altmıs dört gün kosmak için hazırlanıp bir gün meydana çıkarılan yarıs
beygirlerinin hakkıysa doludizgin okuyabilmek de... Nuri Ustanın anası
birdenbire söze karıstı:
— Cemal Bey oglum, dedi, sen çok okudun mu?
— Eh, biraz, daha da okuyorum... Ustanın anası aynı çocuk merakıyla sordu :
— Okuyacak, okuyacaksın da, sonra ne olacak?
— Dünyayı anlayacagım.
— Sonra ne olacak? Diyelim okudun, okudun, dünyayı anladın. Sonra ne olacak?
Cemal birdenbire cevap veremedi. Vaktinden önce beyazlanmıs hissini veren basına
kırmızı oyalı mavi bir yemeni sarmıs olan bu kadının önünde, bu eski kamacı
ustasının dul karısı karsısında Cemal'in kalın sesindeki istihza ilk defa pürüzlendi:
— Hiç, dedi...
Nuri Usta, "Hiç" diyenin yüzüne hayretle baktı. Ve ilk defa, bu hayranı oldugu
adamda bir seyin, bir seylerin eksikligini anladı.
V
Gülizar'ın Hocanımı ve Yorgancı Selim'in Sesi
Gülizar gaz lambasını yaktı. Evde yalnızdı. Zübeyde Hanım sabahleyin sokaga
çıkmıs ve daha dönmemisti.
Gülizar lambayı aynalı konsolun üstüne koydu ve birdenbire aynanın içinde kendi
yüzünü öyle büyütülmüs, öyle koskocaman gördü ki korktu. Fitili kıstı.
Göztepe'de Muzaffer Pasalara bir Hocanım gelirdi. Diz ve bas agrılarını okuyan
bir kadın. O, derdi ki: "Gece aynaya bakmak ugursuzluk getirir!"
Gece aynaya bakmanın niçin ugursuzluk getirdigini Gülizar sormamıstı. Yalnız, o
biliyordu ki Hocanımın her söyledigi dogrudur ve gece aynaya bakanın derdi iflah
bulmaz.
18
Aynanın içinde bir daha görünmemeye çalısarak fitili biraz daha kıstı. Sonra,
gitti pencerenin önündeki sedire oturdu.
Dısarda yagmur çiseliyor. Kafesin arkasındaki dünya soluk mavi bir alacakaranlık
içindedir...
Bitisikteki bakkalın kapısını göremiyordu. Yalnız bu kapıdan ıslak topraga düsen
turuncu ısık parçasını çigneyerek dükkâna girip çıkanları iyiden iyiye
seçebiliyordu.
Nuri Ustanın müdahalesiyle Hasan'ın elinden kurtuldugu günden beri sokaga
çıkmadı. Asagı yukarı iki ay. Göztepe'deyken de sık sık sokaga çıkmazdı, ama
çocuklugunu ve en güzel günlerini, içinde koskocaman masal kusları gibi çam
agaçlarının tünedigi bir bahçede, göz alabildigine sıralanmıs kütüklerinden renk
renk üzüm salkımları sarkan bir bagın genisliginde geçirmisti.
Göztepe'deki bag aklına gelince kıpkırmızı oldu. Karnındaki çocuk oynadı.
Düsünmek istedi. Israrla, inatla sonuna kadar düsünmek istedi. Düsünemedi. Ona
bir seyi sonuna kadar düsünmeyi ögretmemislerdi.
Bitisik bakkaldan kaim erkek sesleri geliyor. Daha dogrusu, bir tek kalın, ama
çok kaim ses ötekileri ezerek yükselmektedir.
Gülizar sedirin üstünde derlenip toparlandı. Artık sokaga bakamıyor. Dısarıya,
yagmurlu havaların o apansız bastıran karanlıgı çökmüs. Bakkalın kapısından
vuran ısık parçasını geçtikten sonra bu zifiri karanlıkta boyanarak Gülizar'a
kadar gelen erkek sesi gitgide kalınlasıyor. Siyahlasıyor adeta...
Gülizar bu sesi tanıdı. Yorgancı Selim'in sesi. Bu ses bakkalın ve dükkândaki
müsterilerin, "Canım etme, yapma, dur ba-kalım"larmı iki yana devirerek
haykırıyor :
— Gösteririm kaltaga. Parasını mı batırdık cadının? Les-kargası gibi insanın
üstüne çullanıyor. Bes altın aldık. Dört me-cit faiz verdik üç ayda. Bana
Yorgancı Selim derler. Bir elime... "Kerhaneci karı..."
Gülizar sedirden fırladı. Konsolun üstündeki lambayı söndürdü. Karanlıkta,
oldugu yerde, öyle ayakta dikili kaldı. Korkuyordu. Ama nasıl... Yorgancı Selim
simdi dayanacak, camları çerçeveleri indirecek, odaya girecek... Sonuna kadar
düsüneme-
19
di yine. Kafasında yalnız bir tek söz dönüp duruyor : "Kerhaneci karı" demesi
kendi yüzündendir. Eger Zübeyde Hanım onu evine almasaydı, kadıncagıza kimse...
Birdenbire karanlıkta konsolun mermeri üstünde bir pırıltı görür gibi oldu.
Elini uzattı. Konsolun mermerinde pırıldayan seyi aldı. Bu, kocaman altın bir
saat ve belki yarım arsın boyunda gümüs bir köstekti. Esnafa faizle para veren
Zübeyde Hanımın Yorgancı Selim'den aldıgı rehin.
Dısarda ses daha vazıh, daha tehdit edici olmustu :
— Kimin parasını batırdık simdiye dek? Herkese biz hakkımızı verdik, kimin hakkı
geçti bize? Aç, bak defterine, sana bile kaç paralık takıntımız kalmıs? Hem
üstüne üstlük bir "Kerhaneci karıya" baba yadigârı altın saatle gümüs köstegi de
rehin bıraktık...
Faizci Zübeyde'nin Yorgancı Selim'den rehin aldıgı altın saatle gümüs köstegi
Gülizar elinden düsürdü. Sonra agır agır egildi, yere düsenleri aldı. Pencereye
dogru yürüdü. Pencereyi açmak, altın saatle gümüs köstegi bakkalın kapısından
sızan ısık parçasının üstüne fırlatmak...
Pencerenin camını kaldırdı. Dısarıda yagmur bardaktan bosanırcasına yagmaya
baslamıstı. Bakkalın kapısından sızan ısıga baktı. Dükkândakilerin gölgeleri
kımıldanıyor üstünde. Saat kafes deliklerinden sıgmayacaktı. Kafesi yukarı
süreyim derken evin kapısı çalındı.
Gülizar oldugu yerde kalakaldı.
Yagmur boyuna karanlıklara yagıyor, bakkalın kapısından düsen ısıkta gölgeler
boyuna kımıldanıyor ve kapı çalınıyor boyuna...
VI
Zübeyde Hanımın Uykusu
Gülizar lambayı yakıp Zübeyde Hanıma kapıyı açtıgı vakit suratına yedigi tokadın
- tahkiramiz mahiyetiyle filan degil -acısıyla sarsıldı.
20
.
Zübeyde Hanım yorgundu. Zübeyde Hanım ıslanmıstı. Bitisik bakkalda kendisine
boyuna küfür eden Yorgancı Selim onu kapısının önünde kıstırabilirdi. Zübeyde
Hanım korkmustu. Ve kapı bir türlü açılmamıstı.
Tokadı attıktan sonra Gülizar'm yüzüne bile bakmadan fakat onun yardımıyla
ayakkabılarını çıkarıp merdivene yürüdü. Gülizar lambayı basının üstüne
kaldırmıs pesi sıra geliyor. Merdiveni çıkıp odaya girdiler.
Zübeyde sisman vücudunu sedire serdi. Gülizar lambayı konsolun üstüne koydu,
ayakta durdu.
Dısarda Yorgancı Selim hâlâ bagırıp çagırıyor.
Zübeyde Hanım Gülizar'in oldugu tarafa bilhassa bakmayarak, odanın duvarlarıyla
konusuyormus gibi homurdanmaktadır :
— t, hergele. Hem para alır, hem faizini vermez. Sonra da dükkânına gidip, "Ya
faiz, ya rehinden kesersin umudu," dedigin için sarhos olup olup mahalleyi
birbirine katar. t. Hergele... o zıkkıma para verecegine faizini öde... Hani
seytan diyor ki, aç su pencereyi, herifin bir temiz agzının payını ver...
Gülizar konsolun arkasına dogru çekildi. Onun bu hareketini gören Zübeyde
bagırdı:
— Ne o, küçük hanım? Pencereyi açıp avaz avaz haykıracagım diye utanıyor musun?
Pasa konagı artıgı... bundan utanacagına o herifin koynuna girmekten utansaydın
ya... Cevap versene. Ne susuyorsun?
Gülizar cevap vermiyordu, ama o herifin koynuna girdigi için de utanmıyordu.
Koynuna girdigi o heriften çocuk peydahlayıp kovuldugu için sadece dis agrısı,
bas agrısı gibi bir agrı duyuyor, çok defa bunu da duymuyor, sadece basına bir
sey vurmuslar gibi bir sersemlik hissediyordu.
Zübeyde Hanım her vakit oldugu gibi bu sefer de Güli-zar'dan hiçbir cevap
alamayacagını bildigi için sustu. Büzmeli çarsafının pelerinini arkaya attı.
Saçları kınalıydı. Kaslarında rastık ve gözlerinin altında burusuk iki kese...
— Haydi git yemegi ısıt...
Gülizar idare lambasını yakarak asagıya, mutfaga gitti. Zübeyde Hanıma kapıyı
açmadan önce, uzun bir dalgınlıktan son-
21
ra birdenbire telaslanmıs ve Yorgancı Selim'in rehinini, altın saatle gümüs
köstegi gögsüne sokmustu.
Evin mutfak duvarıyla bakkalın yan duvarı birdir. Bitisikte yüksek sesle
konusulanlar mutfaktan isitilir.
Gülizar, bakkalın kepenklerini kapadıgını duydu. Yorgancı içerde kalmıs
olacaktı. Çünkü kepenkler kapandıktan sonra da duvarın ardından sesi geliyordu.
Konustukları sözlerden karsılıklı oturup rakı içecekleri anlasılıyor. Gülizar,
yemeklerin çabuk ısınması için mangalı ikide bir üflemektedir. Her egilip
kalkısında sanki karnındakine bir sey olacakmıs gibi bir eliyle göbegini
bastırıyor.
Bitisiktekiler sarkı söylemeye basladılar.
Sarman miyavladı. Evin kapıları bacaları ne kadar kapanmıs olursa olsun mutlak
içeri girecek bir delik bulan, Zübeyde Hanımın sevgili kedisi sırılsıklam, uzun
bir yolculuktan dönmüstü yine.
Gülizar ortasına Kızkulesi'nin allı yesilli naksı islenmis olan yuvarlak siniye
üç sahan yemegi yerlestirdi. Ekmegi kesti. Sininin kenarına dizdi. Tahta çorba
kasıklarını karsılıklı koydu. Arkasında Sarman, merdivenlere dogru yürüdü. dare
lambası sininin bir kıyısında duruyor, merdivenlerden çıkmaya baslayan
Gülizar'in gölgesi duvarlarda sallanıyor iki yana. Öbür tarafta, derinden
derine, sanki genç kadına söz atıyormus gibi, Yorgana Selim :
"Merdivenden tıkır da mıkır çıkarken..." türküsünü söylüyordu.
Odaya girdigi vakit Zübeyde Hanımı boylu boyunca sedirin üstünde, arkası kapıya
dönük, uzanmıs buldu. Hiç ses çıkarmadan siniyi konsolun üstüne bıraktı. Küçük,
alçak sini iskemlesini odanın ortasına getirdi. Siniyi iskemlenin üstüne
yerlestirdi. ki yer minderini sininin karsılıklı iki yanına koydu. dare
lambasını kıstı, oda kapısı dısına bıraktı. Sonra seslendi:
— Teyze.
Bekledi, Zübeyde Hanım kımıldanmadı bile. Biraz "daha yüksek seslendi:
— Teyze, yemek hazır.
Zübeyde Hanım yine aldırmadı. "Çok yorgundu, uyuya kalmıs olacak, zaten
hastalıklı kadın," diye düsündü. Bir kere daha böyle olmustu da huyunu bilmedigi
için, gidip uyandırdı
22
w
diye bu gecekinden daha acıtıcı bir tokat yemisti. Hos tokat yemeye alıskındı.
Göztepe'de büyük hanım...
Sininin yanında, kendi minderinin üstüne oturdu. Beklemeye basladı. Sarman yanı
basına kıvrılmıs mırıldanıyor. Dı-sarda, bıçakla oynanan bir Karadeniz oyun
havası gibi ölçülü ve yeknesak yagmur sesi.
Karnında yine çocuk oynadı. çi eziliyor. Acıkmıstı. Gözünü sedirde upuzun yatan
Zübeyde Hanıma dikerek sininin kenarından hırsızlama bir dilim ekmek aldı. Yedi.
Bekledi. Seslendi yine:
— Teyze!...
Zübeyde cevap vermiyor.
Dısarıda yagmur sesiyle içeride Sarman'm mırıltısı birbirine karısıyor. Bir
kadın aglayarak ninni söylüyor sanki.
Gülizar yorgun. Gözlerinin içi karıncalanıyor. ki uzun siyah örgülü bası
gögsüne düstü. Tam dalarken inleyerek uyandı. Gözlerini kocaman kocaman açmaya
çalısarak Zübeyde Hanıma baktı. Sonra gözleri kapandı tekrar. Tekrar bası düstü
gögsüne. Uyudu...
Üsüyerek uyandı. lk gözüne ilisen sini oldu. Sahan kapaklarını açtı. Yemeklerin
yaglan donmus. Telaslandı. Zübeyde'ye baktı. O, hâlâ oldugu yerde, yüzü duvardan
yana, upuzun yatıyor.
Çıt yok. Sarman gitmis. Dısarda yagmur yagmıyor artık. Yagmur sesinden ve
Sarman'm mırıltısından bosalan odanın havası bir bataklık suyu gibi.
Kımıldamıyor. Donakalmıs.
Yemegi tekrar ısıtmalı.
Zübeyde Hanımın üstüne bir seyler örtmeli ki üsüyüp hastalanmasın...
VII
Bir Kedi ve Bir Kadın
Üç kisi konusuyorduk. O, ötekisi ve ben. O dedi ki:
— Ölüm, ruhun beden kafesinden çıkıp çok koyu kırmızı çiçekler açan,
alacakaranlık Âdem bahçelerinde, basıbos, mus-
23
tarip ebedi yolculugudur. Bana öyle gelir ki ruh beden kafesinden çıkarken
çıplak omuzlarında kan rengi bir sal tasır. Ve ben ne zaman yeni ölmüs bir
insanın odasına girsem yüzümde ve ellerimde bu kan rengi görünmez salın
dokunuslarını duyarım. Ötekisi dedi ki:
— Ölüm Allahm en büyük sırrıdır. nsanoglunun önünde belki bütün kapılar
açılacaktır. Fakat bu kapı ebediyen kapalı kalacaktır. Nerden geldigimizi
bilmiyoruz ki nereye gidecegimizi bilelim. nsanoglunun kafası bu iki meçhul
arasında asırlardır sancı çekip düsündü. Fakat Allanın en büyük iki sırrı
çözülmedi ve çözülmeyecektir.
Ben dedim ki:
— Ölüm de dogus gibi, bassız ve sonsuz, tezatların birligi halinde, durmaksızın
degisip akan maddenin, yani bizim dısımızda bize baglanmadan var olan maddenin,
kemmi terakümlerden sonra sıçrayarak baska bir keyfiyete geçisidir, ölümü ve
dogusu anlamak için insanoglu "felsefe" kitaplarını degil, biyoloji tetkiklerini
okumalı. Yalnız dikkat etmeli ki, bu tetkiklerin kafalarında bir papaz
kukuletesi, yahut bir imam sarıgı olmasın!..
Ben, o ve ötekisi ölüm hakkında bu sözleri ettik. Fakat Gü-lizar bu sözleri
duymus bile olsaydı bir sey anlamazdı. O zaten ölümün ne oldugunu düsünmemisti.
O sade biliyordu ki, insan öldükten sonra ahrete gider. Ahrette cennet vardır,
cehennem vardır, bir de sırat köprüsü vardır ki kıldan ince ve kılıçtan
keskindir.
ste bundan dolayı, Gülizar, yatak odasındaki yükten çıkardıgı Trabulus
battaniyesini - bu battaniye eski bir Fizan sürgününün rehiniydi - Zübeyde
Hanımın üstüne örterken birdenbire irkilmekten baska bir sey yapmadı. Baska bir
sey düsünmedi.
Zübeyde Hanımın gözleri açık... Sımsıkı kapalı ince dudaklarından çenesine iplik
iplik salyalar akmıs...
Zübeyde Hanım ölmüstü.
Gözleri açık kalmıs bir ölünün ölmüs oldugunu anlamak için büyük bir tecrübeye
ve derin bir bilgiye ihtiyaç yoktur.
Gülizar battaniyeyi ölünün üstüne bıraktı. Geri çekildi. Ve
24
agır agır düsünmeye basladı. Ölümün ne oldugunu degil, ner-den geldigimizi
degil, bu "fani dünyada" insan ihtiraslarının "boslugunu" ve asıl meselenin "var
olup, var olmamakta" oldugunu da degil!.. Çünkü Gülizar Hamlet'i okumamıs ve
soytarısının kafatasını eline alıp "mütalaat-ı felsefiye"de bulunan kara prensin
meshur tiradını hiçbir aktörün agzından dinlememisti.
Gülizar ilkönce cenazeyi nasıl kaldırtacagını düsündü. Sonra nereye sıgınacagını
düsündü. "Tekrar Göztepe'ye dönsem beni alırlar mı?" diye düsündü. Sonra, Seyfi
geldi aklına. Yüregi burkuldu. Sonra ölüye baktı. Daha dikkatle, bir daha, bir
daha baktı ve öyle sandı ki ölünün üstündeki Trabuius battaniyesi hafif hafif,
asagı yukarı kalkıp inmektedir.
ste o zaman birdenbire korku düstü içine. Kurutma kâgıdına düsen bir mürekkep
damlası gibi korku agır agır yüregine yayıldı.
Dısarısını dinledi.
Dısarda rüzgâr çıkmıstı. Dısarda sanki binlerce agız fısıltılarla bir seyler
söylüyordu.
Ölüye baktı yine.
Pencerenin önünde yatan ölünün üstündeki battaniye, artık iyice farkedilecek
kadar, bu dısardaki fısıltılara cevap veriyormus gibi kımıldanmaktaydı.
Gülizar gözü bu yere batasıca battaniyeye takılı dururken bir kedi miyavladı.
Sarman kapının esiginde.
Gülizar birdenbire Hocanımm bir sözünü hatırladı:
— Üstünden kedi atlayan ölü hortlar!
Sarman agır agır, gitgide kaplanlasarak yaklasıyor.
Gülizar'a simdi öyle geliyor ki bu her adımında büyüyen hayvan, yaylanan
bacaklarıyla ansızın sıçrayarak ve kendi basının üstünden geçerek gidip ölünün
açık gözlerini çıkaracaktır.
Dısarda rüzgâr büsbütün azdı. Fısıltılar çıglık haline geldiler. Pencerelerin
pervazları, camları, kafesler sallanıyor. Alt katta mutfagın kapısı açık kalmıs
olacak ki camı kırıp pencerelerden giren rüzgârla bu kahrolasıca kapı çat-çat!
çarpıyor iki yanına. Evin içinde kıyametler koparıyor.
25
Sarman'la Gülizar'm arasında iki adımlık mesafe var. Gülizar en ufak bir hareket
yaparsa kediyi kızdıracagından korkuyor.
Aklına Ayetülkürsiyi okumak geldi.
Hocanımdan duymustu ki : "Kocası askere giden genç bir kadın, bir kıs gecesi,
evinin kapısını hırsızların kurcaladıklarını isitince bu ayeti okumaya baslamıs.
Evin içi, taslık, bütün odalar birbiri üstüne yıgılan kürsülerle iskemlelerle
dolmus. Hırsızlar içeri girememisler."
Gülizar, Ayetülkürsiyi okumaya basladı. Sarman'la ölünün arasında kürsü ve
iskemlelerden bir duvarın yükselmesini bekliyor. Fakat Ayetülkürsiyi üç defa
bastan içinden geçirdigi halde o kurtarıcı duvar yükselmiyor bir türlü...
Sarman...
Ben bu bahsi daha bir hayli uzatabilir ve Edgar Allan Poe'nun, "Sizi ille de
korkutacagım! Bö!" diyen hikâyelerini taklide çalısabilirdim. Muvaffak olurdum,
olamazdım, korku edebiyatı diye bir sey vardır, yoktur, bunun sosyal ve ruhi
sebepleri sunlardır, bütün bunlar baska mesele. Bahsi uzatmayısı-mm sebebi
bunlar degil.
Ben Gülizar'm size kısaca, bir tarafını anlatmak ve Zübey-de Hanımın ölmüs
oldugunu haber vermek istedim. Siz de bunu anladınız, bundan haberdar oldunuz.
Simdi sunu da biliniz ki, belki Gülizar'm korkudan bayılması, belki bes yüzüncü
defa Ayetülkürsiyi okumasından sonra sabah olmustur.
Gülizar sabah ısıgıyla ölüleri hortlatmak kudretini kaybeden Sarman'ı odadan
kovduktan sonra Zübeyde Hanımın üstüne kapıyı kilitledi. Telasla çarsaflanmaya
basladı. Pelerininin gögsünü ignelerken ellerine katı bir seyler dokundu.
Yorgancı Selim'in rehinlerini, altın saatle gümüs köstegi çekip çıkardı
gögsünden. Kosarak merdivenleri indi. Gümüs köstegin halkalanmıs zincirleri
parmakları arasından sarkıyor. Sokak kapısını açtı. Peçesini indirdi.
Sokaga ilk adımını atmıstı ki bitisik bakkaldan sallana sal-lana çıkan Yorgancı
Selim'le karsılastılar. Selim durdu, Gülizar
26
durdu. Selim, Gülizar'a dogru yaklastı. Kolları öne dogru uzanmıs ve elleri
açık...
Gülizar, avucunda sıktıgı rehini, altın saatle gümüs köstegi bu açık ellerin
üstüne fırlattı ve kosmaya basladı.
VIII
Merhamet
— Bugün günlerden ne, hocam? Kafam öyle karıstı ki günleri sasırdım. Alay etme,
hocam! yi mi ettim, kötü mü? yilik, kötülük yerine göre degisir, diyeceksin.
Öyle ama, ben bu yerde, bu zaman içinde, iyi mi ettim, kötü mü?
Gâvur Cemal Hoca elini kaldırıp Nuri Ustanın sözünü kesti:
— Evvela, dedi, bugün persembe. Bunu böylece tespit edelim. Sonra sen isi
sırasıyla anlat. yi mi ettin, kötü mü, münakasasını yaparız.
Bir duvarı, tahta dösemeden oymalı, nakıslı harap tavana kadar, kitap, gazete ve
kâgıt yıgınlarıyla örtülmüs, öteki duvarın dibinde çarsafsız bir yer yatagı
duran bir odadaydılar. Burası Gâvur Cemal Hocaya babasından kalmıs eski bir
yalının otu-rulabilecek ve oturulan biricik odasıydı. Gâvur Cemal Hoca bu odada
tek basına yasıyor. Pencereler denizin iki metre üstündedir. Bogaziçi'nin meshur
akıntılarından biri bu pencerenin altından geçer.
— Anlatayım, hocam!
Nuri Usta pencerelerden birinin içinde oturuyordu.
Yatakta, kunduralarını ve elbiselerini çıkarmadan sırtüstü uzanmıs olan Gâvur
Cemal söyle bir dogruldu. Ustanın karanlıkta kalan yüzünü iyice göremiyor.
Halbuki Cemal'in bir huyu vardır, yüzünü ve gözlerinin içini göremedigi bir
insanla konusamaz.
— Usta, dedi, su hasır iskemleyi al da karsıma geç. Yüzünü göremiyorum. Isık
arkadan geliyor.
Usta pencerenin içinden kalktı. Hasır iskemleyi alıp Ce-mal'in karsısına oturdu:
27
— Simdi yüzümü iyice görebiliyorsun ya! dedi. Kör gözüm hosuna gidiyor mu? Sahi,
hocam, ben adamakıllı çirkin, gudubet sayılırım, degil mi?
Cemal büyük bir ciddiyetle cevap verdi:
— Ne diye gudubet olacakmıssın! Aslan gibi delikanlısın be usta. Hele benim
yanımda Adonis gibisin vallahi. Bu herif de kim oluyor? diye mi merak ettin?
Hele sen anlat. yi mi etmissin, kötü mü? Bir kavgasını yapalım bu isin. Ben de
sana Adonis'i anlatırım.
— Anlatayım, hocam. Bugün persembe olduguna göre pazartesi sabahı, yani üç gün
önce, erkenden asagı mutfaga indim. Ates yakıyorum. Anam biraz hasta. Odadan
çıkması yasak. Yukarda yatakları topluyor. Bilirsin huyunu, ev isi görmeye öyle
alısmıs ki zincirlerini zevkle tasıyan bir esir haline gelmis. Her ne hal ise.
Birden, telaslı telaslı sokak kapısı çalındı. Çıngırak taslıkta bir ötüyor,
çıldırmıs gibi. Ben de geceliklenim. Öylece kostum kapıya. Açtım. Bir de ne
göreyim? Gülizar. Zangır zangır titriyor. "Buyrun," dedik. Yukarı anama
seslendim. Geldi. Karsıladı. Bizim cumbalı odaya kapandılar. Bende bir merak.
Böyle sabah karanlıgı yine ne geldi kadının basına? Annem seslendi:
"Az odaya gel, oglum," dedi.
Pantolonu geçirdim. Girdim odaya. Gülizar kösedeki sedirin üstünde basını
kabuguna sokmus bir kaplumbaga yavrusu gibi. Ben içeri girmeden önce peçesini
indirmis. Peçesinin altında aglıyor. Bogulacak gibi... Hıçkırıyor...
Anam bana oturmamı isaret etti. Oturdum. Gülizar'a döndü :
"Nuri senin agabeyin sayılır, kızım," dedi. "Sıkılma."
Sonra yine bana döndü :
"Allah rahmet eylesin," dedi, "Zübeyde Hanım dün gece sizlere ömür... Ölümlü
dünya bu. Hepimizin sırası gelecek."
Peçenin altında hıçkırıklar dayanılmaz bir hale geldiler. Anam artık bir ona bir
bana söz yetistiriyor :
"Kendini kahretme, kızım... Sen hemen git muhtarı, imamı filan bul, Nuri...
Agabeyin cenazeyi kaldırtır, kızım... Aman, Nuri, oglum, mukayyet ol. Evin içi
rehin esyalarla doludur."
28
?99999999999999999?
Kalktım.
Gülizar'ın siyah, bol çarsaf pelerininin altından beyaz, küçük bir el uzandı.
Bir anahtar tutuyordu. Anama baktım. Anam anahtarı Gülizar'ın elinden aldı. Bana
verdi.
Altında aglayan gözlerle yer yer ıslanmıs siyah peçeden henüz dayak yemis bir
çocuk sesi geldi:
"Bu, odanın anahtarı. Sokak kapısmmkini alamadım."
Siyah peçeye bakmadan cevap verdim :
"Zarar yok," dedim, "bir çilingir getirtir, açtırırız sokak kapısını."
Neyse lafı uzatmayayım, hocam. Lazım gelen isleri gördük. Medreseli mahallede
kolagalıgından mütekait bir doktor vardı. Onu da çagırdım. Muayene etti ölüyü :
"Sekteyi kalpten," dedi.
Evin bir sandık odası var, hocam, bit pazarı. Kilimler, halılar, bilezikler,
küpeler, saatler, kârı kadim nargilelerle sedef kakma tavlalar bile var. Zübeyde
Hanımın aldıgı rehinler senin anlayacagın. Kocakarı bir de defter tutmus, hocam.
San, pis bir bakkal defteri. Ama, muntazam tutulmus. Kargacık burgacık, üstünlü,
esreli, mushaf yazısı gibi bir yazı. Kimden ne almıs, faiz kaç para, kim ne
kadar ödemis, kimin rehini geri verilmeyecek, hepsi kayıtlı.
Hele, hocam, rehinler arasında bir marangoz rendesi vardı, görünce, bir çocuk
ölüsü görmüs gibi cigerim yandı. Defteri karıstırdım. Buldum. Marangoz Sükrü
adında biri üç mecidiye borç almıs Zübeyde'den, rehin diye rendesini vermis.
Dört ay birer çeyrek faizi ödemis. Sonra, defterde faiz hanesi bos. Marangoz
Sükrü'nün rehini Zübeyde Hanımın demirbası arasında gösteriliyor.
Her ne hal ise, defteri muhtara teslim ettik. "Rehinleri yerlerine verir
tahsilatı yaparsın," dedik... Cenaze kaldırıldı.
Gâvur Cemal Hoca büyük ve simdiye kadar göstermedigi bir sabırla Nuri Ustayı
dinlemisti. Fakat artık dayanamadı.
— Alâ, dedi. Bence çok iyi hareket etmissin. Kötülük bunun neresinde olabilir?
iyilik kötülük nisbidir ama, ustam, yüz sene önce de Gülizar'a böyle bir
yardımda bulunsaydm iyi olurdu, yüz sene sonra da iyi olur. Hem...
29
Usta, Gâvur Cemal'in sözünü kesti:
— Dur, hocam, dedi. zin ver de anlatayım. Gâvur Cemal güldü:
— Bu da ne biçim söz, usta? zin alınıp anlatılan seyleri anlatmamak daha
dogrudur.
— Haydi öyle olsun, hocam. Zorla dinleyeceksin beni öyleyse. Aksamüstü eve
döndüm. Anam Gülizar'ı bırakmamıs. Sabahtan beri bizim ev islemis, durmus. Ben
kapıdan girerken son misafirler çıkıyordu. ki kocakarı, hocam, memnun, korkunç,
sırıtan iki kocakarı. Hani, sanki basını soktugu son dam da üstüne yıkılmıs bir
kadına, "Allah ecir sabır versin! basın sag olsun!" demeye degil de, "Oh olsun
kahpe!" demeye gelmisler...
Kapının önünde ikisi de yüzüme bir tuhaf baktılar. Birisi, en çirkini:
— Basın sag olsun, Nuri Bey oglum, dedi.
Bunu öyle bir söyledi ki ne cevap verecegimi sasırdım. Zü-beyde Hanım öldüyse
benim basım ne diye sag olacak?
— Sizin de, hanım teyze, dedim. Gittiler. Taslıktan seslendim anneme:
— Anne, ben geldim.
— Yukarı çık, oglum, dedi.
Anam cumbalı odanın kapalı kapısı önünde karsıladı beni:
— Gülizar'ı iki gece bizde alakoysak, dedi. Simdi kadıncagız o yeni ölü çıkmıs
evde bir basına...
— Tabii ana, dedim. stedigi kadar kalsın...
— Yalnız... Oglum...
Anamın dilinin altında bir seyler var.
— Yalnızı da ne olacakmıs, anne? dedim.
— Sey, dedi, dedikodu yaparlar da hani... Zaten namusuna söz getirmis bir
kere... Sen de gençsin... Herkes seni benim gibi bilmez...
Kapalı kapının dısında ana ogul fısıltıyla konusuyorduk ama, bu son sözleri
kapının arkasındaki odadan Gülizar duyacak diye ödüm koptu. Anamın kulagına
egildim :
— Ne derlerse desinler, dedim, kızcagızın isleri düzelene kadar ben dükkânın
üstündeki odada kalırım. Benim Çırak Memet'i gönderirim sana, yemegimi
yollarsın.
30

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:11:12
Meddelande
Svara med citat
Anam ses çıkarmadı. Kapalı kapıdan içeri seslendim : "Basınız sag olsun, Gülizar
Hanım," dedim. "Birkaç gün
içinde isler yoluna girer sanırım. Siz simdilik bizde istirahat
edin..."
Gâvur Cemal Hoca kalın bir kahkaha attı:
— Eh, dedi, bu "Biraz istirahat edin!" sözüne bayıldım. Çok komik söz bu, usta.
Kız kapının arkasından ne cevap verdi?
Nuri Usta sinirlendi:
— Hiç, "Biraz istirahat edin!" sözünü o da çok komik bulmus olacak ki hiçbir
cevap vermedi.
Nuri Ustanın sesindeki acılıktan sinirlendigini anlayan Cemal :
— Ne o? Kızdın mı, usta? dedi. Pasa kızı gibi sinirlisin bugün. Pis biraz,
oglum, pis. Pistin mi, âlâ! Anlat simdi.
Usta utandı. Sesini elinden geldigi kadar tabiilestirerek anlatmaya basladı i
— Asagıda, mutfakta yemegi yedim. Kahveye çıktım. Bizim mahalle kahvesini
bilirsin, hocam. Senlen gitmistik bir gece.
Baktım karsıda Ali Usta. Ali Ustayı tanırsın, benim dükkân komsusu, hani bir
çıragı vardı. Hasan, tanıdın, degil mi? Gittim yanına. Bizim mahalleye yeni
tasman Evkaf ketebesinden Nuri Beyle tavla oynuyorlar. Kahve kalabalık. Yorgancı
Selim, Hasan, Feyzi Kalfa, Muhtar, mam, medreseli mahalleden Doktor Süleyman
Bey... Senin anlayacagın bütün mahalleli, dost, düsman toplanmıslar. Selam
verdik, selam aldık. Kahve geldi. çtik. Dalgın, Ali Ustayla Nuri Beyin tavla
partisini seyrediyorum. Nuri Bey kaybediyor. Sen tanımazsın onu. Sinirli, ukala,
münasebetsiz herifin biridir. Birinci partiyi kaybetti. Ali Usta bastı
kahkahayı. kinci partiye basladılar. Oyun kızıstı. Ali Usta her zara bir beyit
söylüyor. Feyzi Kalfa kalktı yerinden, geldi tavlacıların yanına. Derken,
Yorgancı Selim, Hasan, Doktor Süleyman Bey hepsi Ali Ustayla Nuri Beyin basına
toplandılar. Her kafadan bir ses çıkıyor. Herkes Nuri Beye akıl ögretiyor.
Bakıyorum. Nuri kıpkırmızı. Elleri titriyor. Dört eldir dört kapıya gele atıyor
boyuna. Yine gele. Feyzi Kalfa dayanamadı:
31
"Aman be Nuri Bey," dedi, "insanın bu kadar gelesi olursa tavla oynamaz."
Yorgancı Selim durur mu? O da karıstı söze :
"Beyim," dedi, "tavla oynamak Evkafta kalem cızırdatmaya benzemiyor galiba."
Nuri Bey ters ters Selim'in yüzüne baktı. Küfreder gibi mırıldandı :
"Çizmeden yukarı çıkma, Selim. Elinin hamuruyla erkek isine karısma. Sen
yorganlarını dikmeye bak. Mahallenizde yeni yeni kerhaneler açılıyor.
Asifteleriniz allı yesilli atlas yorgan ister..."
Ali Usta, çat! diye tavlanın kapagını kapattı.
Yorgancı Selim'e baktım. Ölü gibi. Sapsarı. Feyzi Kalfa ellerini tutuyor.
Muhtar, kösesinden, azarlar gibi söylendi:
"O ne biçim söz Nuri Bey? Mahallemize yeni tasındınız ama, ne de olsa mahallenin
namusu sizin de namusunuz sayılır."
Nuri Bey ayaga kalktı:
"Mahallenizin namusu ne diye benim namusum sayılacak-mıs," dedi. "Mahallenizin
bu kadar namussuz oldugunu bilseydim gelmezdim. Yarından tezi yok..."
Yorgancı Selim ellerini Feyzi Kalfadan kurtardı. Nuri'nin üstünde atılırken
Doktor Süleyman Beyle ben araya girdik. Selim bizi tartaklayarak bagırıyor:
"Ulan hergele. Kamıs kalemine mi güveniyorsun? Daha dün geldigin mahallenin
namusuna söz edecek sen mi kaldın? Ulan senin maasını bizim mahalleli veriyor."
Muhtar, imam, bütün kahvedekiler toplandı.
Nuri Bey, bizim Selim'i tutmamızı fırsat bildi. Delikanlının yüzüne kaçamak,
alçakça bir tokat attı, hocam.
Ben isi anlıyordum. Bir itiste doktoru yere yuvarlayarak Nuri'nin üstüne atılan
Selim'i bütün gücümle tuttum. Selim haykırıyor:
"Bırak beni, Nuri Usta! Bırak! Tokat attı bana be! Ulan bana Yorgancı Selim
derler! Bırak beni be usta!..."
"Dur, bırakacagım, Selim," dedim. "Dur. Sabret biraz. sin ucu bana da
dokunuyor. Dur, Nuri Beyle benim de konusacak bir çift sözüm var. Sorayım, cevap
versin. Dur be Selim..."
32
?99999099999999999999999999?
Doktor düstügü yerden kalkmıs yine yardımıma gelmisti. Feyzi Usta da Selim'i
sakinlestirmek için ugrastı. Delikanlıyı götürdüler kahve ocagının yanma.
Ortada, karsılıklı, benle Nuri Bey kaldık : Evkaf ketebesinden Nuri Beyle Nuri
Usta.
Gâvur Cemal Hoca yine o kalın kahkahasıyla' güldü :
— Sahne müthis be usta! dedi. Usta da güldü:
— Öyle, dedi. Sahne müthis. Benim tek gözlü suratım ne hale girdi, bilmiyorum
ama, Nuri Bey, mümeyyizinin karsısına çıkmıs gibiydi.
"Nuri bey," dedim, "biz cahil insanlarız, ne olacak, hepimiz esnaf güruhu..."
Gâvur Cemal kızdı:
— Begenmedim bu sözü, usta, dedi. Kinaye, telmih sanatına uygun düsmüs olsa da
begenmedim bu sözünü.
— Ne yapayım, hocam, söze böyle basladım iste. Fakat, dedigin gibi herifin
kinayeden filan anladıgı yok. Söze böyle baslayısım onun saskınlıgını giderdi.
Birdenbire :
"Ne olacakmıs," diye bagırdı, "ne demek istiyorsun?"
"Hiddet etmeyin aslanım," dedim. "Bir iki sualim var size. Mahallemizde
kerhanelerin açıldıgından bahis buyurdunuz. Al yesil atlas yorgan isteyen
asiftelerden dem vurdunuz. Su kerhanenin adresini biz de ögrensek."
Nuri Bey duraladı. Ben :
"Haydi," dedim, "haydi Nuri Bey. Su evin adresini söylese-nize."
Yine cevap yok.
Benim böyle ahbap ahbap konusmam Yorgancı Selim'in sinirine dokunmus olacak ki
oldugu yerden fırladı. Önledim.
"Yoo! Senin sıran daha gelmedi, Selim," dedim.
Onu yine yerine oturttular. Bagırıp çagırıyor :
"Mahallenin namusuna söz eden herifi karsına almıs konusuyorsun. Git Allahaskma!
Peki, sıramızı bekleyelim. Yedigim tokadın altında kalırsam bana da..."
Nuri Bey yine telaslandı. Yorgancı Selim'den korkmaya baslıyor. Demin bizim
kinaye sanatının karsısında böbürlenen hazret, Selim'in sanatsız sözleriyle süt
dökmüs kediye benze-
33
mekte. Korktugunu, korkmaya basladıgını gözlerinden okuyorum. Ah, hocam, ah,
korku gözlere nasıl girermis meger? Sen hiç korktun mu? Ben bir kere korktum,
hocam, gözüme talas battıgı gün. Talas bir gözüme girdiydi, ama bana öyle
geldiydi ki iki gözüm birden kör olacak. Kör olmak hocam, hiç görmemek... Vay
anasını dehsetli sey be... ki ayagım, iki kolum kesilsin razıyım, su yüzümde
tek kalan pencere kapanmasın...
Her ne hal ise, lafı uzattık. Gelelim hikâyemize.
Nuri Beyin korkusunu yakaladım ya, ben inadıma kibar-lastım. nceldim hocam,
nerdeyse kırılacagım. Bilirim sen diyeceksin ki yine : "Bu sefer de dogru
yapmamıssın, korkan bir insanın karsısında böyle asagılık oyunlar yapmak
alçaklıktır!" Deme be hocam. Ben sa Peygamberin dininden degilim. Bana fiske
vuranın kafasına balyozla inerim. Canı en çok nerden, nasıl acıyacaksa ordan, o
usulle yüklenirim üstüne.
"Nuri Beyefendi," dedim. "Siz söylesiniz, böylesiniz, aslansınız, kaplansınız,
gel gelelim, sizden rica ettigim kerhanenin adresini vermiyorsunuz. Haydi
diyelim ki ben tek gözlü bir herifim. Fakat burada bu kadar bekâr, yakısıklı
delikanlı var. Onlar memnun olurlar himmetinizden. Su adresi lütfedin. Su asiftenin
adını söyleyiverin. Çünkü biliyorum ki 'kerhaneler' buyurdunuz ama,
muradınız bir tek kerhaneydi; 'asifteler' dediniz ama kastınız bir tek
asiftedir."
Daha neler söylemedim, hocam, daha neler. Ama herif cevap vermiyor. Yorgancı
Selim yine zaptedilmez hale geldi.
Baktım ki keyfimce, ne yalan söyleyeyim, kedinin fareyle oynaması gibi,
hırpalayamayacagım Nuri Beyi, sözü kısa kestim :
"Madem ki," dedim, "siz söylemiyorsunuz, öyleyse ben vereyim adresi. Bu
mahallenin kerhanesi su bugün ölen Faizci Zübeyde'nin eviydi ilkönce, bugünden
itibaren de benim evim oldu. Asifteye gelince, Gülizar Hanım, degil mi?.."
Yine cevap yok.
Pesi pesine dört bes kere "degil mi?" dedikten sonra, dayanamadım artık:
"Cevap versene ulan serseri!" diye bagırdım.
Baktım, Nuri Beyin korkuyla dolu gözlerinde birdenbire kurnaz, asagılık, iki
ısık yandı.
34
nsanın tek gözlü olması kötü sey ama, hocam, bazen iki gözlü olmak da zararlı.
nsan iki gözünü daha güç idare edebiliyor herhalde. Hele Nuri Bey hiç
kullanamıyor gözlerini. Ne yapmak istedigini anladım. Anladıgım gibi de çıktı.
"Evet," diye haykırdı, "evet bu mahallenin, bu muhterem mahalle halkının
namusuna söz getiren sensin, sen bunu itiraftan sıkılmayacak kadar yüzsüzlük
gösterdikten sonra..."
Hani, hocam, herifin gırtlagına atılmamak için kendimi zor tuttum. Anlıyorsun
ya!.. Evkaf ketebesinden Nuri Beyin çevirmek istedigi dolabı anlıyorsun ya!..
Mahalleliyle beni karsı karsıya bırakacak, kendisi isin içinden mahalle namusunu
korumaktan baska endisesi olmayan bir kahraman gibi çekiliverip benim nasıl okka
altında gittigimi seyredecek.
Nuri Usta faka basar mı, hocam? En beklemedigi, en aklına getirmedigi yerden
hücuma kalktım.
"Nuri Bey," dedim. "Açık konusalım. Sizin velinimet zadelerinizden biri zavallı
bir kızcagızı berbat edip sokaga atıyor. Sokaga atılanı bizim, begenmediginiz,
mahalle basıyor bagrına. Kızın, evine sıgındıgı kadın ölüyor. Benim anam misafir
ediyor onu. Simdi namussuzluk varsa kimde? Kerhanenin adresi neresi? Asif te
olan kim?"
Nuri Bey bu sözlerden hiçbir sey anlamadı.
Fakat, hocam, etrafıma söyle bir göz atınca, Yorgancı Selim, Hasan, Ali Usta,
Feyzi Kalfa, mam, Muhtar, velhasıl bütün kahvedekilerin de hiçbir sey
anlamadıklarını gördüm. Yalnız, bizimkiler, herhalde mahalleyi koruyacak bir laf
ettigime emindiler.
Yorgana Selim, Hasan, Ali Usta, senin anlayacagın bütün mahalleli için Gülizar
asifteydi, kahpenin biriydi. Mahallede böyle bir kadının bulunması yakısık
almazdı. Fakat, ne de olsa, mahalleye yeni gelmis, geldigi günden beri her
vesileyle, kendinin üstünlügünü, baska bir dünyadan oldugunu onlara
hissettirmeye çalısmıs bir yabancının bu sefer de Gülizar'ı bahane ederek
mahalleye düpedüz "namussuz" demesini yadırgıyorlardı. Nuri Beye bunun için
kızıyordular.
Ben öteden beri Gülizar'ı himaye ettigim için kusur islemistim, toyluk etmistim
ama, ne de olsa, mahallenin eskisiy-
35
dim. Nuri Bey degil, Nuri Ustaydım. Onların dünyasmdandım, onlardandım.
Gâvur Cemal hasta bir hayvan gibi içini çekti. Nuri Usta kesti sözünü, hayretle
Cemal'e baktı:
— Ne o, hocam, dedi, dertlendin birdenbire! Yoksa bir yerin mi agrıyor?
Cemal gülmeye çalıstı:
— Hiç, diye cevap verdi, hiçbir yerim agrımıyor. Yalnız seni birdenbire öyle
bahtiyar, öyle kuvvetli gördüm ki, imrendim haline! Kıskandım seni be usta.
Mahallen var, dünyan var, ne dedigini bile anlamadıkları halde, seni zıpır ve
münasebetsiz buldukları halde bile, yabancının karsısında seni yalnız
bırakmıyorlar, eninde sonunda senden olanların var. Yapayalnız degilsin bu
dünyada be usta.
Usta, Gâvur Cemal'i anladı ve teselli etmek istedi:
— Canım, hocam, böyle deme, ben yapayalnız degilim de sen yapayalnız mısın
sanki? Kitapların var...
Cemal adeta bagırdı:
— Yerin dibine geçsin kitaplarım. Beni onlar oldugum yerden kopardılar, söktüler
kökümden. Fırlattılar rüzgâra. Havalarda dolasıp duruyorum. Ne eski topragımdan
baska bir topraga kök salabildim, ne içinden söküldügüm bahçeden baska bir
bahçeye gölge verebiliyorum. Ne sizdenim, ne onlardan. Basım sıkıssa ne Nuri
Bey, ne tüccardan bilmem ne zade, ne Ali Usta, ne Çırak Hasan, ne Amele Ahmet,
hiçbiri tutmaz elimden. Yerin dibine batsın kitaplarım... Onlar soktular beni bu
hale!..
Usta sitem etti:
— yi ama, hocam, gene "Kitap oku, kitap sev!" diyen sen degil misin? Kafamın
içinde ne varsa senden ögrenmedim mi? Kitaplardan ögrenmedim mi?
— Senin kökün saglam, usta, topragın kuvvetli. Okuyorsun, daha çok
yerlesiyorsun topragına. Okumak bir yagmur gibi senin için, çiçek açtırıyor,
yemis verdiriyor senin dallarında.
Benim topragım zaten cılkmıs. Kafam karmakarısık. Hatırlar mısın anan bana:
"Okuyup, okuyup, dünyayı anlayacaksın da sonra ne olacak?" demisti. Ben de:
36
"Hiç!" demistim.
Anan bunu sana sorsaydı baska türlü cevap verirdin, degil mi? Haydi söylesene!
Baska türlü cevap verirdin. Verecek cevap bulurdun herhalde! Degil mi? Ne
bileyim, mesela derdin ki:
"Okuyup, okuyup dünyayı anlayacagım, ana. Dünyayı anladıktan sonra onu
güzellestirecegim, onu degistirecegim, ana!.."
Degil mi? Ama ben bunu diyemedim, usta. Ben sadece sasırdım usta, "Hiç!"
dedim...
Cemal sustu. Sonra öksürdü. Sesinin pürüzünü temizledi:
— Her ne hal ise. Sen anlat bakalım.
Usta hemen söze basladı. Cemal'i bu kadar zayıf görmekten utanıyordu. Onu daha
fazla söyletmemek için çabuk çabuk konusuyor:
— Nerede kaldıydık, hocam? Ha, Nuri Beyin çevirmek istedigi dolabı anlatıyordum.
Orasını anlattım. Nuri Bey ne demek istedigimi kavrayamadı, diyordum. nsan,
düsmanının ne demek istedigini anlayamayınca sersemliyor, basına apansızın kalın
bir sopa yemis gibi oluyor. Nuri Bey de böyle oldu. Verecek cevap bulamadı.
Fakat altta kalır mı evkaf kâtibi? Gözlerine baktım. Bir kurnazlık bulmus yine.
Kötü kötü gülmeye basladı:
"Gülizar Hanımefendiyi böyle bigünah, bu kadar pâk da-men buluyorsan, ona karsı
bu derece derin bir merhamet per-verde ediyorsan nikâh edip alsana. Ayinesi
istir kisinin, a efendim, lafa bakılmaz!.."
Gâvur Cemal atıldı:
— Ne cevap verdin, usta? Ne dedin bu teklife?
— Tavsiyenize tesekkür ederim, Nuri Bey, dedim. Bütün mahalleli sahit olsun,
Gülizar Hanım nikâhlımdır. mam Efendi yarın sabah nikâhımızı kıymaya gel!
Gâvur Cemal bagırdı:
— Askolsun be usta! Dedim ya, topragın kuvvetli. Hemen yemis veriyorsun!
Edindigin kanaatler hemen harekete geçiyor.
Usta imtihanını geçen bir çocuk gibi sevindi:
— Demek dogru etmisim, hocam!
37
— Dogru da laf mı be usta! Dogru da laf mı? Eeee? Bu sözün üzerine Nuri Bey ne
yaptı, etraftan ne dediler?
— Nuri Bey sasırdı. Sonra sırıtarak : "Mübarek olsun," dedi... Daha da bir iki
laf edecekti ama :
Bana bak, Nuri Bey, dedim, agzını açar da karım hakkında bir laf daha edersen
gözünü patlatırım.
Kahvedekilere gelince, afallamıstılar. Ortalık tısss!..
lkönce medreseli mahalleden Doktor Süleyman kalktı yerinden :
"Vakit epeyi geç oldu," dedi "Yarın sabah erkenden isim var. Hosçakalm..."
Bana döndü:
"Allahaısmarladık, Nuri Usta!" dedi.
"Yine buyrun," dedim.
Gitti.
Onun pesinden, onun gibi bir mazeret uydurmaya lüzum görmeksizin, hiçbir sey
demeden Ali Ustayla Feyzi Kalfa çıktılar.
Ali Ustanın çıragı Hasan'ı arandım. Baktım o çoktan sıvısmıs.
Muhtar giderken Nuri Bey de pesine takıldı. Belliydi ki bir an önce sokaga
çıkmak ve Muhtarın nezdinde bu kepazeligi protesto etmek istiyor.
mam çıkarken seslendim.
Yüzüme baktı.
"Gelirim," dedi. "Vazifemiz..."
Senin anlayacagın bütün mahalleli bir ölü evinden çıkar gibi kahveyi
bosalttılar. çerde kahveci, çıragı, ben ve Yorgancı Selim kaldık. Yorgancı
Selim de dükkânının üstünde yatar. Kahve parasını verdim, çıkarken seslendim ona
:
"Selim," dedim, "ben bu gece dükkânın üstünde kalacagım. Gel istersen beraber
gidelim."
Parasını verdi. Sokaga çıktık. Dısarıda bir ay ısıgı var, hocam, hani insan,
içine günes vurmus bir denizin dibinde yürüyorum sanıyor.
Bekçi kahvede olup bitenleri duymus olacak ki medreseli mahallenin kösesinde
karsıladı beni:
38
"Yarın sabah geleyim mi?" dedi...
"Gel!" dedim.
Yorgancı Selim'le medreseli mahalleye saptık. Yanı basımda, elinden tutulup
zorla mektebe götürülen tembel bir çocuk gibi somurtmus yürüyor.
Çarsıya yaklastık. Onun dükkânı önünde durduk. Sokaklarda kimsecikler yok,
hocam. Ay ısıgı altında bu tenha sokaklar bir tuhaf görünüyor. nsan üzülüyor
adeta.
Selim dükkânın kepenklerini kaldırdı.
"Haydi Allah rahatlık versin," dedim. Yürümeye basladım. Baktım arkamdan
sesleniyor:
"Nuri Usta, Nuri Usta!"
Döndüm.
"Ne var?" dedim.
Bıyıklarını çekistirerek :
"Benim aklım ermez ama," dedi, "yine sen bilirsin ama, hani mahallenin namusunu
kurtaracagım diye biraz ileri gittin. Herife bir temiz sopa çekeydik, is
temizlenirdi. Hani almak da, bosamak da Allanın emri ama, ne de olsa..."
"Selim," dedim. "Ben yalnız mahallenin namusunu kurtarmak için yapmadım bu isi!"
"Yoksa kıza tutkun muydun, usta?"
Güldüm.
"Yüzünü bile görmüs degilim!"
"Eee? Öyleyse..."
Gel de bu öyleysenin cevabını ver, hocam. Selim'in anlamadıgı sey, benim
birdenbire bir kadınla evlenmek isteyisimin sebebi degildi.
O, karnını doldurup pasa konagından kovulan, aylardır mahallede delikanlıların
musallat oldukları, pesini bırakmadıkları bir kadınla nasıl olup da evlenmek
istedigimi anlayamıyor-du. Anama bile, kadın oldugu halde, anlatamadıgım namus
telakkisini, Yorgancı Selim'e nasıl anlatabilirim. Hem böyle ayaküstü, üç dört
kelimeyle...
"Selim," dedim, "sonra konusuruz. Simdi çok yorgunum. Haydi Allah rahatlık
versin..."
Gece sabaha kadar uyku tutmadı beni.
39
a
Gâvur Cemal gülerek sordu :
— O da neden?
— Nedeni var mı, hocam? Gülizar'ın haberi olmadan ben kendi kendime gelin güvey
olmustum. Bakalım kız benimle evlenmeye razı mı?
— Amma ettin ha!
— Öyle deme, hocam, kıza nikâhımızı sadaka diye mi veriyoruz? Ya Seyfi Beyi hâlâ
seviyorsa?
Cemal alay etti:
— Anlıyorum. Hemen kıskançlık basladı demek...
— Belki... Belki o da var. Ne yalan söyleyeyim. Baska birini seven bir kadına,
"Sana o adam kötülük etti, sana namussuz, kahpe diyorlar simdi, ama ben seni
namussuz bulmuyorum, benim namus telakkime göre sen kahpe degilsin, iyilik
edeyim diye, sana acıdıgım için, hem bir münakasada asılmaz sanılan bir duvarı
asmak inadıyla seni nikâh etmeye karar verdim, karım olacaksın," denir mi?
Söyle, hocam, bu denir mi?
Gâvur Cemal Hoca cevap vermedi, veremedi. Sordu sadece :
— Sen meseleyi kıza, anana nasıl açtın?
Nuri Usta sordugu suale cevap alamayısından sasırdı. Fakat saskınlıgını belli
etmedi:
— Sey, hocam, dedi, sabah erkenden eve gittim. Anama açtım isi:
"Ana," dedim, "Gülizar'ı bugün nikâh ediyorum."
Yüzüme baktı:
"Gülizar'ı mı?" dedi.
Anam beni tanır, hocam.
Aglamaya basladı.
Bir gözüm de kör oldugu vakit, beni hastanede gördügü gün böyle aglamıstı. O
zaman ben de agladıydım, hocam. Ama bu sefer aglayan anamın karsısında put gibi
durdum. Durmam lazım geliyordu, hocam.
Bekledim.
Gözyasları hızını aldı. O güne dek isitmedigim bir sesle :
"Sen bilirsin," dedi. "Nikâh et, oglum. Ama ben bu evde durmam giderim."
40
Anamın beni bildigi kadar ben de anamı bilirim.
Cevap vermedim. Yukarı çıktım. Gülizar merdiven sahanlı-gındaydı. Oraya ne zaman
gelmis, bilmiyorum. Anamın hıçkırıklarını duyup da mı odadan çıkmıs. Herhalde,
anamın, "Nikâh et, oglum, ama ben bu evde durmam, giderim," dedigini isitmistir.
Gülizar'in basında beyaz bir örtü vardı. lk defa yüzünü gördüm.
"Gülizar Hanım," dedim, "sizinle bir mesele hakkında konusmak istiyorum."
Cumbalı odaya girdik. Ben önde, o arkada.
"Oturun," dedim.
Sedirin kıyısına ilisti.
Ben ayaktayım. Öksürdüm. Söze baslamak güç. Hay anasını, ne halt etmeli? O da
bir sey söylemiyor. "Buyrun" filan dese is kolaylasacak. Ama o gözlerini yere
dikmis bekliyor.
"Gülizar hanım," dedim. "Ben..."
Sözümü bitiremedim, hocam. Baktım, anam oda kapısında. Sanki demin aglayan kadın
o degilmis gibi... Yüzünü yıkamıs... Yüzü her zamanki gibi rahat ve çocuk...
Geldi, Gülizar'ın yanma oturdu :
"Gülizar, kızım," dedi. "Allanın emri, Peygamberin kavliy-le seni kendime gelin
etmek istiyorum."
Gâvur Cemal saskınlıgını gizliyemedi:
— Olur sey degil, usta, dedi... Bu ne lahana tursusu, bu ne perhiz! Analık ne de
olsa!..
Usta güldü:
— Sade analık degil, hocam. Sade analık degil. Analık da var bu iste. Ama yalnız
analık degil. Anam kimin karısı? Kamacı ustası Ramiz Ustanın! Kimin anası? Nuri
Ustanın! O, isin bu tarafını belki benim anladıgım gibi anlamıyor... Fakat
seziyor. Ramiz Ustanın oglu Nuri Ustayı, pasa konagında büyümüs Gülizar'ın
karsısında yalnız bırakmak istemiyor. Anlıyor musun, hocam? Ya Gülizar, "külli
aybma" bakmayarak, "asifteligine ragmen," razı olmazsa? Ya anamın oglu, Nuri
Usta, Gülizar Hanımın, pasa evlatlıgının karsısında küçük
41
düserse. Ya Gülizar, demin onun söyledigi sözlerden çekinip benimle evlenmek
istemezse! Anlıyorsun, degil mi, hocam? Bir gece önce kahvede Nuri Beye karsı,
beni haksız ve kabahatli bulmalarına ragmen, bizim mahalle nasıl benden yana
olduysa, simdi de Ramiz Ustanın dul karısı, Nuri Ustanın imdadına kosuyordu. Ama
yine nasıl Hasan, Feyzi Kalfa, Ali Usta, is benim zaferimle bittikten sonra;
kimisi yüzüme bile bakmadan, ölü evinden çıkar gibi kahveden çıktılarsa, anam da
beni evlendirdikten sonra öylece çıkıp gidecektir. Anlıyor musun, hocam?
Gâvur Cemal anlıyordu. Ve bunu çok iyi anladıgı için, demin de oldugu gibi,
kendini bu dünyada bir basına kalmıs hissediyordu.
Sordu :
— Peki kız ne dedi?
— Cevap vermedi. Korkuyla anamın yüzüne baktı. Yahut bana öyle geldi.
Anam sesinde bütün hıncını toplayarak :
"Gülizar, kızım," dedi, "duymadın mı? Oglum Nuri Usta seni almak istiyor. Böyle
sey kızlara sorulmaz ama, kimin kimsen yok, ana, baban yok ki gidip onlardan
isteyelim seni. Sonra..."
Anamın isi nereye kadar götürecegini anladım :
"Ana," dedim, "Gülizar Hanımı bırakalım, düsünsün biraz. Biz de damdan düser
gibi..."
Gülizar gözucuyla yüzüme baktı. Bana öyle geliyordu ki korkuyordu, hocam, hiçbir
sey düsünemiyor, sadece korkuyordu.
Anam razı degil:
"Düsünüp de ne olacakmıs. Sen istedikten sonra, senden iyisini mi bulacak," diye
kızcagızı azarladı adeta...
Hani vaziyet hem gülünç, hem feci. Anam nerdeyse kızın gırtlagına basarak onu
bana karı yapacak. yilik mi ediyoruz? Kötülük mü? Bu ne münasebetsiz istir,
hocam! Degil mi?
— Bilmem!.. Sonra ne oldu...
— Ne olacak, anam : "Böyle seyler erkeklerin yanında ko-
42
99999994159959945945599999999999999999?
nusulmaz," dedi. Beni dısarı çıkarttı. Bir on dakika sonra yanıma geldigi vakit
suratı asıktı yine. Dokunsam aglayacak. Yüzüme bakmadan:
"Allah mübarek etsin," dedi. "Güle güle geçinin. Çocuk dogana kadar kalırım
yanınızda, sonra basımı sokacak bir yer bulurum elbet..."
Anamın elini öptüm. mam, bekçi geldi. Nikâh kıyıldı. Esir pazarından halaylık
alır gibi kendimize bir karı aldık.
Simdi geceleri hâlâ dükkânda kalıyorum. Daha Gülizar'la bir çift söz konusmadık.
Utanıyorum kızın yüzüne bakmaya. Anam komsularla selamı sabahı kesti. ki
gecedir kahveye çıkmadım. Ali Ustanın dargın bir hali var. Feyzi Kalfaya
rastladım demin buraya gelirken beni görmemis gibi davrandı. Mesele simdilik bu
kadar. Ama kafam karmakarısık. yi mi ettim, kötü mü? Bir su dügümü çözebilsem.
Gâvur Cemal Hoca artık bir cevap vermek lazım geldigini anladı. Adeta
söylediginden utanır gibi, boguk bir sesle :
— si oluruna bırak, dedi. Nuri Usta güldü :
— Bu kadarcık bir isi oluruna bırakacak olduktan sonra, bu kadarcık bir dügümü
çözemedikten sonra ne diye senden ders alıyorum, ne diye okuyorum, ne diye
"Oku!" diyorsun boyuna bana? Ben tornacılıgı laf diye degil, yasamak için
yapıyorum. Okumak, ögrenmek de laf için degil, yasamak, yasamakta yardımını
görmek, anlamak, anladıgını hemen hayata geçirmek için degil midir?.. Hayır,
hocam, ben isi oluruna bırakmayacagım. Mademki sen gelmiyorsun yardımıma, kendi
kendime çözmeye çalısacagım dügümü. Oluru, gücüm yettigi kadar, biraz da
istedigim gibi olduracagım... Haklı degil miyim?
Gâvur Cemal Hoca, Nuri Ustayı haklı buluyordu ama ona nasıl cevap vermek lazım
geldigini kendi de bilmiyordu.
Çünkü ustanın yaptıgı is merhametten baska bir seydir.
Usta yaptıgı isi izah edemedigi için sasırmıstır.
Gâvur Cemal, yapılan isin merhametten baska bir sey olusunu anladıgı halde ne
oldugunu kestirememekten mustarip...
43
IX
Bir Politika Meselesi ve Zübeyde Hanımın Mirası
Nuri Usta tezgâhta demir bir çubugu torna ediyordu ki içeri Yorgancı Selim
girdi.
Bes gece önce onun dükkânı önünde ayrıldıklarından beri Nuri Usta, Yorgancı
Selim'i ilk defa görüyordu.
Selim :
— Merhaba, usta, dedi. Usta isini bıraktı. Sevinçle :
— Merhaba, Selim, dedi. Ne var ne yok? Nasılsın bakalım?
— Eyvallah, çok sükür iyiyim, usta. Usta, çıragına seslendi:
— Bir kahve söyle. Selim atıldı:
— Zahmet etme, ustam. Simdi senin komsuda, Ali Ustada içtim...
— Bir de bende iç...
— Haydi öyle olsun!
Çırak kahveyi söylemeye gitti. Usta, dükkândaki tek tahta iskemleyi uzattı
Selim'e:
— Otur bakalım!
Selim oturdu. Usta tezgâhın kenarına ilisti ve birdenbire, sakası gitgide
ciddilesen bir sesle :
— Selim, yahu, dedi. Hepiniz bana boykot ettiniz. Ben Avusturya'yım da
Bosna'nızı mı aldım elinizden? Bizim kapı komsu Ali Usta bile selamı kesti gibi
bir sey... Ama ben sebebini biliyorum.
Yorgancı Selim kıpkırmızı oldu. Ter dökmeye basladı. Nuri Ustanın huyunu
biliyordu. Dangadak en olmaz seyleri, en konusulmaması lazım gelen isleri
kendisi açıp konusuverir. nsan, suratına apansız tokat yemis gibi olur,
afallar... Simdi de ne diyecegi belli iste:
— Ha, Selim! Bana boykotun sebebi ortada, degil mi? Elin orospusunu nikâh ettim,
degil mi? Sen bile o gece, senin dükkânın kapısı önünde bana ne dediydin?
44
"Almak da Allahm emri, bosamak da..." Mahallenin namusunu kurtarmak için de olsa
yapmamalıydım bu isi! Degil mi? Ama bak, Selim, git Ali Ustaya söyle, Feyzi
Kalfaya da... Ha-san'a da...
Selim birdenbire itiraz etti:
— Hasan'ı karıstırma bu ise, usta, artık çıraklara da, çoluk çocuga da hesap
verecek degiliz ya...
— Neden? Çıraksa ne çıkar? O da insan degil mi? Hem o da onun pesine az mı
taklidiydi? Sen git hepsine söyle, ben aldım, bosamayacagım. Bu bir. Sonra bu
isi, sana o gece de söyledigim gibi, sade mahallenin namusunu kurtarmak için de
yapmadım. Tutkun da degilim. Ya, öyleyse neden mi, diyeceksin?
Selim be, haylaz çocugun biri bir kedi yavrusunu tutup senin gözünün önünde
dereye atsa, sonra sen elini söyle uzatmakla hayvanı kurtaracagını bilsen,
uzatır mısın elini, uzatmaz mısın?
— Uzatırım!
— Ama kedi elini tırmalasa, dile gelse de : "Bırak beni be adam, belki ben beni
buraya atanı hâlâ severim, sen benim isime ne karısırsın, bırak burda öleyim,"
dese, yine kurtarır mısın?
Selim bu birdenbire dile gelen kedi hikâyesini pek anlamadı, hele kedinin
kendini dereye atan çocuk için "hâlâ severim" demesine akıl erdiremedi. Fakat
kediyi kurtarmak lazım geldigine emin oldugu için:
— Yine kurtarırım, dedi...
— Öyleyse, Gülizar bu kedi yavrusundan daha mı bilmem nedir be sizin için.
Tutmuslar onu dereye atmıslar diye el uzatmayalım mı?
Selim kendi de farkına varmadan :
— Uzatalım, dedi...
— Öyleyse? Ama diyeceksin ki, ne diyecegini biliyorum. Bana bak, Selim, Ali
Ustanın karısı duldu, degil mi?
— Evet. Beyazıt'ta bir bakkalın karısıymıs. Herif evlendikten üç yıl sonra
ölmüs. Kadını Ali Ustaya salık veren kocakarı bizim mahalede oturur...
— Tamam, Ali Ustanın bir de üvey kızı var, degil mi?
45

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:12:22
Meddelande
Svara med citat
— Evet karının birinci kocasından...
— Öyleyse benim çocuklu dul bir kadın almamı ne diye hos görmez?..
— Ama Ali Ustanın aldıgı kadın bakkalın karısıydı. Nikâh-lısıydı...
Nuri Usta, tam cevap verecekken sustu. "Nikâh" diye bir bahse girismenin
tehlikesini anladı. Nikâhlı nikâhsız, ne fark var? demenin Selim'in anasına
sövmek gibi bir sey olacagını biliyordu. Halbuki Nuri Usta sövmek degil,
kazanmak, Yorgancı Selim'i, Feyzi Kalfayı, Ali Ustayı, hepsini kazanmak
istiyordu.
Baska taraftan bahsi kesti:
— O da simdi benim nikâhlım, dedi. Bu sefer Selim cevap veremedi. Sustular.
lk konusan yine Nuri Usta oldu :
— Her ne hal ise, dedi, daha anlasırız. Sen bu vakit isini bırakıp arkadasları
dolastıgına göre bir mesele var.
— Evet, usta... Sana bir akıl danısmaya geldim. Ama ilkönce bir sey soracagım.
— Sor bakalım.
— Sen ttihatçı mısın, tilafçı mı?
Nuri Usta simdiye kadar bunu düsünmemisti. malat-ı Harbiyeli eski bir arkadası
vardı. Kendinden iki üç yas büyük, Sait... Sait, 31 Martta malatlılardan
bazılarını basına toplamıs, mektepte "Seriatçılarla" kavga etmisti. Ne vakit
politikadan söz açılsa Nuri Ustanın aklına Sait 'in agzından dinledigi bu kavga
gelirdi. Fakat bunu bir yana bırakırsak, Nuri Usta ttihatçı mı, yoksa tilafçı
mı olmak lazım geldigini düsünmemisti. Gâvur Cemal Hoca da politikadan söz
açmaz. Onun ustaya okuttugu ve verdigi kitaplar felsefeye, ahlaka, dine,
edebiyata ait seylerdir. Ve sözleri hep, her seyin nisbi olduguna,
inandıklarımızın inanılmaya layık olmadıklarına, kâinatla alay etmek lazım
geldigine dairdi.
— Cevap vermedin, usta! ttihatçı mısın, tilafçı mı? dedim, sana!
— Ne ttihatçıyım, ne tilafçı!
— Öyleyse necisin?
46
48485353482348485323234848234848480002
— Bilmem!
— Amma yaptın ha, usta. Sen de bilmem dedikten sonra... Halbuki usta, kendi de
niçin oldugunu bilmeden, ne ttihatçıydı, ne tilafçı...
Yorgancı Selim ısrar etti:
— Alayı bırak be usta! Korkuyor musun yoksa?..
Nuri Usta, sanki çırılçıplakmıs da, derisine kızgın demirle damga vuruluyormus
gibi irkildi:
— Niye korkacakmısım?
— Öyleyse söyle görelim, necisin? ttihatçı mı, tilafçı mı? Usta hâlâ derisinde
"Korkuyor musun?" sözünün acısını
duyuyordu. Düsündü. Yorgancı Selim'e niçin ne ttihatçı, ne de tilafçı
olmadıgını bir cümleyle anlatmak istedi:
— Ben, dedi, ne ttihatçıyım, ne tilafçı, ben tornacıyım. Tornacı Nuri Usta!..
Selim güldü:
— Bu da söz mü be usta! Ben de Yorgancı Selim'im. Feyzi de Dülger Feyzi Kalfa!..
— iyi ya!..
— Nasıl iyi ya!..
— Senin Yorgancı Selim, Feyzi'nin Dülger Feyzi Kalfa olmanız yetmiyor mu? lle
de bir ttihatçılık, tiafçılık mı lazım!
— Lazım ya!
— Neden?
— Sen Çolak Aptullah'ı tanırsın, degil mi?
Çolak Aptullah medreseli mahallenin yedi semte nam salmıs bıçkınıydı.
— Tanırım, ne olacak?
— Kaç gündür benim dükkâna dadandı : "lle de gel seni yazalım," diye kafa
sisirip durdu.
— Anladım, nereye yazmak istiyor seni?
— ttihatçılıga!
— Çolak Aptullah ttihatçı mı?
— Öyleyim, diyor..
— Eeee? Sonra?
— Sonrası, bu sabah da geldi. Yakında bilmem ne intihaba-tı varmıs, "Sen çarsıda
yorgancılara söyle bizim listeye rey ver-
47
sinler," dedi, "bu isi kıvırırsan iki altın var sana," dedi. Hani iki altın az
para degil be usta!
Usta kıpkırmızı oldu. Sebebini kendi de bilmeden utandı ve kızdı. Dargın bir
sesle :
— Sen, ne dedin? dedi...
— Ben, "Hele bir düsüneyim," dedim... "Bir danısayım," dedim... Ali Ustaya
geldim. si açtım. "Enayi misin, ulan! Ne duruyorsun," dedi, "ben de
ttihatçıyım," dedi, "tilafçıların anasını aglatacagız," dedi.
Nuri Usta sastı:
— Demek Ali Usta ttihatçıymıs, ha? Bak bunu bilmiyordum.
— Nerden bileceksin, o da taze ttihatçı olmus, dün yazılmıs.
— Niye yazılmıs? Ona da mı?..
— Yoo... Onun isi baska. Hani karısının, eski, ölen kocasından kalma bir bakkal
dükkânı var ya Beyazıt'ta...
— Var, ne olacak?
— Ali Ustaya demisler ki, eger bize yazılırsan bir punduna getirir, kaçak rakı
satıyor filan diye Todori'nin dükkânını kapatırız.
— Hangi Todori'nin?
— Su Ali Ustanın karısının dükkânı karsısındaki gâvur bakkal yok mu? Adı
Todori'dir. ste onun dükkânını. Todori'nin dükkânı kapanırsa Ali Usta yasadı
gitti.
— Peki, kim demis bunu Ali Ustaya?
— ttihatçılar demis, kim diyecek! Bizim Çolak Aptullah'ın arkadasları, Sarı
Niyazi, Arap Zeynel filan... Simdi is anlasıldı mı? Ali Usta yazılmıs. Dedim ya,
bana da yazıl dedi ama bir de sana sormaya geldim. Ne de olsa hepimizden çok
aklın erer böyle dalaverelere...
— Sen kanma onlara...
— tilafçılara mı yazılayım?
— Onlara da yazılma!
— Peki ne yapayım be iki gözüm?
Nuri Usta veremeyecegi bir cevabın aczini yüklenmisti. Dükkânın kapısında birisi
duruyor.
48
Nuri Usta kapıda durana baktı. Selim de basını çevirip baktı kapıdakine.
Usta atladı yere tezgâhın üstünden, kapıda durana dogru kostu:
— Nerelerdesin Ahmet! Gel bakalım. Daha geçen hafta sordum seni. Çıkalı yirmi
gün oluyor, dediler.
Kapıdaki adam dükkâna girdi.
Ahmet uzun boylu. Tırası uzamıs. Üstünde siyah eski bir ceket var. Ceketin sag
kolu bos. Uzun ve parçalanmıs, siyah bir ölüm bayragı gibi sag omzundan
sarkıyor.
Ahmet'in ayaklarında boyasız asker postalları.
Ahmet'in yüzü sapsarıdır.
Bu sırada Nuri Ustanın çıragı kahve tepsisiyle içeri girdi.
Nuri Usta tepsiyi çıragın elinden aldı:
— Kos, dedi, kahveden bir iskemle getir. Çırak gitti.
Yorgancı Selim ayaga kalktı. skemlesini uzattı Ahmet'e :
— Buyur, otur, dedi. Ben çok oturdum zaten.
Tek kollu Ahmet iskemleye oturdu. Burusuk pantolonunun kuması altından uzun
bacaklarının dizleri fırladı.
Yorgancı Selim kahve tepsisinden fincanı aldı. Ahmet'e uzattı:
— Buyur! Ben çok içtim zaten.
Ahmet sol eliyle kahve fincanını aldı. Fincan titriyor. Ahmet'in, sol elini daha
yeni kullanmaya basladıgı belli.
Ahmet bir seylere, birisine küskünmüs gibi konusuyor :
— Bir ay önce çıktım hastaneden. Kolum yok. s yok. Dileniyorum.
Yorgancı Selim sordu:
— Nasıl oldu da?
— Kolum mu? Nuri Usta atıldı:
— Çatalca'da parçalanmıs, dedi. Bahriye Merkez Hastane-si'ndeydi.
Selim :
— Vah! Vah! diye mırıldandı. Bizim Kâmuran'ın da bacagını obüs parçalamıs...
Edirne'yi Bulgarlardan alırlarken hani o en önde girmis de kaleden...
49
Birdenbire sustu, sonra yüksek sesle müjde verir gibi ilave etti:
— Bir terzi vardır, Aleko, onun yanında is bulduk geçen gün Kâmuran'a...
Ahmet aynı küskün sesle konustu :
— Benim kolum yok. Ayagımla terzilik yapamam ya!.. Nuri Usta atıldı yine :
— Burada kal, Ahmet. Tek kolla da bana yardım edersin. Sonra gülmeye çalıstı:
— Benim tek gözümle senin tek kolun birlesince mükemmel is çıkarırlar. Anan
öldüydü, degil mi?
— Evet, geçen yıl...
— Yukarda, dükkânın üstünde yatarsın, olmaz mı?
Ahmet, Nuri Ustanın yüzüne baktı. Bir seyler söylemek istedi : belki, "Tesekkür
ederim," demek, belki de, "Ben dileniyorum, dedim, sen sahiden dilendigimi
sandın. ki gündür yemek yemedim ama daha avuç açmadım. Bana sadaka mı
veriyorsun?" diye haykırmak. Fakat ne onu, ne ötekini söyledi. Basını egdi:
— Olur, dedi sadece...
Çırak bir iskemle daha getirmisti. Selim oturmadı. Her nedense, sanki hem Nuri
Ustayla, hem Ahmet'le kavgalıymıs gibi:
— Ben gidiyorum, hosça kaim! diye homurdandı ve fırladı dükkândan...
* * *
Nuri Usta o aksam eve dönerken kafasındaki iki dügümün birini çözmüs, ötekisine
el atmıs bulunuyordu :
1. Dereye atılan kedi yavrusu hikâyesi GülizarTa olan münasebeti aydınlatmıstı.
Kedi dile gelse de : "Beni kurtarma, ben, beni dereye atanı severim!" bile dese
onu sudan çekip çıkarmak dogru olur. Kangrenli bacak hastanın fikri alınmadan
kesilir. Böyle islerde mesuliyetten korkmak alçaklıktır.
2. Politikada, yalnız malatçı Sait'in Seriatçılarla kavgası degil, kolu
Çatalca'da parçalanmıs Ahmet de vardır. Mektepte tası en uzaga atan, tornada en
ayarlı is çıkaran ve simdi kemik-
50
lerinin yansı Çatalca topraklarında, yarısı Merkez Hastanesinde kalan bu kolun
ne ttihatçı, ne tilafçı olusundan Ahmet'e bir fayda yoktur...
Nuri Ustaya kapıyı elnası açtı. Usta taslıga girer girmez :
— Ana, dedi, birazdan benim çırak gelecek. Sen sefertasma yemek koy. Bir Ahmet
vardı hani, Merkez Hastanesi'ndeydi. O, geldi. Beraber çalısacagız. Benim
dükkânın üstünde kalacak. Ben de eve gelecegim artık.
Ustanın anası mırıldandı:
— Sanki kaç gecedir niye gelmedin? Evde nikâhlı karın var.
Usta cevap vermedi. Anası, Ahmet'e gönderilecek sefertas-larını hazırlamak için
mutfaga giderken o da yukarı çıktı. Kapıyı bilhassa gürültüyle açarak cumbalı
odaya girdi.
Gülizar sedirin yanında ayakta duruyor. Basında beyaz bir örtü var. Sokak kapısı
açılınca cumbadan bakmıs, ustanın geldigini görmüstü. Sonra merdivenlerden çıkan
ayak seslerini duyunca hemen fırlamıs yerinden, basını sıkı sıkıya örterek oda
kapısının açılmasını beklemisti.
Usta, dile gelen kedi hikâyesine ragmen, sıkılıyordu. Güli-zar'a tek gözünün
ucuyla bakarak :
— Buyrun, oturun, dedi.
Gülizar oturdu. Usta da bir iskemleye ilisti. Sustular. Gülizar:
— Sefa geldiniz, dedi.
Usta, "Hakikatan dile gelmis bir kedi gibi konusuyor," diye düsündü ve cevap
verdi:
— Tesekkür ederim.
Sonra, "Sefa geldiniz'e tesekkür ederim diye cevap verilmez galiba," diye
düsündü:
— Sefa bulduk, dedi.
Sonra, bu "Sefa geldiniz, tesekkür ederim, sefa bulduklar"la baslayan konusma
ustaya kendi evinde degil, teklifli bir misafirlikte bulunuyormus hissini verdi.
Sıkıldı. Bunaldı. Sustular.
Sokak kapısı çalındı. Gülizar kalktı yerinden. Usta :
— Benim çırak olacak, dedi. Zahmet etmeyin. Annem asagıda zaten.
51
Gülizar yine oturdu yerine.
Gülizar'ın oturup kalkısında gözle görülecek bir agırlık var. Entarisinin
altından karnının siskinligi adamakıllı belli...
Ustanın gözü bu kabarmıs kumas parçasına ilisti. Gülizar'ın karnında bir çocuk
tasıdıgını, Gülizar'ın bir çocuk doguracagını, simdiye kadar yalnız bir laf ve
lakırdı çerçevesi içinde bildigi seyin gözle görülür, elle tutulur bir hakikat
oldugunu anladı. Ve birdenbire : "Çocuk erkek olursa adını Cemal koruz!" diye
düsündü. Sonra Seyfi Beyin ismi geldi aklına. "Su herifi bir görsem," dedi,
"acaba nasıl sey?..."
Yemegi mutfakta yediler.
Sofrada otururlarken -çünkü bilhassa Gâvur Cemal Hocanın ısrarıyla evden sini
kalkmıs, masada yemek yeniyordu- ustanın anası, Gülizar'a çıkıstı:
— Ne o kızım? Basını ne diye örttün öyle? nsan kocasından kaçar mı? Bir yemeni
baglasan yeter. Çıkar su basörtünü.
Gülizar basörtüsünü çıkardı.
Sarı yemenisinin altından abanoz gibi siyah iki kalın örgü sırtına sarktı. Kaim,
siyah örgülerin kıvrımlarında tavandan sallanan asma lambanın ısıltıları var.
Nuri Usta yan gözle bu saçlara baktı ve Gülizar'ı birdenbire çırılçıplak
görüyormus gibi oldu.
Usta simdiye kadar dört defa çapkınlık yapmıs, dört defa satılık kadın etinden
tatmıstı. Sonuncusu, bir yıl önce Galata evlerinden birinde çok sarısın ve
sisman Lehli bir kadın. Kadının, yumurtası fazla kaçmıs paskalya çöregi gibi bir
vücudu vardı. Ötekilerin ikisi Rum ve biri Ermeniydi.
Fakat usta simdi Gülizar'ın çıplak saç örgülerine bakarken, bu kadınlardan
hiçbirini degil, anasıyla kadınlar hamamına son gidisini, bir rüya bulanıklıgı
içinde, hatırlar gibi olmustu.
Asagı yukarı on dört yasında çelimsiz bir çocuktu. Hamam sıcak. Kubbelerde küçük
memeler gibi cam pencereler. Duvarlar terli. Su sırıltısı. Bugu. Yollu yollu
pestemaller kımıldanıyor, ıslak vücutlara yapısmıs pestemaller. Saçlarda sabun
köpükleri. Takunyaların ve kurnalara çarpan tasların çıkardıgı sesler.
Yan taraftaki kurnanın basında bir pestemal düstü. Sıcak, terli bugunun içinde,
burusuk bir tül arkasından görünüyormus
52
55555555555555555H555555555555555
gibi çıplak bir kadın vücudu nefes almakta. Küçük, yuvarlak karnı, orta yerinden
ince bir sicimle sıkılmıs gibi. Kalçanın üstünde siyah, iri bir ben var. Asagı
yukarı on dört yasındaki çelimsiz çocuk bakıyor. Çoduk, ince bir sicimle orta
yerinden sıkılmıs gibi katlanan yuvarlak karına ve kalçanın üstündeki siyah bene
öyle dalgın, öyle sersem ve o kadar belli ederek bakıyor ki nezleli, sirret bir
kocakarı sesi, anasına çıkıstı:
— Hanım, hanım, gelecek sefere çocugun babasını da getir!..
ste Nuri Usta simdi Gülizar'm birdenbire örtüsüz, çıplak bir vücut gibi ortaya
çıkıveren iki kalın saç örgüsü karsısında, hamama babasını da getirmesi tavsiye
edilen çocugun duydugunu duymaktadır.
Gülizar yemek yerken bası tabagın üstüne egilip kalkıyor, siyah örgüler
kımıldanıyorlar.
Ustanın anası birdenbire sanki yüksek sesle kendi kendine konusuyormus gibi:
— Bugün Nuri Beyinkiler geldi, dedi. Usta silkinerek sordu:
— Nuri Beyinkiler mi! Hangi Nuri Bey?
— Mahallede kaç Nuri Bey var, oglum? Kâtip Nuri Beyinkiler...
— Ne münasebet?
— Bilmem. Geldiler iste. Karısı, anası, kız kardesi... Ben karsıladım. Buyrun,
dedim. Yukarı çıkmadılar. "Söyle bir kapıdan ugrayalım dedik," dediler.
— Eeee? Taslıkta mı konustunuz?
— Evet!
— Peki, ne istiyorlarmıs?
Ustanın anası Gülizar'a baktı. Gülizar'in bası yemek tabagının üstüne egik.
Usta sinirli, tekrar sordu :
— Bosuna gelmemislerdir elbet. Nuri Bey bir domuzluk için göndermistir onları.
Niye gelmislermis, anne?
Sanki konusulanları duymuyormus gibi, sanki burdan uzak, baska bir dünyadaymıs
gibi dalgın yemek yiyen Güli-zar'a ustanın anası tekrar baktı. Sonra hınçlı,
karanlık ve inatçı:
53
— iki lakırdı arasında dediler ki, dedi, mahalleli dedikodu yapıyormus, Nuri Bey
inanmıyormus ama, sen Gülizar'ı parası için almıssın. Muhtar, Zübeyde Hanımın
mirasını Gülizar yiyecek, diyormus. Sen bunu bildigin için...
Usta birdenbire bögrüne sancı girmis gibi bagırdı:
— Anne!.. Ustanın anası sustu.
Gülizar basını tabaktan kaldırmıs... Ustanın anası, dargın mırıldandı:
— Ne kızıyorsun, oglum. Elâlemin agzı torba degil ki bü-zesin... Söylerler
elbet... Hem...
Usta yalvardı:
— Anne, kes bu bahsi kuzum... Anne bahsi kesti.
Konusmadan yemegin sonuna geldiler.
Sofradan kalkıyorlardı ki Gülizar birdenbire, hıçkırarak aglamaya basladı.
Ana ogul bakıstılar.
Ana ogul bir seyler söylemek istediler Gülizar'a. Fakat söyleyemediler. Çünkü
Gülizar, iskemlesini gürültü etmemeye çalısarak arkaya dogru çekmis, bası yere
egik ayaktaydı ve hıçkırıkları arasına sözleri teker teker yerlestirerek
konusuyordu :
— Ben... kimsenin... mirasını... yemek istemiyorum... Orda bir sandıgım kaldı
yalnız... Onu versinler... Baska bir sey istemem... stemiyorum...
>
Ana ve ogul, Gülizar'ı anladılar. Ananın kasları bir tuhaf çatıldı. Bu çatılan
kaslarda saskınlık ve nedamet vardı. Ogul:
— Niçin Gülizar Hanım, dedi. Mademki Zübeyde Hanımın mirasçısı sizmissiniz...
Eger...
Sustu. "Eger beni düsünerek, bana söz gelmesin diye bunu yapıyorsanız!" demek
istiyordu. Fakat demedi. Gülizar sarsıla sarsıla aglıyor :
— stemiyorum. Hiç kimseden, hiçbir sey istemiyorum. Yalnız bir sandıgım
vardı... Ama isterlerse onu da vermesinler... Ben... Hiç kimseye...
54
Gülizar ellerinin tersiyle gözlerini ovusturarak ve entarisinin altında kabaran
karnını büyük bir agırlık gibi tasıyıp, bir söz daha söylemeden mutfak kapısına
dogru yürüdü.
Ana, ogluna baktı, sorira mutfaktan çıkıp merdivenleri tırmanmaya baslayan
Gülizar'in arkasından gitti:
— Dayan bana kızım, dedi. Gülizar, ustanın anasına dayandı. Merdivenleri
çıktılar.
Usta hâlâ yemek masasının basında oturuyor. Derinden derine, kapısı açık kalmıs
bir hamamdan geliyormus gibi, dısardan, sokaktan geçen simitçinin sesini
duyuyor.
Simitçinin sesi uzaklastı, kayboldu.
Sokaktan boguk erkek konusmaları geliyor simdi. Mahalleli kahveye gidiyor.
Onlar da uzaklastılar. Hamamın kapısı birdenbire kapandı sanki, sokak sustu.
Usta dalgın. Tabagında kalan pilav tanelerini kasıgıyla kımıldatıyor. Taneleri
bir ince yol gibi sıraya diziyor, sonra dagıtıyor, sonra tekrar sıraya koyuyor.
Annesi geldi, usta masanın basından kalktı. Konusmadan, ana ogul sofrayı
topladılar. Usta :
— Yoruldun, anne! dedi. Annesi:
— Yorulmadım, dedi.
Usta asma lambayı söndürmek için iskemlenin üstüne çıktı. Anası kapının önünde,
elinde idare lambası bekliyor.
Usta lambayı söndürdü. Yalnız kapıdaki idare lambasıyla aydınlanan mutfak
birdenbire çok uzaklara gitmis, çok uzaklardan görünüyormus gibi oldu. Nuri Usta
hâlâ iskemlenin üstünde. Yüzü iyice görünmüyor. Gizli bir sey söylüyormus gibi
konustu :
— Benim yatagı senin odana yaparız, anne!.. skemleden indi. dare lambasını
anasının elinden aldı.
Merdivenleri çıkıyorlar.
Ustanın anası cumbalı odanın bitisiginde yatıyor. Gülizar cumbalı odada.
Ana ogul cumbalı odanın bitisigindeki odaya girdiler.
Usta yükten çıkardıgı yatagı yere sererken, anası, yine kendi kendine
konusuyormus gibi mırıldandı:
— Ben sana, "Sizinle oturmam, giderim," dedim ama, gitmeyecegim.
Usta geriye döndü birdenbire. Nuri Ustanın anası ve Ra-miz Ustanın dul karısının
elini öptü.
X
Nuri Usta, Yorgancı Selim ve Kolsuz Ahmet
Usta dükkâna her zamankinden daha erken gitti. Çırak Memet dükkânın önüne su
dökmüs süpürüyor.
— Merhaba, Memet.
— Hos geldin, ustam.
— Surdan üç çay söyle...
Nuri Usta dükkâna girince Ahmet'i tezgâh basında buldu. Ahmet ceketsiz, yarısı
budanmıs bir agaç gibi kımıldanarak sol eliyle tezgâhı temizliyor. Terlemis.
Düsük bıyıklı, sarı yüzünde ter ısıltıları. Büyük bir güçlükle çalıstıgı belli.
Sanki tezgâh kara, kabarmıs, öylece donakalmıs bir deniz dalgası ve o bu dalgayı
tek kürekle asmak isteyen harap bir sandal.
Nuri'nin dükkâna girdigini görünce isini bırakmadan :
— Hos geldin, usta! diye mırıldandı.
Nuri'nin gülen yüzü kırıstı. Mektep ve sınıf arkadası Ahmet'in ona "usta"
deyisi, onu, "Hos geldin, Nuri!" diye degil, "Hos geldin, usta!" diye
karsılayısı birdenbire öyle tuhafına, o kadar garibine gitti ki, cevap vermedi.
Ahmet'in bu "usta" sözünü kendi aralarına bir duvar gibi koymak istedigini
anladı. Üzüldü. Kendisine "usta" denilisini ilk defa yadırgadı.
Ahmet selamına cevap almadıgının farkında degilmis, hatta artık Nuri'nin
dükkânda oldugunu bile görmüyormus gibi tezgâhı temizlemekte devam ediyor.
Nuri Usta Ahmet'e yaklastı. Biraz hırçın, bir parça sitemli:
— Sen ne diye tezgâhı temizliyorsun, Ahmet, dedi. Bırak bu isleri çırak yapsın.
56
155?599999999999999999999999999?
hmet hemen isi bıraktı ve Nuri'nin yüzüne öyle bir tuhaf baktı ki usta basını
çevirdi.
Ahmet kösede iskemlenin üstünde duran ceketini aldı, giymek isterken Nuri Usta
ona yardım etmek istedi.
Ahmet çekildi:
— Zahmet etme, usta, dedi, eger ceketimi de kendi kendime giyemezsem...
Usta misafire kahve getirirken tepsiyi devirmis bir besleme gibi utandı ve
korktu. Ahmet'in karsısında kendini idare edemiyor. Ahmet'in ona ikidir "usta"
demesi korkutuyor ve utandırıyor Nuri Ustayı.
Çırak Memet çayları getirdi. lkönce ustaya uzattı tepsiyi. Usta çayı aldı.
— Birer çay içelim, Ahmet, dedi.
Ahmet tepsiden bardagı aldı. Çırak dükkândan çıktı yine ve esikte oturarak
üçüncü bardagı da o içmeye basladı.
Nuri Usta çayını bitirdi. Ahmet, dalgın ve yudum yudum içtigi ve daha
bitirmedigi çay bardagını sol elinin acemiligiyle, telasla tezgâhın üstüne
koyarak Nuri Ustanın elinden bardagını almaya geldi. Usta bardagı vermedi.
Çay bardagı tabagının bir kenarında Nuri Ustanın sag eli, öbür kıyısında
Ahmet'in sol eli, ikisi de ayakta, göz göze bakıstılar. Usta kendini toplamıstı
artık. Artık Ahmet'in karsısında utanmıyor ve korkmuyor.
— Ahmet, dedi. Ben seni çırak diye almadım. Bilirim ki sen hepimizden iyi
tornacısın. Ben senin ustan degilim, Ahmet. Sen benim ortagımsın. Nasıl benim
tek gözlü olusum ayıp degilse, senin de tek kollu olusun günah degil. Sen sol
kolunla benim sag kolumdan daha temiz is çıkarırsın. Bana akıl ögretirsin. Memet
sana yardım eder. Haydi çayını bitir. se baslayalım. Bana da bir daha "usta"
deme kuzum, bana "Nuri" de.
Ahmet cevap vermedi. Çay bardagının tabagını bıraktı. Sol eliyle fesini arkaya
dogru itti, çayını bir yudumda bitirdi. Sonra seslendi çıraga:
— Memet, gel su çay bardaklarını al. Memet çay bardaklarını aldı.
57
Ahmet tornanın basına geçti. Dünden yarım kalan isi, oldukça agır bir demir
çubugu, aynaya baglamak için ugrasmaya basladı.
Nuri Usta, Ahmet'e yardım etmedi. sin tezgâha baglanması için yapacagı en ufak
yardımın Ahmet'i kıracagını, gücendirecegini anlıyor...
Tesviye edilecek bir parça vardı. Nuri onu taktı mengeneye. Bir taraftan
egeliyor, bir taraftan, hissettirmemeye çalısarak, Ahmet'e bakıyor. Ahmet'e
karsı acayip bir saygı ve acı bir merhamet duymaktadır.
Ahmet tek koluyla, büyük bir güçlükle isi aynaya baglayabildi. Sonra durdu.
Mırıldandı:
— Senin çırak gelsin, bana yardım etsin de biraz, ise baslayayım.
Usta basını egenin üstünden kaldırmaksızın cevap verdi:
— Olur, simdi nerdeyse gelir...
Çırak Memet geldi. Bu on dört yasında zayıf, bası sıfır numarayla tıraslı
sarısın bir çocuktu. Ahmet seslendi:
— Senin adın Memet, degil mi?
— Evet...
— Gel bakalım, yardım et biraz bana! Avaraya al! Torna tezgâhı islemeye basladı.
Kalem ayarsız. Ahmet bagırdı çıraga. Durdular. Kalemin ayarı yapıldı. Tekrar
avaraya alındı. Tezgâh tekrar islemektedir.
Nuri Usta heyecan içinde.
Ahmet sinirden, telastan ve dünyada en iyi yaptıgı isi simdi becerememek
korkusuyla kıpkırmızıdır.
Aynada bir ayarsızlık var.
Ahmet küfretti ve yine çıraga çıkıstı:
— Senin de elinden bir is gelmiyor be! Durdur sunu. Tezgâh yine durdu.
Çırak, on dört yasındaki sarısın çocuk, aglayacak gibi. Dolu dolu, soluk mavi
gözleriyle Nuri Ustayı aranıyor. Usta, basını isinin üstüne egmis, yüzünü
aramakta olan Memet bilhassa I görsün diye somurturken, mengenedeki parçayı
hınçla egeliyor.
58
45154454141?55
Ahmet yine seslendi:
— Al avaraya!.. / Torna tekrar isledi.
Usta rahat bir nefes aldı. Orda isin artık yoluna girdigini görüyor. Ahmet,
sagır ve dilsiz, asi ve korkunç tezgâha karsı tek kolla yaptıgı ilk kavgadan
muzaffer çıktı... ste mektepteki sevimli sesiyle konusuyor:
— Bir cıgara versene, Nuri!
Usta Ahmet'e cıgarayı uzattı. Ahmet, bir taraftan tezgâhta dönen ve her
dönüsünde ince bir bıçakla soyulan pırıltılı bir yemis kabugu gibi halka halka
talas çıkaran ise bakıyor, bir taraftan da ustanın uzattıgı cıgarayı alıp agzına
koyuyor. lk top patlayısıyla kaybettigi nesesini bulmus gibidir.
— Cıgarayı verdin ama, atesini de yak bakalım. Tornayı tek kolla islettik ama,
kibriti tek elle yakamayacagız, Nuri'çigim.
Nuri Usta mumlu kibriti yaktı. Ahmet'in cıgarasmı sevinçle tutusturdu:
— Bunu da becerirsin, Ahmet'cigim, dedi. Aldırma. Ahmet tekrar isin üstüne
egildi. Mektepteyken de yaptıgı
gibi bir sarkı mırıldanarak daldı isine...
— Usta! Nuri Usta!
Nuri Ustayı çagıran Yorgancı Selim'di.
Selim dükkân kapısında duruyor, gülerek sesleniyor :
— Merhaba, Ahmet Usta! Kolay gelsin! Ahmet sarkısını kesmeden cevap verdi:
— Eyvallah! Çalısıyoruz...
— Çalıs bakalım. Sen az gelir misin buraya, ustam! Ahmet sordu:
— Ben mi?
— Hayır!. Nuri Ustaya bir çift acele sözüm var da... Nuri hâlâ kapının esiginde
duran Selim'e gitti.
— Ne var? Niye içeri girmiyorsun?
— Sizi isinizden alıkoymayayım. Söyle biraz yürü benlen... Selim'le Nuri
yürüdüler. Usta sordu :
— Ne var? Hayrola!.. Selim durdu. Sesini alçalttı:
— Usta, dedi. Ben yazıldım.
59
— Nee? ttihatçı mı oldun?
— Öyle... Dün hemen gidip buldum Aptullah'ı. Su iki altını pesin verirsen güven
bana, dedim. Aldım altınları. ste...
Selim kusagındaki keseyi çıkardı. çinden iki altını uzattı ustaya :
— Nah! ste altınlar. Çil çil... ttihatçı parası. Al bakalım sunları...
Usta saskın, avucuna sıkıstırılan iki altına baktı:
— Ne olacak bunlar? dedi.
Selim sesini daha çok alçaltarak fısıldadı:
— Bir punduna getirip senin Ahmet'e verirsin. Üstü bası dökülüyor delikanlının.
Ayagında hâlâ asker postalları var...
XI
Karpuz ve Yelpaze Biçiminde Havlular
Aksam eve dönerken usta sergiden bir karpuz aldı. Bu karpuz, ince, yesil kabugu
yılan derisi gibi yol yol, iki yanından sıkılınca kütürdeyen ve ilk bakısta
insana sıkı, serin, kan kırmızı bir eti oldugunu söyleyen bir karpuzdu.
Karpuzu, evden aksam yemegini alıp Ahmet'e götürecek olan Çırak Memet tasıyor.
Usta önde, Memet arkada mahalleye saptılar. Mahalle muhtarı kahvenin
kapısındaydı. Ustayı önledi:
— Selamünaleyküm, dedi, seninle bir mesele-i mühimme hakkında görüsmek
istiyordum. Bu gece kahveye çıkacak mısın?
Usta sordu:
— Su miras meselesi hakkında mı?
— Evet...
— Mirası istemiyoruz...
Usta bir an duraladı. Söze "istemiyoruz"la baslayısını yersiz buldu.
— Gülizar Hanım... Gülizar... mirası istemiyor, diye devam etti, yalnız bir
sandıgı varmıs onu alacak.
60

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:13:28
Meddelande
Svara med citat
Muhtar, "izhar-ı hayret" eyledi. Mirasın hangi seraite göre red edilebilecegini
ve ne gibi^ hususlarda bu red keyfiyetinin münasip olmayacagını, ayaküstü,
anlatmaya koyuluyordu ki usta kesti onun sözünü :
— Bunlar beni ve (bu sefer her nedense kelimenin üstüne basarak) karımı alakadar
etmez, dedi.
— Peki, amma, efendim, merhume Zübeyde Hanımın defterlerini tetkik eyledik, bir
miktar nakit parası, çarsıda bir dükkânı ve rehin mukabili bir hayli alacagı ve
demirbasa geçmis külliyetli, mütenevvi esyası var... Bu alacak verecekleri, bu
dükkânın kirasını ve bu...
Usta sinirlenmeye baslıyor.
— Bunlar ne olacak? Bunları kime mi verecegiz? diyorsun. Ne yaparsanız yapın,
kime verirseniz verin. Gülizar da ölseydi ne olacaktı?.. Yalnız sandıgı istiyor.
O kadar... Allahaısmarladık...
Hayretle alt dudagını çekistirmeye baslayan Muhtarı kahve kapısında bırakarak
yürüdü.
çinde acayip bir sevinç var. Gülizar'a ait bir iste böyle se-lahiyetle konusmak
hosuna gidiyor. Demin, "istemiyoruz" diye söze baslamasını yersiz bulmus
olmasına sasıyor.
Kapıyı Gülizar açtı. Kapı o kadar çabuk açıldı ki, Gülizar'ın onun gelisini
görüp hemen asagıya indigi belli.
Gülizar'ın basında örtü yok. Siyah saçlarına mor bir yemeni baglamıs.
Usta çıragın elinden karpuzu aldı.
— Bekle biraz, Memet, dedi, simdi sefertaslarmı getiririm. Gülizar'a döndü:
— Karpuz aldım, dedi. Karpuz sever misiniz? Gülizar karpuzun içi gibi kıpkırmızı
cevap verdi:
— Severim, efendim.
Taslıkta mutfaga dogru yürüdüler. Usta sordu :
— Annem yok mu?
— Sokaga çıkmıstı, efendim, daha gelmedi.
Gülizar, Göztepe'de Büyük Hanıma cevap veriyormus gibi terbiyeli ve çekingen
konusuyor.
61
Mutfaga girdiler.
Ögle yemeginden sonra çıragın eve getirdigi sefertaslar yıkanmıs, masanın
üstünde duruyor.
Nuri Usta karpuzu yere bıraktı. Gülizar sefertaslannı aldı. Usta teldolabı açtı
ve Gülizar'in tutmakta oldugu taslara karnıyarık patlıcanla pilav koydu.
Gülizar taslan birbirinin üstüne geçirip kapattı.
Usta aldı Gülizar'in elinden sefertaslannı, sokak kapısında bekleyen Memet'e
verdi, sonra hızlı hızlı yürüyerek mutfaga döndü.
Gülizar, mutfagın alacakaranlık tasları üstünde yusyuvarlak bir fanus gibi duran
karpuzun yanında, ayakta. Ustanın tekrar mutfaga gelecegini bildigi halde onu
görür görmez telaslandı.
Usta:
— Karpuzu keselim, sogusun, dedi ve karpuzu almak için egildi.
Karpuzun cilalı yuvarlaklıgının yanında Gülizar'm böcek rengi mercan terlikli
çorapsız ve ancak asık kemigi görünen çıplak, beyaz ayakları geriye dogru
çekildiler. Ustanın tek gözünden beyaz bir alev sıcaklıgı geçer gibi oldu.
Karpuzu pırıl pırıl kalaylı lengerin içine koydular. Usta ka-ra saplı ekmek
bıçagını aldı.
Mutfak küçük arka bahçeye açılan pencereden giren aksam aydınlıgıyla bir
sonbahar yemisi renklerinin loslugu içinde.
Usta bıçakla karpuzun kafasını kesti. Kalkan kapagın altından karpuzun kırmızı,
bugulu eti göründü.
— Su lengerin kenarını tutun da, Gülizar Hanım, oynamasın.
Gülizar lengerin kenarını iki eliyle tuttu. Usta, bir an, lengerin kalaylı
kenarlarını tutan yumusak ve derisi düzgün ellere baktı. Sol elin serçe parmagı
iri bir kiraz kurdu gibi beyaz ve canlı.
Karpuz dilim dilim kesildi. Siyah, parlak çekirdekleri var.
Gülizar eski bir itiyatla bir çekirdek aldı ve ince dudaklarının arasına
sıkıstırarak beyaz bir çizgi gibi görünen disleriyle kırdı.
62
?9999999999999999999999999999999999999999999999999999
Usta, hayatında, karpuz çekirdeginin bu kadar tad verebilen bir sey oldugunu
düsünmemisti. O da bir çekirdek aldı. Kırıp yemek istedi. Beceremedi. Güldü :
— Ben, dedi, çocukken kavrulmus kabak çekirdegi yediydim ama karpuz çekirdegini
ilk deniyorum.
Gülizar'ın içinden gıcıklanısa benzer bir sevinç dalgası yükseldi. Birdenbire
kendini, iki örgü saçları omuzlarından uçarak (Göztepe'deki köskün bahçesinde
yalınayak, kovalamaca oynayan kız çocugu gibi gördü. Karpuz çekirdeginin
dudaklarla dislerin arasına sıkıstırılıp nasıl yenilecegini Nuri Ustaya tarif
etmek için karpuz dilimlerinin içinden bir çekirdek daha aldı, fakat yine
birdenbire utandı, kıpkırmızı oldu, çekirdegi yavasça ve kırılacak camdan bir
esya gibi itinayla lengerin içine koydu.
Mutfak kararıyor. Lenger ve kara saplı ekmek bıçagının demiri ısıldamakta.
Usta:
— Lambayı yakayım da sofrayı kuralım, dedi. Annem ner-deyse gelir...
. Gülizar masanın üstünden lengeri kaldırmak isterken, usta .itildi, lengeri
aldı ve kalın parmaklı, nasırlı sag elinin yan tarafı j'.enç kadının kiraz kurdu
gibi beyaz ve canlı serçe parmagına «I egdi.
Lamba yakıldı.
— Sofrayı ben kurarım, efendim, siz zahmet etmeyin.
Usta, Gülizar'ın artık gözle görülecek kadar agırlasan vücuduyla is görmesini
dogru bulmuyordu ama, onun sofrayı kurmak arzusunun önüne geçmeye gönlü razı
olamadı. Bir kenara çekildi. Ona simdi asma lambanın durup dinlenmeksizin
mutfaga döktügü ısık, bir portakal suyu gibi kızıltılı sarı geliyor. Ve bu
yaldızlı havanın içinde Gülizar'ın mor yemenisi, siyah saçlar ve bembeyaz,
çıplak asık kemikleriyle kımıldanmasını rüya görür gibi seyrediyor.
Gülizar, sofrayı agır agır, itinayla kurmaktadır. Masanın üç l,ırafına üst üste
ikiser tabak koydu. Yine Gâvur Cemal'in ısrarıyla alınan fakat nadiren
kullanılan maden çatal bıçak ve kasıkları, bıçak altta, çatal kasık bıçagın
üstüne çaprazlama gelmek üzere tabakların sagına yerlestirdi. Sonra üç havlu
çıkardı.
63
Havluları yelpaze biçiminde açarak bardakların içine köklerinden soktu. Tuzlugun
tuzunu bir kasık tersiyle düzelttikten sonra çatalın disleriyle üstüne yol yol
çizgiler bıraktı. Velhasıl, Göztepe'de Küçük Hanımın dügününe sehirden getirilen
alafranga sofracının bütün hünerlerini elinden geldigi ve "mevcut malzemeye göre
aynen tatbike" çalıstı.
Usta yelpaze biçimindeki havluları, çifte tabak ve öbek öbek çapraz çatal
bıçaklarıyla lambanın altında acayip bir bahçe gibi açılan bu sofra hakkında
duydugu "hayret ve takdiri izhara" vakit bulamadan sokak kapısı çalındı.
— Annem olacak. Siz zahmet etmeyin, ben açarım.
Usta sokak kapısını açmaya gitti ve anası önde tekrar mutfaga döndüler.
Ustanın anası bir iskemle çekip oturdu.
— Kafam kazan, Nuri, dedi. Bunaldım.
— Neredeydin, anne?
— Besime Hanımlardaydım. Haber göndermisler. Kızı dogurmus dün. Sabaha karsı. Ev
zaten küçük. Dönecek yer yok. Yedi mahalleden misafir gelmis. Bir de kötü logusa
serbeti yapmıslar ki içim bulandı. Logusanın yatagı dersen, serbetten berbat.
Fukaralık ayıp degil ama, oglum, ne de olsa insan böyle gününde bir atlas yorgan
olsun diktirir.
Gülizar ayakta, Nuri Ustanın karsısında duruyor. Bu logusa sözünün açılması
ustanın canını sıktı. Gülizar'a baktı. O da bir tuhaf.
Ustanın anası hâlâ logusa evi hakkındaki "tenkif'lerine devam ediyor.
Ustanın gözü Gülizar'm sis karnına ilisti. Ustanın karnına baktıgını görmüs gibi
Gülizar elleriyle karnını saklamak istedi. Kollarını göbeginin üstünde
kavusturdu.
Usta bir an, "Gülizar gebe olmasaydı keske!" diye düsündü. Gülizar gebeliginden
ilk defa utandı. Çünkü gebe olusu simdiye kadar onun yalnız canını sıkmaktan
baska bir tesir yapmamıstı üstünde.
Ustanın anası, Besime Hanımlar hakkındaki sözünü bitirdi. Karsılıklı ayakta
duran GülizarTa ogluna baktı. Sonra birdenbire, o miras meselesinin geçtigi
geceden önceki hınçlı sesiyle :
64
47
— Nuri, oglum, dedi, bizim elâlem için söyledigimizi elâ-lem de bizim için
söyler. Biz de yolcu bekliyoruz. Sen simdiden Yorgancı Selim'le konus, söyle
Nuri Ustanın karısına yarasır bir yorgan diksin. Vakit geldi, gelecek. Komsuları
filan çagırmayacagım.... Çagırmak yakısık almaz... Ama ne de olsa...
Usta, anasının sözünü ters bir taraftan, oldukça aksilikle kesmek için bekledigi
fırsatı buldu :
— Niye, dedi, niçin çagırmayacakmıssm? Çagır. Hatta Kâ-lip Nuri Beyinkileri de
davet et. Utanacak, sıkıla...
Birdenbire durdu... Gözüne sapsarı olan Gülizar ilisti. Gülizar öyle bitkindi
ki...
Usta, Gülizar'a baktıkça anasına karsı hayatında ilk defa, apansız kırılmıs
oldugunu anlıyor. Kendi kendine kızıyor. Ana ogul deminki konusmalarıyla çok
ayıp bir is yapmıslar gibi geliyor ona.
Üçü de susuyorlar. Oglunun birdenbire sözünü kesmesinden kendine kızdıgını
anlayan ananın hıncı büyüdü. Gülizar'a, kendisiyle oglu arasında diken olmaya
baslayan kadına karsı korkunç bir düsmanlık duydu.
Usta mırıldanır gibi:
— Yemegi ısıtayım da, yiyelim, dedi... Anası:
*— Ben ısıtırım, diye yerinden kalktı ve hısımla teldolaptan ••ananları çıkarıp
atese koydu.
Yalnız ısınan yemek cızırtısıyla üstü zaman zaman çizilen sessizlik, sofraya
oturulana kadar devam etti.
Ustanın anası çarsafını çıkarmadan yemege oturdu. Nuri I Ista Gülizar'a:
— Buyrun, dedi.
Gülizar hâlâ sarı ve üzüntülü. skemleye ilisti. Usta da yerine otururken anası
sofranın üstünü süzerek mırıldandı:
— Bu ne bu böyle, gâvur sofrası gibi.
Bu söz, kaynananın geline resmen ilan-ı harbi demekti. Usta bunu anladı. Gülizar
korktu.
65
XII
Tesebbüs-ü Sahsi
Gâvur Cemal, cuma günü sabahı, köprünün Üsküdar iskelesinde Nuri Ustayla
karsılastı:
— Merhaba, ustam, nereye?
— Sana geliyordum, hocam.
— Ben de sana. Simdi yolun ortasındayız... Nereye gidelim? Sana mı, bana mı?
— Sen bilirsin, hocam.
— Bu mümill kaziyenin idrakini bana bırakıyorsan, ben derim ki, ikimizin de
gönlü kırılmasın, ikimiz de gitmek istedigi yolun yarısından dönmüs olmasın, ne
sana gidelim, ne bana. Benim Kızıltoprak'ta oturur bir antika ahbabım vardır,
ona gidelim. Olur mu?
— Olur ama...
— Olur dedikten sonra "ama, lakin, fakat" gibi lakırdılara pek içerlerim.
— Fakat, hocam...
— Anlasıldı. Bizim antika ahbapla müserref olmadıgını söyleyeceksin. Zarar yok.
Bugün teserrüf edersin, insanlar, analarının karnında birbirleriyle tanısmazlar
ya...
— Mat oldum, hocam, gidelim.
Haydarpasa iskelesine dogru yürüdüler. Yandan çarklı vapura dara dar yetistiler.
Bas tarafta, güvertede tahta sıralara karsılıklı yerlesip cıgaralarını
yaktıkları vakit vapur Saraybur-nu'nu dönüyordu.
Gün güzel. Gökyüzü bulutsuz, hohlana hohlana, temiz bir bezle iyice silinip
parlatılan mavi bir cam gibi. Zaten bütün manzarada hamarat bir kadın eliyle
yıkanıp süprülerek temizlenmis yeni bir ev hali var. Havada bir damla toz yok.
Camilerin beyaz tarafları bembeyaz, kursuni tarafları koyu kursuni. Kubbelerin
tepelerindeki altın damlacıklar pırıl pırıl. Galata rıhtımına yanasmıs olan
beyaz Romanya vapuru sekerden yapılmıs bir oyuncaga benziyor. Saglı sollu
sırtlarda kat kat yükselen büyüklü küçüklü binalar günes içinde. Deniz çarsaf
gibi. Isıl, ısıl...
66
Gâvur Cemal Hoca bu manzaraya baktı, sonra :
— Usta, dedi, su etrafa bir göz gezdir. Her sey öyle gıcır gıcır, tertemiz ki
insanın canını sıkıyor. Benim basım, pek intizamla, temizlikle hos degildir diye
söylemiyorum. Fakat bu aydınlıgı ölçülü, renkleri dürüst, günesi yemise ve
denizi rahat bir yataga benzeyen mazara, insanı, kör kör parmagım gözüne,
düpedüz dolaba sokmak istiyor. "ste ben böyle edebli, böyle terbiyeli, böyle
muvazeneliyim," diyerek içinde yasayan insanların agrısını, sızısını, açlıgını,
rezaletini, alçaklıgını örtbas etmeye kalkısıyor. Öyle degil mi hele? Suraya
bak! Bu kırmızı kiremitli damların altında...
Gâvur Cemal sözünü kesti. Deminden beri anlattıklarını Nuri'nin can kulagıyla
dinlemedigini, damların kırmızı kire-mitleriyle alakadar olmadıgını gördü.
— Ne o, ustam? Birdenbire daldın. Ne düsünüyorsun? Canın sıkkın gibi. Ne var?
Usta, her nedense, bu sefer, açılmak için Gâvur Cemal'den böyle bir alaka
beklemisti.
— Hocam, dedi. Anam, Gülizar'a ısınamayacak. Evveli gece sofrada ilan-ı harp
etti adeta. Halbuki miras meselesinden sonra anamın Gülizar'ı iyiden iyiye
sevmeye basladıgını sanmıstım.
— Peki, birdenbire ne oldu böyle?.. Usta hadiseyi anlattı.
Cemal:
— Mesele ortada, dedi. Logusaya gitmesi, orda yeni dogan çocugu görmesi isi
bozmus. Öyle ya, anan da bir yolcu bekliyor ama, kendi ogluyla alakası olmayan
bir yolcu. Tabii, kendi oglunun sulbünden gelme bir torun isterken, yarın öbür
gün evin içinde bir yabana tohumunun zırlamaya baslayacagını düsünerek kızıyor.
Bütün kabahati Gülizar'ın omuzuna yüklüyor.
— Ama, hocam!
— Sen isin amasını bana degil, anana anlat. Hem madem ki dünya evine girdin bir
kere, dırıltısını da çekmeye hazır ol...
Usta cevap vermedi. Zaten vapur Haydarpasa'ya yanasıyor. Kalktılar. Alman
müstemlekeciliginin Berlin'le Bagdat'ı stanbul'da birbirine baglamak isteyen,
mimarisi kepaze garından trene bindiler.
67
Yeknesak bir tıkırtı içinde çayırlar, bahçeleri çam agaçlı bir iki kösk geçildi.
Kızıltoprak, banliyö servisinin ilk istasyonu. ndiler.
Gâvur Cemal:
— Biraz yürüyecegiz, dedi.
Konusmadan bir on dakika kadar yürüdükten sonra duvarları çok yüksek, demir bir
bahçe kapısının önünde durdular. Gâvur Cemal:
— ste burası, dedi ve kapıyı çalmaya basladı. Usta sordu :
— Biz kime geldik simdi, hocam? Bu kadarını olsun ögrenmek yasak degil ya?
— Niye yasak olsun. Simdi teserrüf edecegin zata Tevfik Semsi Bey derler. Semsi
Pasanın ogludur. Ne biçim herif oldugunu görür, ögrenirsin.
Demir kapı gıcırdayarak açıldı. Arnavut bir bahçıvan pey-dah oldu. Usta:
— Küçük Bey evde mi? diye sordu. Bahçıvan, Gâvur Cemal'i tanıyor. Yol verdi.
— Buyrun. Haber verelim, dedi.
Bahçeye girdiler. Burası köskün selamlık bahçesiydi ve biraz ilerde, ikinci bir
duvar arkasında, demiryoluna bakan haremin yesil pancurlu beyaz yaglıboyası
görülüyordu.
Usta etrafına bakındı. Çam agaçları, lavanta çiçekleri, serinligi ve
genisligiyle bu bahçe ustayı sasırttı. Böyle bir bahçeye, bir pasa köskü
bahçesine ustanın ilk girisiydi bu.
Bahçıvan önde, selamlıga dogru yürüdüler. Burası tek katlı, beyaz boyalı,
saçakları oymalarla islenmis bir kösk yavrusu-dur. Bes altı ayak merdivenden
çıkıldıktan sonra sarı, yesil, kırmızı, mavi camlardan yapılmıs bir camekân
kapısından içeri giriliyor.
Camekân kapısını bir usak açtı.
Bahçıvan çekildi. Hareme haber vermeye gitti.
Gâvur Cemal'le ustaya yol gösteren usak onları Küçük Beyin odasına aldı.
Genis bir oda. Yerde halılar var. Usta bir kanepeye ilisti, Cemal bir koltuga
yerlesti.
68
Oda los ve ılık. Usak yarı kapalı pancurları açtı. Kornisleri yaldızlı al kadife
perdelerin arasından çamlı bahçenin aydınlıgı doldu içeriye.
Usak yerden temanna etti:
— Sefa geldiniz, efendim, dedi.
Vazifesini yaptıktan sonra "Sefa geldiniz" diyen usagın sesinde öyle bir seyler
vardı ki, Nuri Ustaya, birdenbire nikâhtan sonra eve ilk geldigi aksam
Gülizar'ın "Sefa geldiniz" deyisini hatırlattı. Usta tuhaf bir üzüntü duydu.
Usak çekilirken Gâvur Cemal:
— Benim kahve az sekerli olsun, oglum, dedi. Usak, Nuri Ustaya sordu :
— Beyefendininki de öyle mi olacak, efendim? Ömründe ilk defa ustaya hem
beyefendi diyorlar, hem de
bir suali dogrudan dogruya degil, terbiye icabı, asırtma usulle soruyorlardı.
Ustanın içinden gülmek geldi. Bozmadı:
— Benimki de az sekerli olsun, dedi. Usak çekildi.
— Nasılsın, ustam? Usta:
— Vallahi, hocam, dedi. Bu bahçeyi, bu odayı yadırgamadım dersem yalan söylerim.
Hani kendimi kadın çarsafı giymis de sokaga çıkmıs sanıyorum. Sıkıldım senin
anlayacagın.
Gâvur Cemal bastı kahkahayı:
— Amma yaptın ha!
— Amma yaptım var mı, hocam. Baksana, bu yaylı kanepede igne üstünde oturur
gibiyim. Yerlesemiyorum ki... Atlas kuması alamdan kaçacak gibi geliyor. Su Sam
isi, sedefli masacık-lara bak be hocam. Bunlar cıgara masası degil mi?
Üstlerinde duran tablalarda cıgaramı nasıl söndürürüm? Sonra buranın öyle tuhaf,
kumasçı dükkânları gibi bir kokusu var ki... Ne bileyim, belki bütün bu esyalar,
olmaz ya, eskaza bizim evde, yahut Yorgana Selim'in evinde olsa, is degisir.
Elbette esyaların ayrı ayrı kabahati yok. Ama burda, hepsi bir arada. Semsi
Pasanın oglu Tevfik Semsi Beyin selamlık odasında düsman gibi, alay eder gibi
bakıyorlar bana... Bilmem derdimi anlatabildim mi?
69
— Anlattın...
Açık pencereden içeriye bir arı girdi. Odanın havasında vın vın vınlayarak dönüp
dolastıktan sonra Nuri Ustanın üstüne saldırdı. Usta, arıyı kovmak için ayaga
kalktı. Arı, yardıma gelen Gâvur Cemal'in de himmetiyle geldigi yere, bahçeye
defedildi.
Usta soluk alıp gülerek :
— Gördün ya, hocam, dedi, su arı bile, bizim bahçede olsa bana bal yapar, burda
sokmak için üstüme saldırdı.
Gâvur Cemal yine yerine oturmustu. Usta hâlâ ayaktaydı. Gözüne duvara asılmıs,
büyük, oyma ve yaldız çerçeveli iki fotograf ilisti.
— Bunlar kimin resimleri, hocam?
— Sagdaki, su sivri sakallı, birinci Osmani nisan-ı âlisini tasıyanı, Semsi
Pasa. Bizim Tevfik'in babası. Soldaki pospıyıklı, üstü altı bir fesli, dik
kolalı yakalısı ise meshur adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattin. Aptülmecit'in
kızı ve Aptülhamit'in ablası olan Seniha Sultanla, Damat Mahmut Pasanın oglu.
Usta:
— Vay anasını, dedi. Amma sülalesi varmıs, hocam. Peki bir de bir seyci
dedin...
— Adem-i merkeziyetçi...
— Ha, evet, adem-i merkeziyetçi... yani... anlamadım.
— Vallahi, usta, bizim Zıpır Tevfik de Prensin tilmizlerin-dendir, adem-i
merkeziyetçidir. Bana da boyuna anlatır durur ama, isin içyüzünü ben de pek
anlamıs degilim... yalnız bildigim su ki...
Hoca sözünü kesti. Odaya, önde Tevfik Semsi, arkada kahve tepsisiyle usak
girdiler.
Tevfik bagırarak konusuyor:
— Vay, Cemal, bu ne sürpriz böyle. Beklettim. Affedersin. Gâvur Cemal usagın
uzattıgı tepsiden gümüs zarflı, yesilimtrak
fagfuri kahve fincanını alırken :
— ste biz böyle apansız baskın yaparız, dedi. Sana en iyi, en yakın dostumu da
getirdim : Nuri Usta...
— Ne orijinal dostların vardır, Cemal...
Tevfik Semsi Bey, Nuri Ustanın elini sıkmak için kolunu uzatırken, usta tepsiden
kahveyi almıs bulunuyordu.
70
Usta sasırdı.
Tevfik Semsi'nin uzanan kolu böylece bir müddet boslukta kaldı.
Usta kahveyi masanın üstüne telasla koydu. Gümüs zarfın daracık, islemeli
kaidesi muvazenesini kaybetti ve fincan devrildi.
— Zararı yok, beyim. Rica ederim. Üstünüze dökülmedi ya. Salih, su fincanı
kaldır.
Usak fincanı aldı.
Tevfik Semsi Beyle Nuri Usta el sıkıstılar. Semsi Pasanın oglu, ustanın elini
bırakmadan yüzüne baktı ve bir nutka baslar gibi:
— Ne kuvvetli, ne "for" bir eliniz var, dedi. Tam yarınki sanayi kahramanının
eli. Bilir misiniz ki bütün Anglo-Sakson milyonerleri böyle sizin gibi
ustalıktan, isçilikten yetismis insanlardır. Biraz kendi aleyhime de olsa,
itirafa mecburum ki son asırda ingiliz asaleti bu asagıdan gelen kuvvetli
endividü'lerin karsısında ya boyun egmis, ya onların bazılarını lordluk payesi
verip kendi içine almıs, yahut kendisi onlara uymustur. Tebrik ederim sizi, Nuri
Usta. Bize sizin gibi tesebbüs-ü sahsi sahibi, tuttugunu koparır, yumrukları
saglam elemanlar lazım. Tebrik ederim sizi!...
Ustanın bu lakırdı kalabalıgı içinde bası dönmeye baslamıstı. Hele Tevfik Beyin
kendisini niçin tebrik ettigini bir türlü anlamıyordu.
Semsi Pasanın oglu, Gâvur Cemal'e döndü :
— Ne iyi ettin de geldin, monser, dedi. Üç gündür çıldıracak gibiyim. Biz adam
olmayız, azizim. Saklamakta mana var mı, devr-i Hamidi'de bile tesebbüs-ü sahsi
bu kadar öldürülmüyordu. Su, Pasa Babamın maden imtiyazı isini bilirsin. Üç gün
evvel yine Nafia Nazırını gördüm. Hem, kerata, Pasa Babamın maiyetinde
yetismisti. "Hâlâ, bilmem ne heyetinin mütalaasını bekliyorum," demesin mi?
Düsün, monser. Biz, haydi bu manda arabası zihniyetine alıskınız diyelim. Fakat
ecnebilere karsı rezil, kepaze oluyoruz. Herifler, "Sermaye dökecegiz,"
diyorlar, "Topraklarınızı altın yapacagız," diyorlar, bu ise babam gibi, benim
gibi memleketin en tanınmıs bir ailesine men-
71
sup iki insan da tavassut ediyor. Dört aydır ugrasıyoruz ve hiçbir netice yok...
Ah, Cemal, ah monser, ah bilmezsin... Gâvur Cemal dayanamadı, patladı:
— Nefes al yahu, dedi, soluk al... Bu dünyada maden imtiyazı almaktan daha mühim
isler de vardır.
Tevfik Semsi "raye" pantolonunun dizlerini yukarı dogru çekerek bir koltuga attı
kendini. Ellerini iki yanına vurup, bitkin bir edayla konusurken, ustanın gözü
çizgili pantolonun altından çıkan "fildakos" siyah çoraplara takılı kaldı.
— Oh, Cemal, oh! ste bizi mahveden bu dervis kafası. Senin gibi entellektüeller
dejenere ediyor bu milleti. Maden imtiyazı almaktan, ticaretten, sanayiden daha
mühim isler varmıs! Ne?
Birdenbire ustaya döndü:
— Beyim, diye haykırdı.
Usta tek gözünü sıska ve asık kemigi çıkık bacak parçasını saran "fildakos"
siyah çoraptan kaldırıp Tevfik'in yüzüne baktı...
— Bana bir sey mi?..
— Evet, beni ancak siz anlayabilirsiniz. Bu Cemal'in kafası "enfekt" Fransız
kültürüyle "forme" oldugu için hep mücerre-dat ile mesbu...
Cemal güldü:
— Vallahi, dedi, seni Nuri Ustanın da pek anlayacagını sanmıyorum. Mamafih
konusun. Kim bilir belki anlasırsınız.
Tevfik Semsi yaylanmıs gibi ayaga kalktı. Zayıf. Uzun. Dik, kolalı bir yakalık.
Boyunbagının üstünde inci bir kravat ignesi.
Usta bu adamın ne demek istedigini hakikaten anlamak istiyor. Bu da Gâvur Cemal
gibi, belki ondan az, fakat herhalde okumus bir adam. Yalnız, baska kitaplar
okumus. Bu da Gâvur Cemal gibi çok konusmayı seviyor. Fakat baska seyler
konusuyor. Sonra, Gâvur Cemal'de konusmak, fikirler söylemek, kanaatleri
konusarak yıkmak ve yaratmak her seydir. Bunda konustugunu yapmak isteyen bir
adam hali de var. Belki biraz zıpır ama, açıkgöz oldugu belli.
Usta kendi kendini de hayrete düsüren bir edayla :
— Buyrun, beyefendi, dedi. Konusalım.
72
Tevfik Semsi bu sefer dudaklarında hafiften alaycı bir gülümsemeyle :
— Hay, hay, dedi, zaten, söylemistim ya, Cemal'den çok sizin beni anlayacagınıza
eminim. Yalnız fikirlerimi "ekspoze" ederken mümkün mertebe "popülarize" etmeye
çalısacagım.
Gâvur Cemal atıldı:
— O kadar da "popülarize" etmeye hacet yok. Usta anlar seni. Yalnız su "enfekt"
mütefessih Fransız kültürünün kelimelerini çok sık ve böyle Paris sivesiyle
kullanma, yeter.
Tevfik Semsi sol kasını kaldırarak Cemal'e baktı:
— Haklısın, dedi, bu sakim itiyattan vazgeçemiyorum bir türlü.
Ustaya döndü:
— Fransızca biliyor musunuz?
— Çok az. Konusamıyorum ama, bazı ufak tefek seyleri okuyup sökebiliyorum.
Hoca, sag olsun, çalıstırıyor beni.
— Yazık. Ben sizin yerinizde olsam ngilizceye çalısırdım. Usta sordu:
— Siz, iyi ngilizce biliyorsunuz demek... Tevfik Semsi bozuldu:
— Hayır, dedi, ben maalesef tahsilimi Fransızca yaptım. Galatasaray'dan
mezunum. Fakat...
Usta bu sefer daha kuru ve kestirme bir edayla sordu yine :
— ngilizce çalısıyor musunuz? Tevfik Semsi büsbütün bozuldu :
— Daha degil, fakat ilk fırsatta, muhakkak çalısacagım.
Ustanın ilk saskınlıgı geçmisti artık. Her nedense, karsısındakini düsman gibi
görmeye baslamıstı. Dısardaki çamlı bahçe, duvarın arkasından görünen harem ve
bu selamlık odası, ustaya bir düsman kalesi gibi geliyordu zaten.
Gâvur Cemal:
— Haydi, dedi, birbirinizi lisan imtihanından geçireceginize konusmaya
baslasanıza!..
Gâvur Cemal, kendisinin yetistirmesi olan Nuri Ustanın Tevfik Semsi'yi
sıkıstıracagından emin. Usta:
— Konusacak olan ben degilim, hocam, dedi. Beyefendi, lütfen, bana fikirlerini
anlatacaklar.
73
Gâvur Cemal kızdı:
— Beyefendi lütfen sana fikirlerini anlatacaklar da sen de Agop'un kazı gibi
dinleyecek misin?
Usta güldü :
— Aklımın ermedigi seyler olursa soracagım elbette... Tevfik Semsi tekrar oturdu
yerine :
— Tabii, dedi, hatta itiraz bile edebilirsiniz... Çünkü görüyorum ki Cemal'in
niyeti, bizi bir "disküsyona", bir münakasaya tutusturmak.
Durdu. Hafifçe öksürdü. Kravat ignesini düzeltti. Sonra agır, ciddi, basladı:
— Efendim, bendeniz, Prens Sabahattin ekolündenim. Bugün, son hadiselerden
sonra, bunu bu kadar açıkça itiraf edecek az insan vardır. Prensin
taraftarlarından birçogu, Ittihad ü Terakki'nin terörünü müteakip "rönega"
oldular. Kimi Ittihad ü Terakki'ye intisap etti, kimi Hürriyet ü tilafa.
Pardon, "avan tu", size bir sey sorayım : ttihatçı mısınız, tilafçı mı?
Bahsin bir politika meselesiyle baslaması, zaten ustanın canını sıkmıstı,
"ttihatçı mısınız, tilafçı mı?" suali isi büsbütün karıstırdı. Yorgancı
Selim'le yaptıkları konusmayı bir simsek hızıyla hatırladı. Ona o zaman verdigi
cevaplar aklına geldi. Sonra birdenbire Ahmet'i düsündü. Ferahladı. Verecegi
cevabı buldu. Ve söze basladı:
— Benim Sanayi Mektebi'nde bir arkadasım vardı. Adı Ahmet'ti. Eli ise yatkın,
sarkı söylemesini sever, ates gibi delikanlı. Benden bir sene sonra,
birincilikle sehadetname alıp mektebi bitirdi. Dul anasının besibiryerdelerini
satıp bir dükkân açtı. Balkan Harbi'nde askere aldılar. Dükkânı kapattı. Balkan
Har-bi'nden döndügü vakit dükkânı yanmıs ve sag kolu omuz basından kopmustu.
Simdi siz, dükkânsız ve kolsuz Ahmet'e sorsanız, deseniz ki : ttihatçı mısın,
tilafçı mı? Ne cevap verir? Harbe tilafçılar zamanında gitti, harpten
ttihatçılar zamanında döndü. Harp sag kolunu aldı. Yanan dükkânının yerine ne
ttihatçılar, ne tilafçılar, ona dükkân açarlar. Simdi bizim Ahmet ttihatçı mı
olmalı, tilafçı mı?
Tevfik Semsi sinirlendi:
74
— Fakat, monser, dedi, ben Ahmet'in fikrini degil, sizin hangi fırkaya müntesip
oldugunuzu sordum.
Usta tek gözünü Tevfik Semsi'nin inci kravat ignesine dikerek cevap verdi:
— Biz Ahmet'le mahalle, mektep ve aynı is arkadasıyız. O da esnaf, zanaatkar,
ben de...
Tevfik Semsi omuz silkerek:
— "Absürt", dedi.
Usta, Gâvur Cemal'in yüzüne baktı. Gâvur Cemal:
— Beyimin ne dedigini anlamadın galiba, usta, diye bir tuhaf güldü. Sen
Fransızcayı yalnız kitaptan söküyorsun. Sana düpedüz, "Saçmalama," diyor.
Tevfik Semsi sasaladı. si sakaya dökmek istedi:
— Ne muzipsin, Cemal! diye çıkıstı. Usta iyice içer lemisti.
— Vallahi, beyim, dedi, Cemal Hoca muziplik etmiyor, sadece sizin sözünüzü ters,
yanlıs tercüme ediyor gibi geliyor bana... Yoksa zat-ı âliniz gibi bir pasazade,
evine misafir gelen bir insana böyle laf eder mi? Siz bizim fukara mahallemizde
bir eve misafir olsanız da isimize gelmeyen bir laf etmek degil ya, anamıza bile
sövseniz, kapının esigini geçip sokaga çıkmadan önce, ev sahibi size karsı
hürmette kusur göstermez.
Agır agır ayaga kalktı ve devam etti
— Her ne hal ise... Zaten fazla rahatsız ettim... Müsaadenizle, beyim...
Gâvur Cemal de ayaga kalktı:
— Eh, bana da yol göründü demek.
Tevfik Semsi kıpkırmızı. Boyuna yutkunuyor. stikbalin sanayi kahramanı,
tesebbüs-ü sahsinin müstakbel elemanı olsa da, simdilik basit bir esnaf
parçasından baska bir sey olmayan bu tek gözlü herif tarafından tahkir edilmis
addediyor kendini. Cemal'e de bir daha selam vermeyecek. Defolsunlar.
Ciddi ve soguk:
— Güle güle, dedi ve misafirlerini dört adım arkadan, oda kapısına kadar tesyi
etti.
Ustayla bahçeye çıkıp sokak kapısına dogru yürürlerken, Cemal:
75

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:14:39
Meddelande
Svara med citat
— yi ettin, usta, dedi. Ama kabahat bende oldu, demiyorum. Ben de seni buraya
getirdigime iyi ettim.
Usta cevap vermedi. Düsünüyor, ikidir ttihatçılık, tilafçı-lık bahsinden Ahmet
misaliyle kurtuluyor ama, iste Ali Usta da, esnaf oldugu halde, karısının
dükkânı rakipsiz kalsın diye ttihatçı olmustu. Yorgana Selim de, simdilik
Ahmet'e yardım etmek için, fakat yarın kendisine de pay çıkar diye ttihatçılara
yazılmıstı.
Bunu nasıl izah etmeli?
Ustayla Gâvur Cemal bahçe kapısından çıkarlarken içeri giren iki misafirle
karsılastılar. Bunlardan birisi uzun boylu, genç, kumral bıyıklı ve fesliydi.
Ötekisi kısa, sisman, keçi sakallı ve sapkalı.
Yeni misafirleri usak karsıladı. Selamlıga dogru gittiler.
Gâvur Cemal, Arnavut bahçıvana sordu :
— Kim bunlar?
— Vallahi, efendim, o sisko, sapkalısı Vasilidis derler zengin bir gâvurdur.
Pasaefendimizin ortagıymıs diye duyduktu. Ötekisi Seyfi Beydir, Göztepe'de
köskleri vardır, efendim. Bizim Küçük Beye gelir gider.
Gâvur Cemal'le Kızıltoprak istasyonuna dogru yürürlerken, usta:
— Hocam, dedi. Ne tuhaf sey, gâvurlarla harp oldu. Dövüsüldü. Kan döküldü. Ama
bizim Yorgancı Selim'in arkadası Kâ-muran tek bacakla harpten dönünce, aç
kalmamak için bir gâvur esnafın, terzi Aleko'nun dükkânına sıgındı. Gâvur,
Müslüman, esnaf esnafı buldu. Burada da Vasilidis Efendi Semsi Pasayla ortak
olmus. Gâvur Müslüman ekâbir birbiriyle bagdasmıslar. Ne dersin bu ise, hocam?
Cemal cevap vermedi.
stasyonda tarifeye baktılar. Haydarpasa'ya tren bir saat sonra... Cemal:
— Arabayla gidelim, dedi. Benim yürüyecek halim yok. Usta:
— Simdi stanbul'a geçip ne yapacagız, hocam, dedi, istersen peynir ekmek filan
alalım surdan. Kırlara bir yere gidelim.
76
Bak, cebinden bir kitabın kafasını çıkardıgını görüyorum. Okuruz, daha dogrusu,
okur anlatırsın bana... Olmaz mı?
— Olur. Ama yine surdan bir arabaya binmek lazım. Çifte-havuzlar'a gideriz.
Orada deniz kenarına seriliriz.
Bakkaldan ekmek, peynir, kutu sardalyesi ve bir binlik su alındı. Uzun arabaya
binildi.
Arabada sarsıla sarsıla giderlerken ustanın gözü önündeki bir hayal de yukarı
asagı, saga sola inip kalkıyor. Bu, kumral bıyıklı, uzun boylu, fesli bir erkek
hayalidir. Arnavut bahçıvan onun için : "Göztepe'de köskleri vardır, adına Seyfi
Bey derler," demisti.
Çiftehavuzlar Gazinosu kalabalık. Geçtiler. Cemil Pasanın alafranga ve tarhları
arasında uzun sakallı, koca külâhlı, tas cüceler duran bahçesinin biraz
ilerisinde arabadan indiler. Yukarı dogru yürüdükten sonra deniz kıyısındaki bir
yamacın üstünde kocaman yesil bir semsiyeye benzeyen bir agacın altına
oturdular.
Öteden, beriden konusup, Cemal'in cebinden kafasını çıkaran kitabı, Jan Jak
Ruso'nun "tirafaf'mı parça parça okuyarak aksamı ettiler.
Usta, Ruso'dan hoslanmadı:
— Bu herifte dogru söylerken bile riyakârlık, yalancılık eden bir hal var,
hocam, dedi. Sonra amma da kendini begenmis ha! Onun söyle böyle olusu, kusuru,
günahı herkesi alakadar edermis gibi tutup bunları birer birer yazmıs.
Gâvur Cemal, Ruso'yu müdafaa etti. Hukuk-u Beser Be-yannamesi'ni anlattı ustaya.
Ustayı bu beyanname de sarmadı:
— Laf, dedi, kimi kandırmak istemis... Bu palavrayı yutacak enayi bulunur mu
bugün?
Araba bulmak için Çiftehavuzlar'a döndükleri vakit piyasa baslamıstı. Renk renk
maslahlı hanımlar, faytonlar, kösk landonları, sık, çogu burundan takma altın
gözlüklü ve bastonlu beyler yukarı asagı gidip geliyorlardı. Fenerbahçe dönüsü.
Usta, içi al kadifeli bir faytonda oturan genç bir hanımı Gü-lizar'a benzetti.
Ve sık beylerin arasında o uzun boylu, kumral bıyıklı delikanlıyı arandı.
77
Vapura Kadıköy'den bindiler. Vapur tıklım tıklım dolu. Makine dairesinin yanında
ayakta durdular.
Usta gözünü isleyen makineye dikti.
Piston saga sola gidip geldikçe soluyor ve piston kolu yorgun bir insan kolu
gibi istemeye istemeye krankı çeviriyordu. Çarkçıbası yukarda iskemlesinde
oturuyor. Cıgara içiyor. Asagıda yagcı, her bir tarafı ayrı ayrı kımıldanan,
titreyen irili ufaklı makine parçaları arasında dolasmakta.
Vapur Sarayburnu'na gelirken, makine dairesine bitisik kazan dairesinin dar,
demir merdiveninden, yüzü gözü kömürden simsiyah, bez pantolonunun dizleri
yırtık ve belden yukarısı sıska, çırılçıplak bir atesçi çıktı. Davlumbazın
yanında durdu. Terli gögsünü bogazdan esen rüzgâra verdi.
iyiden iyiye aksam olmustu. Günes batmıs. Denizde ve havada yalnız kızıltılar
var.
Bu kızıltıh alacakaranlık içinde kazan dairesinden çıkan atesçi, bileklerinin
ucunda birdenbire kocamanlasan ellerinin tersiyle alnını siliyor. Ve böylece
yaptıgı her hareketten sonra alnı yol yol beyazlanıyor.
Nuri Usta atesçiye uzun uzun baktı. Sonra, Cemal'i dürttü :
— Suna bak, hocam, dedi. Yarın öbür gün ben de onun gibi olabilirim. Bundan çok
korkuyorum, hocam. Amele olmaktan çok korkuyorum. sler de iyi gitmiyor hani.
Dükkânı bir kapattık mı maliyede memur olacak degiliz ya, elbette amele
olacagız. Baskasının hesabına çalısmak kötü sey be hocam. Ben, ne olsa, kendi
dükkânımda kimseye minnet etmeden ekmek parası çıkarmaya alısmısım. Amele olmak.
Korkuyorum, dedim ya... Senin Hukuk-u Beser Beyannamesi insanları gündelikçi
olmaktan kurtarmamıs. Sen söylüyordun geçen gün, Fransız ameleleri Marsilya'da
sokaklara dökülmüsler. "Ekmek isteriz!" diye bagırmıslar.
Davlumbazın yanında duran atesçi denize bakıyor ve kendi kendine bir seyler
mırıldanıyor. Gâvur Cemal, ustaya sordu :
— Peki ama, usta, senin baban da amele degil miydi?
— Pek amele sayılmazdı, hocam. O zamanlar Tophane'de kamacı ustası olmak, bir
parça amelelikten baska bir seymis.
78
Ne bileyim, memurluk, basçavusluk gibi de bir tarafı varmıs. (Düsündü.) Fakat ne
de olsa haklısın, hocam. Babam, anhası minhası ameleydi. Ama, anama her zaman :
"Bir dükkân açamadık gitti!" dermis. Onun açamadıgını biz açtık. Gel gelelim,
kapatacagız diye korkuyorum, hocam. nsanın istikbalinden emin olmaması yok mu?
Asıl kötülük burda. Dünya bir tuhaflastı. Kimse yarın ne olacagını kestiremiyor.
Vapur iskeleye yanastı.
Davlumbazın yanında duran atesçi yolculara yol vermek için davlumbaza daha çok
sokuldu. Cuma gezintisinden dönenler itise kakısa yanından geçtiler.
XIII
Çocuk
Gülizar dogurdu.
Sancısı aksamüstü tutmustu. Fakat söylememisti.
Gece yarısı sancılar dayanılmaz bir hale geldi ve Gülizar tek basına yattıgı
cumbalı odada aglamaya basladı.
Oturuyor, kalkıyor. Uzanmak istiyor. Uzanamıyor. Belinin ortasına zaman zaman
agır bir balyoz gibi inen agrı kasıklarına dogru yayılıyor.
Gitgide sıklasan sancı öyle bir hale geldi ki, Gülizar, yaralı, genç bir hayvan
gibi kıvranarak inlemeye basladı.
Bitisik odada, anası ustayı uyandırdıgı vakit Gülizar'm iniltileri kesik ve ince
çıglıklar haline girmisti.
— Nuri, oglum, Gülizar'in dogum sancıları tuttu, kos, Ebe Hanımı çagır.
Usta, Ebe Hanıma giderken, anası Gülizar'm odasına girdi. Gülizar'ın çıglıkları
sokaktan bile duyuluyor. Usta, Ebe Hanımı arkasından dürtükleyerek merdivenleri
çıkarıyor :
— Acaba zamanında yetisebilecek misiniz? Geç kaldık galiba? diye söyleniyor.
Ebe Hanım, Gülizar'ın odasına girdi.
79
Usta ters yüzüne merdivenleri dörder dörder inerek tekrar sokaga fırladı. Bu
çıglıklarla dolu evin içinde oturamayacagını anlıyor.
Sokak karanlık.
Bekçiye rastladı. Bekçi:
— Yolcun geliyor, herhal, Nuri Usta, dedi. Usta cevap vermedi.
Hızlı hızlı yürüdü. Arkasından bir tuhaf bakan bekçiyi bakkalın kapı tahta
kepenkleri önünde bırakarak medreseli mahalleye saptı.
Uzaktan uzaga bir köpek uludu. Bu ulumaya medreseli mahallenin köpekleri cevap
verdiler. Ulumalar, eski zamanlarda dagdan daga, ates yakıp verilen bir tehlike
haberi gibi yedi mahalleyi dolastı.
Bütün stanbul köpekleri hep bir agızdan ulumaya basladılar gibi geliyor ustaya.
Medreseli mahalleden, ayak alıskanlıgıyla, çarsıya saparken durdu.
Kalbi küt küt vuruyor. Kendi kendine :
— Niye, nerden kaçıyorum? diye mırıldandı.
Birdenbire kendini hudutsuz alçak buldu. Gece yarısı, doguran bir ananın basında
iki ihtiyar kadını bırakıp kaçmak! Ya bir hal olursa, ya eczaneye gitmek
lazımsa...
Döndü.
Köpeklerin uluması nasıl birdenbire baslamıssa öyle birdenbire kesilmisti.
Evin kapısı önüne geldigi vakit, bekçiyi esige oturmus buldu. Bütün pencerelerde
ısık var. Ev sessiz. Bekçi ayaga kalktı:
— Yolcun gayrı geldi, Nuri Usta, dedi. Gözün aydın.
Her nedense, usta, bekçinin kafasına bir yumruk indirmek istedi ama, sadece:
— Eyvallah, diye mırıldandı ve eve girdi.
Taslık, yukarda kapısı açık kalmıs bir odadan vuran ısıkla alacakaranlık.
Usta taslıkta kımıldanmaksızın durdu. Dinlendi. Sonra merdiven tırabzanına hafif
hafif vurarak yavasça seslendi:
— Anne! Anne!
80
Yukarda bir tıkırtı var. Bir kapı açıldı. Birisi merdivenlerden iniyor. Usta
çekildi. Ustanın anası elinde bakır çamasır legeni, onun yanından geçip mutfagın
bitisigindeki helaya giderken :
— Dogurdu, dedi.
Usta bakır legenin içinde kanlı bir seyler görmüstü. Anası eli bos döndü :
— Haydi, dedi, yukarı çık, ayıptır. Gülizar'a geçmis olsun de!..
Usta Gülizar'ın yanına gitmekten utanıyor. Eve döndügüne pisman.
— Haydi. Ne duruyorsun! Önceden düsüneydin. Madem kabul ettin... Her seyine
katlanacaksın...
Usta anasının yüzüne dargın baktı.
Ana önde, ogul arkada cumbalı odaya girdiler.
Odada iki lamba yanıyordu. Usta bu odayı hiç bu kadar aydınlık görmemisti.
Gülizar'ın yatagını sedirin üstüne koymuslar.
Genç kadının yüzü bembeyaz. Yorgun. Sakaklarına yapısmıs terli siyah saçlarında
yemeni bile yok.
Kapının açıldıgını duydu. Gözlerini aralayıp ustaya baktı. Kıpkırmızı oldu.
Anası, ustayı dürtüsledi.
Usta Gülizar'ın yatagına yaklastı.
— Geçmis olsun, diye fısıldadı. Ebe Hanım, yer gösterdi ustaya :
— Buyrun, söyle oturun.
Usta, iskemleye dimdik oturdu. Önüne bakıyor.
Ebe Hanım, çocugu ustanın kucagına vermemek lazım geldigini anlıyor.
Susuyorlar. Birdenbire bir kedi yavrusunun miyavlaması gibi bir sey oldu.
Usta sesin geldigi tarafa baktı. Gülizar'ın yanında, Gülizar 'in bası yanında,
henüz kızamık çıkarmıs gibi kıpkırmızı ve minimini bir çocuk yüzü var. Agzını
küçük bir balık agzı gibi açıyor ve ince sesler çıkarıyor.
Ebe Hanım, ustanın çocuga baktıgını gördü. Ve, "Ne yapa-
81
hm, çocugu verelim mi, bir tuhaf olmaz mı?" der gibi ustanın anasına döndü.
Ustanın anası, azarlayan bir sesle :
— Ebe Hanım, dedi, çocugu Nuri'ye versene ayol!
Ebe Hanım sasaladı biraz. Çocugu aldı. Ustanın kucagına ' verirken:
— Güle güle besleyin, oglum, dedi.
Usta kucagına verilen kundaklı insan yavrusuna baktı. Ne sevgi, ne de nefret
duydu.
XIV
Makine ve insan
Ahmet, Çırak Memet'in suratına tokadı indirdi:
— Hayvan, dedi, hâlâ bir kalem baglamasını ögrenemedin.
Gülizar'm dogurmasından bir hafta sonraydı. Usta dısarı çıkmıstı. Dükkânda,
acele, aksama yetistirilecek bir isi Ahmet 1 tornaya takmıs ugrasıyor. nce bir
is. En ufak bir dikkatsizlikle berbat edilecek bir torna isi. Çırak da bugün
inadına mankafa. ) Zaten Ahmet, tek koluyla makinenin üzerinde kazandıgı ilk
kolay zaferin ne kadar gelip geçici oldugunu anlamıstı.
Evveli gün az daha sol elini de kaybediyordu ve dün bir tulumbanın piston kolunu
torna ederken çubugu orta yerinden kırdırıvermisti.
Kahrolasıca tezgâh, ilk yenilisinin acısını çıkarıyor. Tek kollu Ahmet'le alay
ediyor adeta.
— Ne duruyorsun! ngiliz anahtarını ver surdan.
Çırak Memet, bu aksi, boyuna küfreden, tokat atan, sonra kendi yardımıyla bir is
becerince sarkı söylemeye baslayan tek kollu ustadan korkuyor. Sevmiyor onu.
— Haydi be, çabuk ol! Memet ngiliz anahtarını verdi.
Ahmet, sol eliyle cıvatayı gevsetmek istiyor. Cıvata sıkı, gevsemiyor bir türlü.
82
Memet korka korka yanastı:
— Bana verin de usta, dedi. Elini uzattı.
Ahmet, Memet'e baktı. Bacak kadar boyuyla, kendinin açamadıgı cıvatayı açmak
isteyen piç kurusuna baktı. Gözleri büyüdü.
Tir tir titreyerek:
— Defol burdan, defol, diyorum!.. Görünme gözüme!., diye haykırdı.
Memet uzanan elini, atese degmis gibi çekti ve dükkândan dısarı çıktı.
Ahmet küfrederek, durup durup dinlenerek cıvatayı açmaya çalısıyor. ngiliz
anahtarını fırlattı yere. Bir çekiç aldı ve cıvatanın kafasına indirmeye
basladı. Çekici de fırlattı. Bütün kuvvetiyle bir tekme attı tezgâha. Can
acısıyla :
— Memet! diye bagırdı. Al siseyi, suradan git yüz dirhem doldurt.
Ahmet kaç gecedir içiyor.
Makineyi her yendigi ve makineye her yenildigi günün gecesi, dükkânın üstünde,
kepenkleri kapanmıs çarsıyla basbasa kalınca içiyor. Ya bir zaferin nesesini
çıkarmak, ya bir maglubiyetin acısını unutmak için içiyor. Fakat bu güpegündüz
ilk içisi olacak. Geceyi beklemeye tahammülü yok.
Memet rakıyı getirdi. Ahmet çocugun elinden kaptı siseyi. Tezgâha ters ters
baktı. Sonra tezgâhın üstüne oturarak siseyi dikti.
Memet korkuyor.
Ahmet arka arkaya dört bes yudumda siseyi yarıladı.
Bası dönüyor. Simdiye kadar dönmedigi gibi dönüyor bası-içinde bir seyler
yumusuyor. Aglamak geliyor içinden. Tezgâhın üstüne kapanıp hüngür hüngür
aglamak.
Karsısında bası yana egik duran Memet'e baktı. Çocugun ipince bir boynu var.
Sanki demin yedigi tokat onun basını böyle yana egriltmis.
Siseye bir daha sarıldı. Bogazında yutkunmalar. Tezgâhın aynasını oksamaya
basladı. Tıpkı hasarı atının basını oksayan bir Arap süvarisi gibi.
Memet'in korkusu yavas yavas geçiyor. Simdi birdenbire
83
sarhos olup, yüzü yumusayan bu tek kollu aksi ustaya merakla bakıyor.
Ahmet çıragın kendine baktıgını gördü. Bu mavi çocuk gözleri karsısında dehsetli
zavallı buldu kendini. Sarhos ve acıklı bir sesle:
— Bak, oglum, dedi, iyi bak bana... Ben bakılıp ibret alınacak bir herifim.
Benim gibi olma sakın. Kolun kesilirse kaldır kendini denize at. Fakat kimsenin
dükkânında sıgıntılık etme. Nuri Ustayı kötülemiyorum. Hayır. Hayır, katiyyen.
Nuri erkek çocuktur. Sapına kadar arkadastır. Ama ben de enayi degilim. Beni
ortak aldı. s çıkarırım diye mi? Yooo! Bana acıdıgı için... Ben sıgıntıyım onun
yanında. Sakat. Bir kalem ayarını beceremeyen bir sıgıntı...
Bir yudum daha içti.
Sözlerini korkunç ve karısık bir masal gibi dinleyen Memet'e dogru egildi:
— Benim de dükkânım vardı, dedi. Bundan daha büyük, daha çok is çıkarır bir
dükkân...
Birdenbire gülmeye basladı:
— Dükkân nerde simdi? Manda yuttu. Manda nerde? Daga kaçtı. Dag ne oldu? Yandı
kül oldu.
Memet farkında olmayarak cevap verdi:
— Savruldu...
— Dogru söyledin be çocuk! Külü savruldu... Haydi bir kere daha dikelim.
Sıhhatine, oglum.
Ahmet sisenin sonundakini çekti. Bir müddet sessiz durdu. Sonra, sallandı.
Sonra, tutunmak istedi. Sonra, yıldırımla vurulmus gibi, sapsarı, yıkıldı
tezgâhın üstüne. Bası aynaya çarptı. Alnı kanadı.
Memet makineye ve makinenin üstünde yatan tek kollu adama baktı. ki seye karar
verdi : Büyüyünce rakı içmeyecek ve ne olursa olsun kolunu kestirmeyecek.
* * *
Nuri Usta yaglıkçılardan kundak takımı, Uzunçarsı'dan besik, Mısırçarsısı'ndan
bir emzik aldı. Besikle kundak takımını, küfeciye verip eve gönderdi. Emzigi
kendi götürecek.
84
?+.:/A
Vakit aksama yakındı ama dükkâna ugramadan eve gitmek istemedi.
Dükkânın kapısında Yorgancı Selim karsıladı onu :
— Nerde kaldın be usta? Ben de bekledim, bekledim, gidiyordum artık.
çeri girdiler.
Usta, Ahmet'i arandı. Yok. Çırak Memet tezgâhı temizliyor. Ahmet bir yere
gitmistir, diye düsündü.
— Ne var, ne yok, Selim, bakalım. Seni görmeyeli bir on bes gün oldu...
Selim güldü:
— simiz basımızdan askın be ustam. Politikacılık bu boru mu?
Usta da güldü:
— Haydi bakalım, dedi, göster kendini!..
— Sahi mi söylüyorsun, usta?
— Niye yalan söyleyeyim! Mademki yazıldın bir kere! nsan tükürdügünü yalamaz...
— Aman, usta!
— Biliyorum, Ahmet'e yardım için... Her ne hal ise... Daha ne var, ne yok?..
— Saglık... Ha, sahi be usta, geçen cuma günü bizim çocuklar seni Kızıltoprak
istasyonunda görmüsler...
— Evet, Gâvur Cemal Hocayla onun bildiklerinden bir pasazadenin kösküne gittik.
Ama herifle yarım saatten fazla konusmak nasip olmadı. Sana bir sey söyleyeyim
mi, Selim, ben kendi payıma, bizim Evkaf Kâtibi Nuri Beyden yukarısına
dayanamayacagımı anlıyorum. O bile domuz ya... Heriflerin her sözü, gülüsleri,
kımıldanısları batıyor bana! Ama sen benim gibi düsünmemelisin artık. Yarın öbür
gün Talat'la, Enver'le ahbaplık edeceksin...
Selim dargın:
— Deme be usta, diye sızlandı. Topunun canına okumusum.
Nuri Usta sırf bahsi degistirmek için sordu :
— Ahmet nerde yahu? Çırak Memet atıldı:
85
— Yukarıda, ustam. Uyuyor... Usta sasırdı:
— Uyuyor mu? Hastalandı mı yoksa?
Çırak, Yorgana Selim'e baktı. Yorgancı Selim, bilhassa gayet ehemmiyetsiz bir
sey söylüyormus gibi, çocugunun yaramazlıgını örtbas etmek isteyen bir ana gibi
izahat vermeye basladı:
— Hasta filan degil, usta. Biraz bası dönmüs hani. Demin dükkâna gelince surda
tezgâhın üstüne abanmıs buldum onu. Yukarı odaya çıkardık.
Usta korkuyla sordu:
— Sarhos muydu? Selim telaslandı:
— Yok canım. Karnı agrımıs da... yi gelir diye...
Ustanın fena halde canı sıkıldı. Zaten kaç gündür Ahmet'in geceleri içtiginden
süpheleniyor.
Bütün mahalle, ustanın dehsetli bir sarhosluk düsmanı oldugunu bilir.
Selim hâlâ konusuyor:
— Gençlik be ustam. nsan dertli oldu mu çekiyor kafayı. Dert de bir degil ki...
Dert gelirken sabah, aksam, saat, gün tanımıyor ki... Hani is zamanı içmek
yakısık almaz ama... Kim bilir delikanlının aklına ne geldi, niye içlendi
yine... Hos gör, ustam. Geçer...
Usta, Ahmet'in içmesini hos görüp görmemeyi düsünmüyor.
— Ahmet'i kurtarmak lazım, diye mırıldandı.
Selim ses çıkarmadı. Çırak Memet basını egdi isinin üstüne.
Çarsıda, kapanan kepenklerin sesleri dolasıyor.
Usta:
— Haydi, gidelim, dedi. Memet sordu :
— Yemek almaya geleyim mi, usta?
— Dükkânı kapat, gel. Anahtarı Ahmet Ustanın basucuna, sefertaslarıyla beraber,
söyle görebilecegi bir yere koyarsın.
Selim'le Nuri Usta, mahallelerine sapıncaya kadar konusmadılar. Kahvenin önünde
ayrılırlarken usta :
86
— Selim, dedi, anam da hatırlatmadı, ben de unuttum... Söyle temiz, atlas bir
yorgan dik...
— Bas üstüne, usta!
XV
Ninni
Kapıyı anası açtı.
Usta anasının elini öptü.
— Öteberi gönderdim. Geldi mi? diye sordu.
— Geldi, oglum. Yalnız besigi begenmedim. Bunlar yeni icat olacak. Eski, rahat,
Müslüman besikleri yok oldu ortadan.
Usta cumbalı odanın kapısını açtıgı zaman Gülizar sedirin üstüne oturmus çocuga
meme veriyordu. Ustanın geldigini görünce yaptıgı ilk hareket sol omuzunu
egerek, bir kanatla örter gibi, memesini gizlemek oldu. Sonra ayaga kalkmak
istedi. Memeyi agzından kaçıran çocuk aglamaya basladı.
Usta kıpkırmızı:
— Rahatsız ettim, Gülizar Hanım, dedi. Kapıyı örterek çekildi.
Çocuk içerde sustu. Nuri Usta, "Anası memeyi agzına verdi," diye düsündü ve bir
omuz hareketiyle, bir kanatla örtülür gibi gizlenen yumusak bir beyazlıgı görür
gibi oldu.
Usta kapıda yogurtçudan yogurt alıp mutfaga dönerken Gülizar merdivenlerden
asagı iniyordu. Elinde idare lambası var.
Usta durdu. Gülizar'ın asagı inmesini bekledi.
Gülizar'in bugün ayaga kalkacagını biliyordu. Demin onu sedirin üstünde görünce
ayaga kalktıgını anlamıstı. Her nedense, sabahtan beri, Gülizar'ı bugün ayakta
görecegini düsünmüstü.
Gülizar'ın karnı erimis. Birdenbire zayıflamıs sanki. Dal gibi ince bir vücudu
var. dare lambasının ısıgı gögsüne düsüyor. Bu dal gibi endamda sütlü gögüsler
iri...
Gülizar son basamagı indi. Durdu. Ustanın, elinde yogurt kâsesi, dalgın dalgın
kendine baktıgını sezdi. dare lambasını saskınlıkla üfledi. Alt basamagın bir
kıyısına koydu.
87
Usta:
— Uyudu mu? dedi.
— Uyuttum, efendim. Mutfaga girdiler.
Yemekten sonra ustanın anası, Gülizar'ın getirdigi kahveyi içince:
— Pek yorgunum, erkenden yatacagım, dedi ve geliniyle oglunu cumbalı odada
bırakarak gitti.
Usta, Gülizar'a sordu:
— Sandıgınızı getirdiler mi?
— Muhtar dün göndertmis, efendim.
— Bir eksiginiz filan yok ya?
— Daha sandıgı açıp bakmadım, efendim. Bir de kâat getirdiler. Sandıgın
senediymis. Parmak bastım.
Usta birdenbire, istemeksizin, sordu :
— Okuma yazma bilmiyor musunuz?
— Bilmiyorum, efendim. Yalnız Kelam-ı Kadim okuyabiliyorum biraz.
Usta cebinden, kâada sarılmıs emzigi çıkardı. Gülizar'a uzattı:
— Emzik, dedi. Bilmem hemen lazım olacak mı? Ama ihtiyatlı davranmalı.
Gülizar emzigi aldı. Kekeledi:
— Gönderdiginiz seylere çok tesekkür ederim, dedi. Dısarda birdenbire yagmur
baslamıstı.
Bu yagmur sesi Gülizar'a Zübeyde Hanımın öldügü geceyi, Zübeyde Hanımın evini
hatırlattı. Usta;
— Sonbahar, dedi. Artık yagmurların ardı arası kesilmez.
— Öyle, efendim. Yagmuru dinlediler. Usta:
— Yagmur neden yagar bilir misiniz? dedi. Gülizar:
— Cenab-ı Hak yagdırır yagmuru, efendim, dedi, agaçlan, otlan yesillendirsin
diye.
— Kim söyledi bunu size?
88
— Hocanım.
— Kim bu Hocanım?
Gülizar birdenbire cevap vermedi. Hocammm kim oldugunu söylemek için Göztepe'den
söz açmak lazım. Halbuki Gülizar, ustanın yanında Göztepe sözünü etmekten
sıkılıyor, utanıyor, çekiniyor.
— Bir bildikti, efendim, dedi. Sofu bir kadın. Bes vakit namazında. Hastalıkları
okur.
Usta meseleyi anladı. Hocanımın Göztepe hatıraları arasında oldugunu sezdi ve
birdenbire bu kocakarıya karsı hücuma geçmek ihtiyacını duydu :
— Sizin Hocanım sofuymus, hastalıkları okurmus ama cahilin biriymis, dedi.
Yagmur eger otlar agaçlar yesillensin diye yagıyorsa, niçin denizlerin üstüne de
iniyor? Balıklara tath su vermek için mi? Yagmur, sunu yapayım, suna buna iyilik
olsun diye yagmaz, Gülizar Hanım.
Ve usta, uzun uzadıya, ders veren sert bir mekteb-i iptidai hocası gibi,
Gülizar'a yagmurun hangi sebeplerle yagdıgını anlattı.
Gülizar, ustanın bu sinirli konususu karsısında sıkıldı. Sasırdı. Fakat günesin
denizleri, gölleri, nehirleri tencere gibi kaynatmasına, buralardan çıkan
buguların gökte bulut olduktan sonra tekrar su biçimine girip dökülmesine akıl
erdiremedi. Hocanımın yagmur tarifine baglı kaldı. Fakat ustaya da itiraz etmeyi
düsünmedi bile. Çünkü dogrudan dogruya, canı lüzumundan çok yakılmadan hiçbir
seye itiraz etmesini bilmiyordu.
Ve usta :
— Nasıl, yagmurun neden yagdıgını size anlatabildim mi? diye sordugu vakit:
— Evet, efendim, dedi. Ustaya birinci zaruri yalanını söylemis oldu.
Usta yine birdenbire bagı kopan konusmayı baglamaya çalısırken besikte çocuk
agladı.
Gülizar besigi sallıyor.
Usta besigin içinde çocugu göremiyor. Sesini duyuyor yalnız.
Gülizar besigi sallarken öne arkaya egilip kalkıyor :
— Ee, ee, ee, eh!., diye mırıldanıyor. Usta:
— Ninni söylesenize, Gülizar Hanım, dedi.
— Annenizi uyandırırım, efendim.
— Annem uyanmaz. Haydi, söyleyin kuzum.
Gülizar utanıyor. Fakat usta, arka arkaya o kadar ısrar etti ki, yavas, yumusak
ve uykulu, çıplak bir sesle ninni söylemeye basladı:
Uyusun da büyüsün masallah
Pasa olur insallah!
Usta birdenbire kıpkırmızı oldu. "Pasa olur insallah!" sözünü bir tokat gibi
yüzünde hissetmisti.
Nuri Usta gündüzleri Ahmet'le, geceleri Gülizar'la mesgul. Kahveye çıkmıyor.
Gülizar'a heceleye heceleye okuma ögretti. Genç kadınla hâlâ sizli bizli
konusuyorlar ve ustanm anası oglunun hâlâ Gülizar'ın odasında yatmamasına
kızıyor.
Ahmet, "içkiyi bırakacagım," diye dört defa söz verdi. Fakat içiyor. Ve usta ne
zaman onu sarhos yakalasa, Ahmet:
— Buramda bir sey oturuyor, diye gögsünü gösteriyor, iste tam suramda. çmezsem,
suramda oturan sey beni bogacak sanıyorum. Beni kov, defet, ben bir ahlaksız
herifim.
Usta ise ona Terzi Aleko'nun yanında çalısan topal Kâmu-ran'ı örnek gösteriyordu
:
— Bak Ahmet'çigim, diyordu, Kâmuran yok mu, onun da basından senin gibi bir
felaket geçmis. Ama...
Nuri Ustanın bu cesaret verici sözlerini Ahmet sonuna kadar dinler, Kâmuran'm
azmi, sebatı, katiyyen rakı içmedigi hakkında anlatılan hikâyeleri, bası öne
egik, dinler gibi görünür, sonra günden güne kanlanmakta olan gözlerini ustanın
yüzüne dikerek sorardı:
— Bitti mi, Nuri'çigim?
— Bitti.
— yi ama, Nuri'çigim, Kâmuran kolsuz degil, topal. Kes-
90

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:15:36
Meddelande
Svara med citat
kem benim seksen bacagım olsaydı da, seksenini de keselerdi de, sag kolumu
koparmasalardı.
Gülmeye baslar ve her seferinde, yeniden sarhos sükûtuna gömülmeden önce, su
sözleri tekrarlardı:
— nsan dedigin nedir, Nuri'çigim? Kol!.. Kol gitti, insan bitti.
Kolu giden Ahmet günden güne bitiyordu. Mum yandıkça nasıl erir ve eriyisin
önüne mumu söndürmeden geçilemezse Nuri Usta da Ahmet'in bu yuvarlanıstan ancak
ölümle kurtulabilecegini anlıyordu.
Gün oluyordu ki Ahmet tezgâhın biraz ötesinde saatlerce, uykulu, sarhos, gözleri
tavanın aynasına dikili kımıldamaksızm dururdu. Böyle zamanlarında usta ona baka
baka, onu düsüne düsüne söyle bir neticeye ulasmıstı:
Ahmet sarhossa, Ahmet tembelse, Ahmet yılmıssa kabahat onun degildir. Her
koyunun kendi bacagından asılacagını söyledikleri bu dünyada Ahmet'in bir tarafa
asılmak için bacagı yok. Her koyun bir çengele asılı dururken o yerde
yuvarlanıyor. Ama kim onu bu hale getirdi? Kendisi mi? Hayır! Kim? Ve onu bu
hale getiren simdi nerdedir? Niçin gelip Ahmet'i kurtarmıyor?
Ustanın kafası burada duruyordu. Bu "Kim?"e cevap bulamıyordu. ttihatçılar,
tilafçılar mı? Belki... Ama onlar da suyun üstünde göründükleri için ilk göze
batan kuvvettiler. Suyun altında ne vardı? Bu suyun üstünde görünenleri hareket
ettiren, birbirleriyle dövüstüren bir seylerin olması lazım.
Zaten bir aydır göremedigi Gâvur Cemal Hocaya bunu sormak, ondan, bu suyun
altında ne oldugunu anlatan kitaplar istemek! Fakat zamanlardır Gâvur Cemal
birçok sorgularını cevapsız bırakıyor. Ya onun da aklı ermiyor bu islere, ya
biliyor da söylemek istemiyor.
Nuri Usta bir sabah dükkâna canı sıkkın geldi. Gece evde defterlerini yoklamıs,
kazancının günden güne azaldıgını görmüstü. Bu azalmanın sebebini izah edemedigi
için sıkıntısı iki kattı.
Dükkândan içeri girdigi vakit kendisini karsılayan Çırak Memet'in çıglıkları
olmustu.
Ahmet çıragı dövüyor.
91
Usta eskiden beri bunu tahmin ediyordu ama ilk defa görüyordu.
Ahmet, Nuri Ustaya baktı. Bir medresenin kursununu çalarken yakalanmıs bir çocuk
gibi sasaladı. Korktu. Çıragın yakasını bıraktı. Bası öne egik, iki yana sallana
sallana dükkânın karanlık bir kösesine çekildi.
Çırak hâlâ aglıyor.
Nuri:
— Haydi, oglum, dedi, git surda çesmede yüzünü gözünü yıka. Al su bes kurusu da.
Bugün is yok zaten. Dolas, gez, ne bileyim, ne yaparsan yap...
Çırak burnunu çekerek korka korka sordu :
— Yarın geleyim mi, usta!
— Tabii gel! Ananın ellerinden öperim. Haydi çocugum. Usta, Ahmet'ten tarafa
bakmaksızın ise basladı.
Ertesi sabah dükkâna geldigi vakit kepenkler kapalıydı ve Çırak Memet esikte
oturuyordu. Usta sordu :
— Niye kepenkleri açıp girmedin? (Yoksa korkuyor musun? demeye dili varmadı.)
— Kepenklerin kol demiri anahtarı bende degil, Ahmet Ustada. Her sabah o odadan
iner açardı. Bu sabah geldigimde kepenkleri kapalı buldum... Ahmet Ustanın
odasına çıktım. Çaldım, çaldım, kapısını açmadı. Ses bile vermedi.
Usta dükkânın arka tarafındaki merdivenleri dörder dörder tırmandı ve oda
kapısına vurmaya basladı.
— Ahmet! Ahmet! Cevap yok.
Usta sapsarı. Kapıyı tekmeliyor. Kapı açılmadı.
— Ali Ustaya kos! Ege filan gibi bir sey getir. Memet bir ege getirdi.
Usta egenin tahta sapını çekti aldı ve ortaya çıkan sivri demir ucuyla kilidi
zorladı.
Kapı açıldı.
Oda bostu. Yatak bozulmamıstı. Tek küçük pencere kapalıydı. Yatagın yanı basında
bos rakı sisesi duruyordu.
92
89999???5489459449454594594494549999945454?451?
Ustayla Memet asagı indiler. Yorgancı Selim kepenklerin kol demirini kaldırmıs,
yere bırakıyordu. Ustayı görünce haykırdı:
— Ne oldun böyle be Nuri Usta? Senin Ahmet demin geldi bana. Yüz, göz sapsarı.
Hani dokunsan aglayacak... "Al su anahtarı," dedi. "Kepenkleri aç. Memet
gelmistir, beklemesin sokakta. Sonra su mektubu da Nuri Ustaya ver." Sordum,
sorusturdum. "Ne var, ne oluyor?" dedim. "Sen nereye gidiyorsun?" dedim.
"Ustayla kavga mı ettiniz?" dedim. Tınmadı. Sal-lana sallana bastı gitti. ste
mektup.
Nuri Usta mektubu aldı. Zarfın üstünde "Nuri Ustaya mahsustur" diye yazılı.
Usta zarfı yırtıp mektubu okumaya basladı.
"Muhterem Nuri Usta,
Bana ettiginiz bunca iyiliklere karsı küfran-ı nimet ettigimi affedersiniz.
Bendeniz gidiyorum. Su sıkıntılı günlerinizde zaten basınızda bar idim.
Kimselerden sikâyetim yoktur. Beni arayıp sormayınız. Bir daha da sizi rahatsız
edecek degilim. Valdenizin ellerinden öper, minnettarlıgımı bu vesileyle bir
kere daha arzederim.
Mektep arkadasınız Ahmet..."
Mektup sol elle yazıldıgı için çok güç okunuyordu. Yorgancı Selim sordu :
— Ne yazıyor be usta?
— Hiç! "Gidiyorum," diyor.
— Peki ama ne diye gidiyormus be usta?
Usta, Yorgancı Selim'in gözleri içine bakarak dedi ki:
— Sen ona iki altın getirdin, ben onu kendime ortak yaptım. Onun istedigi ne
senin iki altının, ne de benim ortaklıgım-dı. O kolunu, dükkânını istiyordu.
Yorgancı Selim basını sallayarak güldü :
— Biz Cenab-ı Hak mıyız ki be usta, onun omuzbasında yeniden kol bitirelim?
Dükkânını da biz yakmadık ya? Kolunu da kesen biz degiliz...
93
— Kim kesti?
Selim bu apansız sualden saskın, ustaya söyle bir göz attı.
— Ne bileyim, dedi, muharebede kesilmis iste... Hem yalnız onunki kesilmedi ya,
ne aslan gibi delikanlılar sehit oldular. Harp bu be usta, çelik çomak oyunu
degil...
— Harp niçin olur? Selim yine güldü :
— Sordugun seye bak be iki gözüm... Gâvurlar dayatırlar, bizimkiler dayatır, bir
hırdır çıkar iste... Gâvur-Müslüman kavgası...
Ustanın sustugunu görünce ısrar etti:
— Öyle degil mi hele, usta?
— Bilmem!
— Bilmem de laf mı be kardesim. Sen seytanın saklandıgı deligi bilesin de bunu
bilmeyesin...
Usta dalgın :
— Vaktiyle bir Kırım Muharebesi olmus, dedi. Selim sabırsızlanıyor artık :
— Olmus, ne olacak?
— Kırım Muharebesi'nde Moskoflarla kavga edilmis ama, ingilizler, Fransızlar da
bizden yana olmuslar. Yani gâvurların iki devleti Müslüman devletiyle elbirligi
edip baska bir gâvur memleketine karsı asker göndermisler. Buna ne dersin? Sonra
gâvur gâvurla harbetmiyor mu? Buna ne buyrulur?
Selim omuzlarını silkti:
— Gâvurların isine akıl ermez ki, dedi. Sen hiç Müslüma-nın Müslümanla
harbettigini duydun mu?
— Çok!
— Nasıl çok?
— Nasılı var mı? Yavuz Sultan Selim, Acemlerle muharebe etmemis mi?
— Acemler Sii, Kızılbas be ustam.
— Ya Araplarla yaptıgı muharebeler. Onlar da Sii degil ya! Sonra Osmanlıların,
Karamanogulları, sfendiyarogulla-rı'yla...
Selim sordu :
— Onlar da kim?
94
Usta, Selim'e elinden geldigi kadar Isfendiyarogulları'yla Karamanogulları'nı
anlatmaya çalıstı...
Ustayla Selim'in konusmalarını kepenkleri açarken dinleyen Çırak Memet,
birdenbire söze karıstı:
— Simdi Ahmet Usta ne olacak?
Birdenbire söze basladıgı gibi birdenbire sustu. Sorulmadan söze karıstıgı için
korktu, utandı.
Usta, Memet'e sevgi ve hayranlıkla baktı.
— Ahmet Ustayı arayacagız, oglum, dedi. Seni döverdi ama, ne de olsa ustandı.
Degil mi?
Ahmet'i günlerce aradılar. Selim meyhane meyhane dolastı. Bir iki meyhanede
kavga etti. Fakat Ahmet'i bulamadılar.
Ahmet'in kaybolusunun ikinci günü Çırak Memet büyük ngiliz anahtarını aradı,
bulamadı. Ertesi gün bir de egenin kaybolmus oldugu anlasıldı. Usta ses
çıkarmadı. Fakat Çırak Memet'in aklına gelebilecek süpheleri bilmek ve dükkândan
bir ingiliz anahtanyla bir egenin çalındıgın', kimseye söylememesi için :
— Simdi aklıma geldi, dedi, onları ben eve götürdüydüm. Bir gece yemekten sonra
ustanın anası ogluna dedi ki:
— Çocuk bir aylık oldu, hâlâ adını koymadınız. Ebe Hanım göbegini keserken Memet
dedi. Çocuk göbek adıyla mı kalacak?
Ertesi gece yine Gülizar'la yalnız kaldıkları vakit (çünkü ustanın anası her
gece aksam yemeginden sonra hemen odasına çekiliyordu) usta :
— Gülizar Hanım, dedi, çocuga bir ad koymak lazım. Siz ne dersiniz?
— Siz bilirsiniz, efendim.
Usta ısrar etmedi. Biraz düsündü. Vaktiyle, çocuk erkek olursa adını Cemal
koruz, diye düsünmüstü. Simdi bunu dogru bulmadı. Aylardır, her geçen gün,
alttan alta, inceden inceye, ustanın yüregi ve kafasındaki Gâvur Cemal abidesini
parça parça yıkmaktaydı.
— Adını Ömer koyalım. Ne dersiniz?
Çocugun adı Ömer kondu. Ve ertesi gün usta ise gitmeden Muhtarı buldu.
95
— Çocugun adını koyduk, dedi. Sunun muamelesini yapıp kaydettiriver. Benim aklım
bu islere ermez. Masrafı neyse verelim.
Muhtar çocugun ismini ögrendikten sonra :
— cabına bakarız, dedi. Ve lakin...
Muhtar "ve lakini" öyle bir edayla söylemisti ki usta anladı. Duraladı. Sonra :
— Ve lakini filan da ne oluyor? Ömer'in babası, merhum Kamacı Ustası Ramiz'in
oglu Nuri Ustadır. Bunu da böylece kaydedersiniz. Anasının adı Gülizar Hanım.
Buyur, bir mecidiye de pesin vereyim, dedi.
Usta o gece Ömer'i ilk defa kucagına aldı. Uzun uzun baktı.
Ömer'in mini mini bir burnu var. Gözleri çivit mavisi. Hal- • buki Gülizar'm
gözleri siyah.
Usta, Tevfik Semsi Beyin köskünden çıkarken rastladıgı kumral delikanlıyı
hatırladı. Seyfi Beyin gözlerine dikkat etmemisti. Herhalde mavi olacaktı.
Kundagın içinden Ömer'in kollarını çıkardı. Ömer, küçügün küçügü parmaklarını
açıp kapıyor.
Usta çocugu Gülizar'a uzattı.
— Simdi uyutun bakalım, dedi. Çoktandır ninni söylemiyorsunuz. Bu gece Ömer'e
ninni söyleyin. Yalnız... "Pasa olur insallah!" demeyin kuzum. Ne bileyim, "usta
olur", "yorgancı olur", "filozof olur", "adam olur" filan deyin. "Pasa olur"
demeyin...
Gülizar bu sözlere sastı. Simdiye kadar "Uyusun da büyüsün masallah, usta olur,
yorgancı olur, adam olur insallah!" diye ninni söylenebilecegini duymamıstı.
Hele usta "fe"li, "sin"li, "of'lu bir söz söylemisti ki bunun ne demek oldugunu
bile bilmiyor ve kelimeyi tekrarlayamıyordu. sin içinden sıyrılmak için agzına
en kolay gelenini tercih etti.
— Peki, efendim, dedi ve Ömer'e ninnisini söyledi : "Uyusun da büyüsün masallah.
"Adam olur insallah!"
96
XVI
Yine Gâvur Cemal
Bir ögleüstü, iki aylık bir ayrılıktan sonra, Gâvur Cemal, Nuri Ustanın dükkân
kapısında peydah oldu.
— Ask olsun, usta, dedi, öldüm mü, kaldım mı, arayıp sormak yok. Ben gelmesem
sittin sene semtime ugramayacaksın.
Usta bir parça utanmıs, özür diledi.
— Haklısın, hocam, dedi. Fakat cumaları kahveye bile çıkmıyorum.
Cemal alay etti:
— Eh, ne de olsa yeni evlilik...
— Belki... Ama yalnız o degil. Gülizar'la ugrasıyorum, hocam. Torna ediyorum onu
senin anlayacagın. Simdi çat pat gazete okuyor. Okudugunu pek anlamıyor ama,
merak sarmaya basladı.
— Annenle araları nasıl?
— Fena degil. Eskisi gibi. Anam yüregiyle benden yana, (lülizar'dan yana,
kafasıyla, görenegiyle bana kızıyor, Güli-zar'a kızıyor.
Bu konusma esnasında ustanın gözüne bir sey çarptı. Gâvur Cemal eskisinden daha
derbederlesmis. Üstü bası eskisinden daha pis ve sakalı eskisinden daha dagınık
ve daha uzamıs.
— Kahve söyleyeyim mi, hocam?
— Vallahi fena olmaz. Sabahtan beri bir sey yemedim. Bastırır.
— Surdan bir iskembe söyleyelim öyleyse... Memet, haydi, lur yarım basla bir
çorba getir.
Gâvur Cemal sordu :
— sler nasıl gidiyor?
— Kötü, hocam. Kötü. Anlayamıyorum, ben mi beceriksizim, yoksa ortalık mı
kesat? Bak benim komsu Ali Usta isi büyüttü. Karısının bakkal dükkânı da,
rakipten kurtulunca tıkırına girdi. Geçen gün Selim söylüyordu, Ali Usta Türk
Ocagına
97
da yazılmıs. Bir Ermeni komisyoncu vardır : Artin Efendi. Onunla da anlasmıslar.
Boyuna siparis yagıyor dükkâna. Yeni iki tezgâh aldı. Dört çıragı var. Kapamacı
isi filan ama, benden ucuza çıkarıyor.
Memet yemegi getirdi.
Gâvur Cemal büyük bir istahayla yedi. Sakalından yaglar aka aka yarım bası bir
serçe budu gibi bitirdi.
Usta:
— Sende ne var ne yok, hocam? diye sordu.
— Ben bizim yalıyı sattım.
— Yalıyı sattın mı?
— Evet! Ama hayrını göremedik. Aldıgımı borca yatırdım.
— Ee? Simdi ne yapacaksın?
— Geceleri ese dosta misafir gidiyorum. Gündüzleri sürtüyorum.
— Kitapların ne oldu?
— Tevfik Semsi'ye bıraktım. Onun selamlıgında kalıyorum ara sıra. Zıpır mıpır
ama kötü oglan degildir.
Usta bozuldu. Gâvur Cemal'in kitaplarını Tevfik Semsi'ye, o züppe, kendini
begenmis herife bırakmıs olması, hele onun selamlıgına sıgınması canını sıktı.
Zaten yırtılmaya baslamıs olan uçurtmasının ipini elinden kaçırmıs bir çocuk
gibi üzüldü. Son bir gayretle :
— Gel burda kal, hocam, dedi. Yukarda, dükkânın üstünde bir oda var. Kitaplarını
da getirirsin.
Cemal bu teklifi kabul etmedi. Bin dereden su getirerek reddetti. ste o zaman
usta, her seyine ragmen, üstünün basının perisanlıgına, açlıgına, parasızlıgına,
ona karsı göstermis oldugu alaka ve dostluga ragmen Gâvur Cemal'in, bir buhran
anında, kendini Nuri Ustadan çok Semsi Pasazade Tevfik Beye yakın hissettigini
anladı. Uçurtmanın ipi büsbütün elden gitmisti.
— Sen bilirsin, hocam, dedi. Madem ki orda daha rahatsın...
— Rahatlık meselesi filan degil, ustam. Ne bileyim, bu karısık anımda bir tarafa
baglanmak ihtiyacı. Sana bir kere daha anlatmıstım ya. Dünyada köksüz ve
yapayalnız kalmak beni öldürüyor, divaneye döndürüyor. Elimde bir zanaat filan
yok
98
ki sizin aranıza katılayım. Maariften hocalık vermezler. Gazetecilik edemem,
hakikaten politikaya aklım ermez. Tevfik Sem-si'ye eski Galatasaraylı arkadaslar
gelip gidiyor. Çocuklugumu hatırlıyorum. Mamafih ne de olsa bir is bulmak lazım.
Bu böyle devam edemez elbette. Bu buhranlı günlerimde eski, çocukluk günlerinin
hatıralarından medet ummanın da muvakkat oldugunu anlamıyor degilim. Velhasıl...
Usta bahsi degistirmek istedi.
— Nasıl olsa bir is bulursun, hocam, dedi. Sundan bundan konustular.
Cemal:
— Eh, seni daha fazla isinden alıkoymayayım, dedi, ayaga kalktı. Ve kapıya dogru
yürürken usta biraz sıkılgan bir sesle sordu:
— Paran var mı, hocam? Hani istersen sana bir lira borç verebilirim.
Cemal ses çıkarmadı. Ustanın uzattıgı bir lirayı aldı ve gitti.
Usta elinin tersiyle, tıpkı bir gün Kadıköy vapurundaki atesçinin yaptıgı gibi,
alnının terini sildi. Yüreginde bir eziklik duyuyor. Yorgun ve üzüntülü
hissediyor kendini. Cemal'le ilk tanıstıgı günden bu ana kadar geçen hadiseleri
gözünün önünden geçirdi. Cemal'i anlamaya çalıstı. Anlayamadı. çinde bir dost
kaybedisin acısı var. Cenazeden dönmüs gibi bir sey...
Aradan on bes gün geçti. Nuri Usta rıhtımdaki bir vapur acentesine tamir edilmek
için bırakılan bir tulumbayı görmeye gitmisti. Pazarlıkta uyusuldu ve tulumbanın
ertesi gün dükkâna getirilmesi kararlastırıldıktan sonra, usta, acenteden çıktı.
Rıhtım boyunca yukarı dogru yürümeye basladı. Uzak denizler asırı yolcular
götüren gemilerin baglandıkları rıhtım boyunda dolasmayı sever. Mektepte bile en
merak sardıgı sey cografyaydı.
Gemiler kat kat beyaz güverteleri, sarı, siyah bacaları, kırmızı su kesimleriyle
acayip deniz hayvanlarına benziyorlar. Vinçler isliyor. Yan merdivenlerin kafes
kafes üst platformlarında genç gemi zabitleri yukarı çıkan yolcuları
karsılıyorlar. Ha-
99
mallar, denkler, balyalar ve üzerlerine çesit çesit kâatlar yapıstırılmıs
bavullar.
Bir rıhtım kahvesinde borusu pencerenin camına dayanmıs bir gramofon Rumca bir
sarkı söylüyor. Hava açık. Renksiz bir kıs günesi.
Usta gemilere baka baka ilerlerken birdenbire durdu. Karsıdan Gâvur Cemal
geliyor. Üstünde is tulumu var. Usta sasırdı. Karsılastılar.
— Bu ne hal, hocam?
— Seyr-i Sefain'e atesçi yazıldım.
Ustayla Cemal, penceresinin camına gramofon borusunun dayanmıs oldugu kahveye
girdiler. çerisi kalabalık. Duvarlarda boydan boya aynalar var. Kahvenin
kalabalıgı bu aynaların içinde kat kat, uzaklasa uzaklasa, küçüle küçüle
kayboluyor. Cıgara dumanı, Rumca, talyanca, Türkçe... Tayfalar, gümrük
komisyoncuları, günesliklerinin siyah pırıltıları kırılmıs gemici sapkaları,
arkaya dogru atılmıs fesler. Kahve ocagının üstünde Sultan Resat'ın ablak suratı
ve Kral Yorgi'nin palabıyıkları ve önü kabartma saçlarına taç oturtulmus bir
kraliçe...
Gâvur Cemal kahveleri ısmarladı.
Gramofon bir Adalar Denizi sarkısı söylüyor. Dalgalı, ay ısıklı, mandolini
berrak ve sesleri zaman zaman çıglıklasan bir sarkı. Kahvedekiler gramofonu
dinlemiyorlar.
Zaten o da bunu bildigi için kafasını cama dayamıs, sanki sesini rıhtımda baglı
gemilere duyurmak istiyor.
Cemal:
— Sastın, degil mi? dedi. Birdenbire atesçilige heves etmem sasırttı seni. Sana
anlatmaya çalısacagım. Ama ilkönce sen söyle, su son günlerde benim hakkımda ne
düsünüyorsun?
— Söyleyeyim, hocam. Seni ilk tanıdıgım günden bugüne kadar neler düsündügümü
apaçık anlatayım sana. Seni ilk tanıdıgım zamanlar sana hayrandım. Tıpkı bir
çocuk, babasını, sonra mektepteki hocalarından birini nasıl dünyanın en bilgili,
en iyi insanı sanırsa ben de seni öyle sanıyordum, hocam. Bana çok sey ögrettin.
Ne sordumsa cevabını verdin. Yeryüzünde senin, cevabını veremeyecegin sual
yoktur gibi geliyordu bana.
100
Zaten kötülük de bundan çıktı. Seni kafamda bir lügat kitabı gibi görmekligim
isi bozdu. Çünkü gitgide sordugum sualleri cevapsız bırakmaya basladın. Benim
lügat kitabında bazı sözlerin karsılıgı olmadıgını anladım. Bunu anlayınca ne
oldu biliyor musun? Rüstiyeye geçmis talebenin, demin de söyledigim gibi,
iptidaideyken kafasında büyüttügü hocasını birdenbire o kadar büyük görmemeye
baslaması gibi, ben de senin sandıgım kadar dehsetli bir adam olmadıgını sezdim.
Kızmıyorsun, degil mi, hocam?
— Hayır!... Sonra?
— Sonrası, hele su yalıyı satıp Tevfik Semsi'nin selamlıgına gitmen beni
sasırttı. Senin belki benim dostum oldugunu, fakat bizden ne kadar uzak
bulundugunu anladım. Ne yalan söyleyeyim, hocam, bende bu "biz" meselesi, bu
"bizlik" günden güne kuvvetlesiyor. Ama simdi de atesçilige baslaman kafamı
büsbütün altüst etti. Ben bile, biz bile böyle bir hale düsmekten korkarken.
Nasıl sasmayayım, hocam, Tevfik Semsi'nin selamlıgı, sonra atesçilik. Seni
anlayamıyorum artık. Senin hakkındaki son sözüm bu. Halinden memnun Yorgancı
Selim'i, gözü daha daha yukarlarda olan Ali Ustayı, Ahmet'i, anamı, Tevfik Semsi
Beyi anlıyorum, anlar gibi oluyorum, fakat seni artık anlayamıyorum, hocam. Ne
düsünüyorsun? Ne yapmak istiyorsun? Bilmiyorum.
Gâvur Cemal gülmeye çalıstı:
— Ben de bilmiyorum, dedi. Kafam hiçbir seye inanmıyor. Çünkü bugünkü dünyayı
akla uygun bulmuyorum. Akli olmayan her sey benim için safsatadır. Fakat, bu da,
neticetülnetice, bende bir nazari mülahazadan ileri gidemiyor. ste bendeki
tezatların baslangıcı burada. Elli bin defa söyledim sana. Yalnızım. Tevfik
Semsi'nin selamlıgında kök salamayacagımı bildigim halde bir tecrübe edeyim,
dedim. Olmadı. O kadar olmadı ki bütün kâinata karsı protesto olsun diye, niçin
senden saklayayım, kendimi hepinizden kuvvetli görmek için, atesçi oldum. Üç
gündür atesçiyim. Fakat atesçilerin arasına karısmıs degilim, karısamayacagımı
da biliyorum.
Gramofonun plagını degistirmislerdi. Simdi oynak bir bahriye çiftetellisi
çalıyordu..
101
Cemal'le usta kahveden çıktılar. Yürüdüler. Cemal tek ba-calı bir gemiyi
gösterdi:
— ste, dedi, benim yeni selamlık burası. Yarın Trabzon'a gidiyoruz.
Allahaısmarladık.
— Yine görüselim, hocam.
— Görüsürüz, usta...
XVII Bir Kıs Gecesi
Nuri Ustanın anası Beylerbeyi'nde bir eski bildige gece yatısına gitmisti.
Gülizar'la usta evde ilk defa yalnızdılar.
Gece. Dısarıda lapa lapa kar yagıyor. Ömer dört aylık. Besikte uyuyor.
Usta, Gülizar'a gazete okutmakta. Gülizar her satırı okuyor, sonra ne anladıgını
ustaya anlatıyor.
Odanın ortasında tepeleme ates dolu pirinç mangal. Oda ılık. Usta bahtiyar
hissediyor kendini.
Sokaktan bozacı geçti.
Usta sordu Gülizar'a:
— Boza alalım mı?
— Siz bilirsiniz, efendim... Usta yarı saka, yarı ciddi çıkıstı:
— Yoo, Gülizar Hanım, artık bu "Siz bilirsiniz"ler çok oldu. Birçok seyleri
benim kadar sizin de bilmeniz lazım. Simdi söyleyin bakalım : Boza alalım mı?
Gülizar kıpkırmızı:
— Alalım, dedi...
Boza alındı. Usta, Gülizar'in uzattıgı bardagı yudum yudum tüketti.
— Bu herif iyi boza yapar, dedi. Geçen yıl da hep bundan alırdık...
Gülizar'm aklına birdenbire Göztepe'de, taslıkta kalfalarla beraber boza
içtikleri geldi. Oraya boza gügümlerle gelirdi. Seyfi bozayı sevmezdi. Hatta bir
gün Büyük Hanıma : "Bu adi
102
seyi köske sokmayın!" diye çıkısmıstı. Koca köskte Pasaefendi-yi bile yıldıran
Büyük Hanım, Seyfi Beyin bir dedigini iki etmezdi.
— Ne düsünüyorsunuz?
Elinde boza bardagıyla çok uzaklara giden Gülizar silkindi.
— Hiçbir sey düsünmüyorum, efendim, dedi... Usta yine yarı ciddi, yarı saka :
— Gülizar Hanım, dedi, niye benimle efendimli mefendim-li konusuyorsunuz?..
Haydi gelin ben size hanım demiyeyim, siz de bana efendim filan demeyin... senli
benli konusalım, olmaz mı?
Gülizar yine "Siz bilirsiniz, efendim," diyecekti. Fakat tuttu kendini. Büyük
bir zorlukla :
— Olur, efendim, dedi. Sonra yine toparladı kendini:
— Olur, diye tekrar etti.
Nuri tek gözünü Gülizar'a dikmis, simdi onun mangalı karıstıran eline bakıyor.
Gülizar'm beyaz ve kalınca bir bilegi var. Sam isi altın bir bilezikle sıkılmıs
bir bilek. Bu bilezigi Gülizar yeni takmıs. Sandıgından çıkarmıs olmalı. Usta,
Gülizar'm bu sandıgını görmemisti. Ve haftalardır muhtelif vesilelerle bu sandık
aklına geldikçe sinirleniyor. Göztepe'den kalan, içinde Göztepe'nin bir
parçasını tasıyan böyle bir sandıgın varlıgı canını sıkıyor ustanın.
— Gülizar, dedi, bu bilezik...
— Anneniz verdi, efendim.
Usta genis bir nefes aldı. Güldü. Sonra sesine sitem katarak :
— Hani ya sizli bizlilik yoktu, dedi. Söyle bakalım bu bilezigi annem mi verdi?
Haydi. Evet, annen verdi, de...
Gülizar tekrarladı:
— Evet, annen verdi.
Usta, Gülizar'a yaklastı. Usta kendini müthis cüretkâr, uçarı delikanlı ve
hudutsuz mesut hissediyor.
— Bakalım suna, dedi. Anamın böyle bir bilezigi oldugunu bilmiyordum. Megerse ne
eski çıkıymıs o...
Gülizar'm bilegini yakaladı. Yumusaklıgına altın bilezigin nakısları gömülen
bembeyaz, kalınca, atesin üstünde iyice ısm-
103
mıs sıcak bilegi avucunda duymak Nuri Ustaya birbiri pesince çıplak bir asık
kemigini, bir kanatla örtülür gibi bir omuz hareketiyle kapatılan canlı ve
esrarlı bir gögsü hatırlattı. Bilegi avu- i cunda gitgide daha kuvvetle sıkmaya
basladı.
Gülizar bilegini ustanın pençesine hareketsiz teslim etmis, 1 öylece duruyor.
Bir sıcak yaz günü, bir üzüm kütügünün altın- ] da, baska bir erkek de onun
bilegini böylece yakalamıs, böylece I sıkmıstı.
Usta konusmuyor. Parmakları bilezigi bilegin üstünde ;'j döndürüyorlar.
Avucunda beyaz tüylü bir kus boynu gibi yatan | bir bilegi oksamak, onu
oksayarak, tıpkı bir kedinin basını kasır gibi uyutmak istiyor.
Gülizar üzüm kütügü altındaki erkegi hatırlamıyor artık. Onun için simdi yalnız
bileginin üstündeki Nuri Ustanın par- i makları vardı. Kalın, sert, tırnakları
çok kısa kesilmis, üzerleri I hafif tüylü parmaklar.
Ustanın bası Gülizar'm basına iyice yaklasmıstı. Gülizar sık sık nefes alıyor.
Usta birdenbire Gülizar'ın bilegini bıraktı. Yüzünü genç kadının yüzüne daha çok
yaklastırarak keskin ve apansız sordu :
— Sen benim nemsin, Gülizar?
Gülizar, ustaya baktı. Yüzünü ustanın yüzünden uzaklastırmada Gözlerini süratle,
sık sık kırpıyor. Nuri tekrar etti:
— Söylesene! Sen benim nemsin? Söylesene. Ben senin karınım, desene!.. Haydi...
Sen benim nemsin?
Gülizar aglayacak gibiydi. Salıncakta kolan vuruyormus gibi içi çekiliyor.
Usta ısrar etmektedir:
— Haydi, Gülizar, söylesene..
Gülizar gözlerini kapadı. Bayılır gibi, utana utana tekrarladı:
— Ben... senin... karınım...
Gece. Dısarıda lapa lapa kar yagıyor. Ömer besikte. Dört aylık.
Gülizar, Nuri Ustanın sahici karısı oldu.
Ve ertesi gece Beylerbeyi'nden dönen ustanın anası odasında yalnız yattı.
104
•m
XVIII
Seyh Apturrahman
Ömer altı aylık oldu. Kıs bitmek üzere.
Yorgancı Selim, Nuri Usta ve Seyh Apturrahman, Yorgancı Selim'in dükkânı
üstündeki odada kahve içiyorlar.
Ustayı Selim davet etti.
Nuri Ustaya Selim demisti ki:
— Sana aklı engin, ince, derin laf eden, ne dedigini benden çok senin
anlayacagın bir seyh tanıtacagım. On bes gün önce durdu benim dükkânın
karsısında. Yüzüme baktı. Elini uzatmadan : "Ver ki alasın oglum!" dedi. Bir
çeyrek verdim. ki gün sonra yine geldi : "Verdigini al," dedi. Bizim çeyregi
geri verdi. "Otur bir kahvemi iç, baba," dedim. "Benim seni oturtacak yerim,
sana ikram edecek kahvem yok ki!" dedi. Ne oturdu, ne kahvemi içti. Üç gün sonra
yine geldi ama. "Haydi dükkânı kapat, benimle dünyayı temasaya gel!" dedi.
Dükkânı kapattım. Takıldım pesine. Ahırkapı'nm oralarda surlara kadar yürüdük.
"Oturalım," dedi. Oturduk denize karsı. Göge baktı, denize baktı, surlara baktı,
bana baktı. Derin laflar etti. Anlamadım. Dinledim. O anlamadıgımı çaktı ama,
dinledigimi gördügü için kızmadı. ste o gün bu gündür ahbaplıgı ilerlettik. Su
herifi bir anlayan olsa, bosuna çene yormasa, diyordum. Sen aklıma geldin. Senin
sözünü ettim ona. "Hele bir görelim," dedi. Haydi, usta, gel seni benim ahbaba
tanıtayım...
Nuri Usta, bu acayip seyhi merak ettigi için bir gece Selim'in odasında
bulusmaya karar verilmisti.
Seyh Apturrahman kısa boylu, dalgın gözlü, düz siyah sakallı. Üstünde cübbeye
benzeyen, latayı andıran bir libas var. Agır agır, teker teker, Anadolu
sivesiyle, fakat sarf ve nahve dikkat ederek konusuyor.
Usta, saçları kıvırcık, kesküllü bir seyhle karsılasacagını sanmıstı. Halbuki
Apturrahman'm ne teberi, ne de basında dilim dilim bölünmüs külahı, takkesi var.
Selim'in kerevet üstündeki yatagına bagdas kurmus oturuyor. Rüyasında bir
yabancı insan yüzü seyrediyormus gibi Nuri Ustaya bakarak diyor ki:
105

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:16:39
Meddelande
Svara med citat
— Melamilik, Rufailik, Mevlevilik, cümle tarikatın cümlesini nefsimizde cem
eyledik. Ne Melamiyiz, ne Rufaiyiz, ne Mevleviyiz, biz cümlesiyiz, biz biziz,
ogul. Hakkı bulmak kolay degildir. Hakkı sende, hakkı bende, hakkı gökte, hakkı
yerde, hakkı uçan kusta, sürünen yılanda ara demisler. Ara, ogul. Ara ki
bulasın. Ara ki bulmayasın. Zira hak gayrı ne sende, ne bende, ne gökte, ne
yerde, ne uçan kusta, ne sürünen yılanda tecelli etmez oldu. Hak vahdettir.
Vahdet adalettir. Adalet kalmamıs ki hakkı bulasın...
Gâvur Cemal'in bir ucu anarsiye dayanan, bir ucunda ansik-lopedistlerin ve 18.
asır Fransız materyalistlerinin akideleri duran kültüründen "feyz alan" Nuri
Ustaya Seyh Apturrahman'ın sözleri karanlık ve içinden çıkılmaz bir dalgalanıs
gibi geliyordu. Onun ne söylemek istedigini anlamak istiyordu. Sözlerinin son
lakırdılarını karmakarısık bir yumagın ipucu gibi yakaladı:
— Adalet kalmamıs diyorsunuz, dedi. Adaletten kastınız? Apturrahman bu apansız
sorgu karsısında önüne baktı. Bir
müddet öylece konusmadan ve kımıldamadan kaldı. Sonra basını kaldırdı:
— Ogul, dedi, sırrımızı han kapısı mı sandın? Her yolcuya açarız da, sorgusuz
sualsiz içeri bırakır mıyız, ogul?
Nuri Usta ipin ucuna böylelikle yapısıp çözemeyecegini anladı. Sabretmek lazım.
Yorgancı Selim güldü:
— Gördün mü, usta? dedi. Benim seyh, senin Gâvur Ce-mal'e benziyor mu? Öyle
açıl kilit açıl, bülbül gibi her seyi söy-leyiversin. Yagma yok. Sen yine bir
seyler sorabildin. Ben bir haftadır dinliyorum da yine soracak bir sey bile
akledemiyo-rum.
Seyh agır agır, sanki odanın karanlık kösesinde saklı duran birisine söylüyormus
gibi:
— Daldan yemisi ham koparma. Bekle olsun, dedi.
Selim hayretle ustanın yüzüne baktı. Usta bekledi. Apturrahman yine o karanlık
kösedeki adamla konusuyormus gibi söze basladı:
— Hakkın topragında bir agaç yesermis. Her dalında bir baska çesit meyva
sallanır. Bu agaç hangi kulun? Yemislerini
106
I
kim devsirecek? Sen mi? Ben mi? Sen devsirir ben bakarsam, ben devsirir sen
bakarsan Hakkın emri yerini bulur mu? Cevap ver, ogul!
Nuri Usta kendisine bakmaksızın konusan Apturrah-man'ın bu sorgusunu üstüne
alınmadı. Fakat Apturrahman yine aynı karanlık köseye bakarak tekrar etti:
— Hakkın agacı senin mi? Benim mi? Cevap ver, ogul! Selim cevap verdi:
— Kimin bahçesinde bitmisse onun.
Apturrahman agır agır Nuri'ye döndü. Bu sefer dalgın kara iki gözünü onun tek
gözünün içinde toplayarak sordu :
— Sen ne dersin, ogul? Usta sakin cevap verdi:
— Sizin söylediginize göre agaç hiç kimsenin bahçesinde degil, Hakkın
topragında bitmis. Öyleyse yemisleri de ne sizin, ne benim, Hakkmdır.
— Hak kim? Hak sende bende tecelli etmez mi? Senin bahçen ne? O da Hakkın
bahçesi. Benim bahçem kimin? O da Hakkın. Hak bir. Senle benim bir olmamız
gerekmez mi?..
Yorgancı Selim büyük bir ciddiyetle itiraz etti:
— Nasıl olur, babacıgım. Benimle Nuri Usta, Nuri Ustayla, söz temsili,
Manifaturacı Karabet bir olur mu? Bahçelerin hepsi Hakkın bahçesi diye mahalle
çocukları assın tahta perdeden, dalsın içeri de elâlemin kirazını, seftalisini
cebellezi mi etsin?..
Apturrahman derin bir nefes aldı. Sakalını agır agır parmaklarıyla taradı. Belli
belirsiz iki yana sallanarak meçhulü azarlar, meçhule sitem eder gibi
mırıldandı:
Erismeyen vahdete Vahdetteki lezzete Girerse de cennete Rabbi göresi degil...
Dısarda yan yana fakat kilitli kepenkleriyle birbirinden uzak, uyuyan
dükkânların arasından sopasını vurarak bekçi geçti.
107
XIX
Ali Usta
Ustanın o gece kahveye gelisi bir hadise oldu. Kahve halkı ustayı gurbetten
dönen bir akraba gibi karsıladılar. Sitemler edildi. Taslar atıldı. Çay, sigara
ikram edildi. Ahval-i âlem hakkında fikri soruldu. Anlattı, dinlediler.
Anlattılar, dinledi. Ve böylece Ali Ustayla Evkaf ketebesinden Nuri Beyin
kahveye gelislerine kadar devam etti.
Ali Ustayla Nuri Bey kahvenin kapısından yan yana ve birbirlerine yol vermek
oyununu oynayarak girmislerdi.
Gülizar hadisesinden beri Nuri Ustanın arası Ali Ustayla sekerrenkti. Söyle bir
selamlasıyorlardı. Nuri Beye gelince, Nuri Usta onunla her karsılasısmda basını
çeviriyor.
Ali Ustayla Nuri Bey kahve halkını söyle bir selamladılar. Altmıs altı kâgıdı
getirttiler ve oynamaya basladılar.
Nuri Usta, Ali Ustaya bakıyordu. Ali Usta eskiden mest giyerdi. Simdi
ayaklarında siyah kunduralar var. Eskiden basma mintan giyerdi. Simdi yakalıksız
beyaz bir gömlek giymis. Yeleginde kaim bir altın köstek, ikide birde, lüzumlu
lüzumsuz saatini çıkarıp bakıyor ve saati tekrar cebine koyduktan sonra sarı
bıyıklarını çekistiriyor. Nuri Beyle iyiden iyiye, can ciger oldukları belli.
Ali Usta eskiden yaptıgı gibi Nuri Beyi yendikçe onunla alay etmiyor. Konusması
bile degismis. Lugatlı söz söylemeye merak sarmıs. Yüksek sesle, etraftakilere
duyurmak istermis gibi anlatıyor :
— Emin ol, Nuri Bey kardesim, ticaret Rumlara, Ermenilere vergi. Herifler anadan
isgüzar dogmuslar. Mamafih bizim Türk milleti de gözünü açmaya mecbur. "Sabr ü
sebat, azm ü amel, kisiyi maksadına nail eder." Sebat etmek, azmetmek lazım.
Emin ol, Nuri Bey kardesim, kendimi sena etmek için söylemiyorum. Fakat dün bir
tezgâh daha siparis ettim. Dükkân dar geliyor artık. Söyle münasip bir yer
arıyorum...
Nuri Ustanın yanında oturan ve bu izahata kulak kabartıp bıyık altından gülen
Yorgancı Selim oldugu yerden seslendi:
108
— Mahalleden tasınacagını duyduk, dogru mu be Ali Usta?
Ali Usta, iskambil kâatlarını kararak cevap verdi:
— Öyle bir niyetim var. Yorgancı Selim yine sordu :
— Ev de mi dar gelmeye basladı yoksa?
Ali Usta iskambil destesini Nuri Beye uzattı:
— Buyrun, kesin, Nuri Bey kardesim... dedi. Yorgancı Selim, Nuri Ustayı dürttü :
— Nasıl? diye fısıldadı, cevap verecek yerde Nuri Bey kardesine kâat kestiriyor.
Usta da aynı fısıltıyla :
— Sana ne!., dedi. Evi dar gelmis gelmemis, ne karısırsın? Hem ikiniz de
ttihatçısınız. Birbirinizi tutmanız lazım...
Selim disleri arasından bir küfür savurdu.
Ali Ustayla Nuri Bey altmıs altı partisini bitirdiler. Ve kah-vedekileri toptan
selamlayarak çıktılar.
Sokagın üstünde donmus gibi hareketsiz yıldızlı bir gece vardı. Ali Usta göge
baktı:
— Soguklar kırıldı artık, dedi.
Nuri Bey dalgındı. Ses çıkarmadı. Yürüdüler. Sag tarafta Ali Ustanın evi
göründü. Kafeslerinin arkasında ısık var. Nuri Beyinkiler Ali Ustada misafir bu
gece.
Ali Usta kapıyı çalmadan önce Nuri Bey öksürdü ve vakur bir sesle :
— Mirim, dedi, ar yılında degil, kâr yılındayız. Bizim Evkafın bazı tamirat
hususunda münâkasa ve ihale isleri oluyor. Bu isler bizim daireden çıkar.
Mümeyyizin daire müdürü üzerinde nüfuzu vardır. Ben de mümeyyize söz geçiririm.
Anlatabildim mi, mirim? Ekseriya kefereye verilen bu gibi islerin bir Müslüman
evladına gördürülmesi ez her cihet muvafık ve münasiptir. Dün bu mülahazamı
mümeyyize açtım. "Bir bildigin varsa elimizden geleni yaparız," dedi. Aklıma sen
geldin. Anlatabildim mi, mirim?..
Ali Usta meseleyi anlamıstı. Sevindi. Fakat agırdan almak istedi. Nuri Beye,
mümeyyize, müdüre elden geldigi kadar az bir pay çıkarmak lazım. Kapıyı
çalarken, yarım agızla :
109
— Olur, Nuri Bey kardesim, dedi. Görüselim bu meseleyi. Yarın daireden çıkınca
bizim dükkâna tesrif edin... Görüselim...
Nuri Ustanın basından birçok isler geçirerek bahar geldi. Seyh Apturrahman'la
ihvanlıgı ilerletti. Elini ensesinden dolastırıp kulagını gösteren,
düsüncelerini bir kıyısı karanlıga kadar varan gölgelerle örten bu acayip adam
ustanın karsısına birçok yeni meseleler çıkarmıstı.
Usta, Seyh Apturrahman'm sözlerini kabugu renkli ve kalın bir yemise
benzetiyordu. Bu kabugu soyduktan sonra için-deki ete ulasmak kabildi. Ve bu
kabuk içinde bu kadar acayip lezzetli ve serin usareli bir etin varlıgını
lüzumundan çok gizli- 1 yordu. Usta her zaman ona diyordu ki:
— Seyhim, sen karanlık ve hatta lüzumsuz bir kargasalıktan baslayıp aydınlık
bir meydana ulasıyorsun. Sende güzel olan vardıgın neticedir. Basladıgın nokta
degil. Dünyada adaletsizlik var, diyorsun. Dogru. Fakat bunu söylemek için, "Rab
adalettir, Hakkın en sahih tecellisi adalettedir. Hak bugün tecelli edemiyor,
çünkü adalet yok," buyuruyorsun ki bütün bunlar meseleyi karmakarısık etmekten
baska bir ir>e yaramıyor. Sonra, "Neden âdemoglunun bir kısmı kâsanede, bir
kısmı viranede gün geçirsin!" diyorsun. Dogru. Fakat bunu, "Hak birdir ve
mademki hak bütün âdemogullarmda tecelli eder, âdemogullarmın da Hak gibi bir
olması gerektir," diye ispata kalkısıyorsun ki meseleyi karıstırıyor. Hakkı,
vahdeti, tecelliyi bir yana bırak, dünya islerini dünya isleriyle halle
çalısalım...
Nuri Ustanın itirazlarına Apturrahman cevap vermiyordu. Ustayı sonuna kadar
dinliyor ve ertesi günü yine söze Hakkın vahdetinden baslıyordu.
tirazlarına, mukavemetlerine ragmen Nuri Usta günden güne Apturrahman'm tesiri
altına düstü. Onda tesir altına düsüs derhal pratikte, gündelik hayatta
"tecelli" ettigi için yeryüzünde saadetin ve adaletin, âdemogulları arasındaki
vahdet ve müsavatın ancak dünya ihtiyaçlarını asgari dereceye indirmekle mümkün
olabilecegine inandı. Ve kendi de farkına varmaksızın giyinip kusanmasını,
üstünü basını ihmal etmeye, nadiren
110
tıras olmaya, fesini kalıplatmayı aklına getirmemeye, evde yemekleri bir kaba
indirtmeye basladı.
Günden güne bozulmaya yüz tutan alısverisi de bu yeni felsefesinin pratikte
muzaffer olusuna yardım ediyordu.
Bir gün, yine aylar süren bir uzaklıktan sonra, hâlâ atesçilik yapan Gâvur Cemal
dükkânına gelmis ve söz arası ona söyle bir hikâye anlatmaya baslamıstı:
— Trabzon'dan dönüyorduk. Bir gece evvel sıkı bir lodos yemistik. Vardiyada,
ocagın karsısında, bir yandan sıcak, bir yandan yalpa, içim dısıma çıktı. Ertesi
gün sabaha karsı fırtına durdu. Yalnız ölü lodos var. Samsun'a geliyoruz. Söyle
bir güverteye çıkayım da hava alayım dedim. Basa gittim. Dayandım küpesteye.
Deniz, asagıda, vapurun burnunda köpüklenip ikiye ayrılarak altımızdan kayıyor.
Açık denizlerde ölü lodos dalgaları yunus azmanlarına benzer, ustam. Zaman zaman
ses çıkararak ve sıçramalar yaparak birbirlerini kovalarlar. Dalgın bakıyordum.
Omzuma bir el dokundu. Döndüm. Baktım. Tanıdım herifi. Bir nevsal çıkmıstı.
Bütün mebusan-ı kiramın resimleri vardı içinde. Bunun da fotografını orda
görmüstüm. Bir görüste akılda kalacak gibi acayip bir suratı oldugu için
unutmamıstım. Yalnız nere mebusu oldugunu hatırlayamachm. Bir de ismi gelmedi
aklıma. Muhterem mebus bey sordu :
— Su karsıki daglara ne dagları derler?
— Bilmiyorum, mebus beyefendi, dedim.
Kendisinin mebus olusunu bilisimden pek mahzuz oldu. Bana karsı alaka gösterdi.
Nereli oldugumu sordu. Cevabımı beklemeden : "Çolugun çocugun var mı? Köyüne
benden selam söyle," dedi. Seytan dürttü içimden. Su herifi bir bozayım dedim.
Tumturaklı bir eda ile :
— Beyefendi, dedim. Selamınızı tebsir edecegim, dedim. Yalnız müsaade buyurunuz
da mebusumuz olmanız sıfatıyla sizinle biraz hasbıhal edelim.
Herif afalladı. Yüzü gözü kömür içinde, üstü bası perisan, sakallı atesçinin
böyle laflar etmesi sasırttı muhterem mebusu. Ben durmadan konustum. Maarif
islerini tenkit ettim. Bilhassa Latin ıstılahları kullandım. Bir yarım saat
konferans verdim. Sonra :
111
— Müsaadenizle, efendim, vardiya degisiyor, deyip hazreti basüstünde bırakarak
indim asagı... Ne dersin, usta? Oyun mükemmel degil mi?..
Usta "oyun"u hiç de mükemmel bulmamıstı. Gâvur Ce-mal'in bu hareketi lüzumsuz
bir gösteristi. Nefsinin alayise olan ihtiyacının tecellisiydi. Gâvur Cemal'in
nefsini geminin ocagında yanan ates bile yakamamıs, onu nefsinin hodbinliginden
kurtaramamıstı.
Bu hadise ustayı Gâvur Cemal'den büsbütün sogutmakla kalmadı, Seyh Apturrahman'a
olan bagını da bir kat arttırdı.
Bir cuma günü, ögleye dogru mahalleyi sıcak ve aglayan bir haykırıs dolastı.
Nuri Usta cumbalı odada besikteki Ömer'le yalnızdı. Gülizar'la anası
mutfaktaydılar. Kafesi kaldırıp baktı. Tenha sokakta kör bir dilenci var. Hangi
dilde söylendigi anlasılmayan, Anadolu yayla türküleriyle mevlidi ve Kuranı
birbirine karıstıran bir ahenkle aglar gibi haykırıyor. Belden yukarısı çıplak.
Bir çuval almıs sırtına. Yalınayak.
Dilenci, ustanın kapısı önünde durdu. Ustaya öyle geldi ki onun kör gözleri bir
kafesin kaldırılıp kendisine bakıldıgını sezmistir.
Ustanın iki çift kundurası vardı. Bir çifti eski, bir çifti yeni. Yenilerini
aldı. ki ceketi vardı. Birisi eski, birisi yeni. Yenisini aldı. Ve kapıyı
açarak hiçbir sey söylemeden ceketle kundurayı kör dilencinin kucagına koydu. Ve
kapıyı tekrar kapayarak merdivene dogru yürürken anasıyla karsılastı. Anası
sordu :
— Ne verdin, Nuri?.
— Hiç... kundurayla ceket...
— Peki ama, oglum, bir dilim ekmek de versen olurdu. Çift çift kunduraların,
takım takım elbiselerin mi var ki...
— kiser tane vardı, ana. Birer tanesini verdim. O giyinecek. Ben de çıplak
kalacak degilim.
Anası ustaya biraz da saskınlıkla baktı. Kaç zamandır oglunda bir seylerin
degistigini farkediyor. Kızdı. Güldü :
— lahi oglum, dedi. Senin benim ceket, kundura vermemizle Allanın bu kadar
çıplagı giyinip kusanır mı?
Usta ses çıkarmadı. Yaptıgı hareketi birdenbire saçma ve gülünç buldu.
Merdivenleri çıkarken durdu :
112
¦
— Dogru ama, ana, dedi. Ne yapmalı? Bir seyler yapmak lazım. Dünya berbat. Dünya
haksız, ana. Ne yapmalı?
Usta bu "Ne yapmalı?" sualini Apturrahman'a sormuyordu. Çünkü biliyordu ki o da
"ne yapmak lazım geldigini" bilmemektedir. Herkesin tek basına nefsini
körletmesi çok sabır isteyen, çok uzun bir yol. Halbuki günden güne sabrı
tükeniyordu ustanın. Apturrahman onu tevekküle alıstıramamıstı. Zaman zaman
tevekkül denilen karanlık ve durgun suyun içine boylu boyunca uzanıp dinleniyor,
fakat sonra, en ufak hadise ile, bu suda bogulacagından korkup fırlıyordu.
Usta bu halde çırpınıp dururken son bir hadise, gerilerde kalmıs, unutulmus
sandıgı bir tarafının da ortaya çıkmasına sebep olarak hayatı cehennem etti ona.
Bu hadise söyle oldu :
Bir gün isten erkence dönen usta, evin kapısını aralık buldu. tti, girdi içeri.
Mutfaga baktı. Anası yok. Yukarı çıktı. Cumbalı odada Gülizar arkasını kapıya
dönmüs, bir sandıgın basına çömelmis. Sandıgın etrafında bohçalar, pılı pırtı.
Gülizar oda kapısının açıldıgını duydu ve birdenbire ayaga kalkarak:
— Ay sen misin, dedi. Ödümü kopardın, Nuri.
Gülizar, ustanın anası olmadıgı vakitler, ona "Nuri" demekte büyük bir haz
duyuyordu.
— Annem nerede, Gülizar? Kapı da asagıda açık kalmıs.
— Annen komsuya gitti, Nuri. O açık bırakmıs olacak.
— Sen ne yapıyorsun böyle?
— Sandıgımı yerlestiriyorum. Kömürlükteydi. Annenle yukarı çıkardık.
Usta bir tuhaf oldu. Bu sandık Göztepe'den gelen sandık olacaktı. Söyle bir göz
attı sandıga. Teneke kaplı, tahta çıtalı bir sandık. Ön tarafında uzun kuyrugu
allı yesilli bir cennet kusu resmi var.
Sandıga yaklastı. Dısarıya çıkarılmıs ve açılmıs bohçalardan birinde küçük bir
torba var. Torbayı aldı. çinde ot olacak.
— Bu ne, Gülizar?
— Lavanta çiçegi var da içinde. Ama kurumus, Nuri, kokusu kaçmıs.
113
Göztepe'de toplanmıs lavanta çiçekleri. Nuri Usta küçük torbayı sedirin üstüne
fırlattı. Fakat bu hareketi öyle hısımla yaptı ki Gülizar'ın gözünden kaçmadı.
Ustaya hayretle baktı. Usta yaptıgı isi begenmedi. Af diler, özür diler gibi:
— Sana yardım edeyim, Gülizar, dedi. Ve sandıgın basına çömeldi.
Sandık zaten yarı yarıya bosalmıstı. Dipte ayrı ayrı, renk \ renk kumas
parçalarından yapılmıs bir bohça duruyordu. Bohçanın üstünde yüzükoyun yatan bir
fotograf.
Usta fotografı aldı. Fakat aynı anda Gülizar sarıldı fotografa :
— Bırak Nuri, diye haykırdı. Bırak! Allah askına bakma... Gülizar sapsarıydı.
ri iri açılmıs gözleri ıslak. Gülizar'ın telası ustaya her seyi anlattı. Bu
Seyfi Beyin resmiydi.
Hızla çekti fotografı Gülizar'ın elinden. Çevirdi. Baktı. Üzerinde üç
kitap duran ince uzun ayaklı bir masaya dayanmıs, kumral bir delikanlı. Bası
açık. Arkada sütun sütun derinlesen, tiyatro perdesi gibi bir saray dehlizi var.
Usta resme uzun uzun baktı. Gülizar ayaga kalkmıstı. Usta j hâlâ sandıgın
önünde çömelmis. Basını asagıdan yukarıya kaldırarak sordu :
— Bu Seyfi Bey, degil mi? Söylesene! Demek kömürlükte gizlenen sandıkta Seyfi
Bey vardı. Söylesene...
Ustanın eli titriyor. Konustukça kıskanıyor, kıskandıkça Yorgancı Selim'lesiyor,
Çırak Hasan'lasıyor.
— Söylesene! Sandıgı bunun için yerlestirdin, degil mi?.. Seyfi Bey. Aslan gibi
delikanlı. Benim gibi tek gözlü mendebur degil!.. Bunca zamandır yırtmaya
kıyamamıssın!
Besikte Ömer aglamaya basladı.
Usta birdenbire ayaga kalktı. Ve Gülizar deli gibi besigin yanma kosup Ömer'i
telasla çıkardı içinden ve korkunç bir tehlikeden korumak ister gibi kucagına
aldı. Elleriyle çocugun basını örttü.
Gülizar'ın yaptıgı hareketin ne demek oldugunu usta anladı. Bir sey söylemek,
"Çocugu öldürecegim mi sandın?" diye bagırmak istedi. Gülizar'ın yaptıgı
hareketi o kadar haksız ve kendini o kadar zavallı buldu ki, birdenbire patlak
veren kıskançlıgı birdenbire söndü. Kafasına yumruk yemis gibi sersemledi.
Gülizar'ı, kucagında hâlâ aglayan Ömer'le odanın kösesinde bırakıp sokaga
fırladı. O gece eve gelmedi. Ertesi sabah ögleye dogru anası geldi dükkâna. Usta
dükkânı açtı açalı bu anasının ilk gelisiydi.
— Oglum, dedi, Gülizar bana olan biteni anlattı. Sastım dogrusu...
— Olan biteni oldugu gibi anlatsaydı sasmazdın, anne. Resim meselesinde belki
haksızım. Sonra dün gece düsündüm. Belki Gülizar sandıkta Seyfi Beyin resmi
oldugunu unutmustur bile. Ama ne yapayım, anne, eninde sonunda ben de erkegim.
Kıskandım birdenbire. Zaten kafam allak bullak. Dayanamadım iste... Fakat Ömer'e
bir kötülük yapabilecegimi nasıl aklına getirdi?
Ustanın anası hayretle sordu :
— Ömer'e kötülük mü?
Gülizar'in yaptıgı hareketi, usta, anasına anlatmak istedi. Sonra vazgeçti.
Anasına ilk defa yalan söyledi:
— Yani onu kıskanmam, kızmam, Ömer'e fenalık degildir elbette...
Ustanın anası oglunun kendinden bir seyler gizledigini anladı. Israr etmedi.
— Her ne hal ise, dedi, bu gece eve gel. Konu komsuya karsı ayıp olur.
Usta o gece eve gitti. Anasının yanında Gülizar'la konustu. Fakat yalnız
kaldıkları vakit agzı kilitlendi ve tek gözü de Güli-zar'ı görmez oldu...
Gülizar'ı, onun Ömer'i kendine karsı korumak istemesini aff edemiyordu.
XX
Mahalle
Ali Usta mahalleden tasındı. Çok geçmeden Evkaf Kâtibi Nuri Bey de gitti.
Bakkal, mahallelinin gitgide borçlarını asmaya basladıklarından sikâyetçidir ve
kahveci ocagın yanın-
115
daki tebesir çizgilerini silmeksizin çogaltmakta. Kafeslerin arkasında ısıklar
her gece biraz daha erken sönüyor ve mahalle çocukları macuncuyu, kâat
helvacısını gitgide daha seyrek durduruyorlar.
Nuri Ustanın mahallesi, sonu birdenbire acılasıp tükenen bir türküye benziyor.
Mahalleli günden güne daha sinirli oluyor. Kadınlar kavga ediyorlar,
birbirlerine küsüyorlar, misafirlige gitmiyorlar. Erkekler ya iki sözde bir
küfrediyor, ya dalgın susuyorlar.
Nuri Ustanın mahallesi bir göldür ki içine dökülen suların kaynakları
çarsıdadır. Kaynaklar bulandıgı ve kurumaya basladıgı için sular eskisi gibi
akmaz oldu. Göl durgunlasıyor, kararıyor.
Çarsının tadı kaçtı, mahallenin tadı kaçtı, evlerin tadı kaçtı, insanların tadı
kaçtı. Halbuki insanların basları üstünde ısıkları, genç renkleri, henüz
bayılmaya baslayan kokuları ile bir bahar havası alabildigine uzanıp
gitmektedir.
Mahallenin açıgında gündüzleri ısıltılı maviligiyle ve geceleri bazen yıldızlı
karanlıgı ve bazen mehtaplı kımıldanıslarıyla yasayan deniz, yaz yaklastıkça
harikulade bir yemis gibi olgun-lasıyor.
Halbuki Nuri Ustanın mahallesi, baharın geldiginden habersiz, erkekleri her
aksam is oldugu için degil, is olmadıgı için, çarsıdan biraz daha geç dönerek,
kadınları, kap kap pisirecek yemek oldugu için degil, idare lambasıyla idare
etmek için mutfaktan çıkmayarak ve çocukları hırsız polis oyunlarını günes
battıktan sonralara kadar sürdürerek yasamaktadır.
Marangoz Rüstü'nün karısı, mahalleden, Vezneciler'e çamasıra giden ilk kadın
oldu. Onun pesinden tahta silmeye, göç kaldırmaya gidenler çogaldı.
Mahallesinin gözle görülür elle tutulur yuvarlanısını Nuri Usta görüyordu. Ve
Apturrahman'a diyordu ki:
— Bizim mahalle, gazı tükenen lamba fitili gibi sönmeye baslıyor, seyhim.
Sanki bütün ısıgını Ali Ustaya verdi. Sanki içinden bir Ali Ustayı yetistirip
Sehzadebası'na göndermek için kurulmus-mus... ki yüz bu kadar hanelik koca bir
mahallenin batısından bir Ali Usta kurtardı yakasını...
116
Apturrahman dinliyor ve ustaya söyle cevap veriyordu :
— Ali Ustaya gıpta etme, ogul. O, nefsinin kör kuyusunda bir gün olup
bogulacaktır. Gayrendis olmayanın hanesi viran olur.
Usta bu minval üzere sürüp giden cevabı söyle kesiyordu :
— kimiz karsılıklı konusuyoruz, seyhim. Senin sözlerinden belki kendinin bile
çıkaramadıgın neticelere ulasmak istiyorum. Fakat anhası minhası dünya bildigi
gibi, kuruldugu gibi dönüp duruyor. Biz karsısına geçmis söyle dönmesin böyle
dönmesin diye gevezelik ediyoruz. Lafla peynir gemisi yürür mü, seyhim?..
Bir gün yine uzun süren bir münakasadan sonra Apturrahman dedi ki:
— Sen hele bir kulagını kalbine koyup kendi nefsini dinle... Vahdete kendi
nefsinde eris. Ötesi kolaydır...
Usta kulagını kalbine dayayıp kendi nefsini dinlemekle, kendi nefsinde vahdete
erismekle meselenin kolaylasmayacagı-nı biliyordu. Fakat hakikaten kendi kendini
dinlemeyi çok merak ettigi için bir gece büyük ciddiyetle bu ise koyuldu.
Gülizar'la hâlâ dargındı. Genç kadın Ömer'i koynuna almıs yer yatagında yatıyor.
Usta cumbanın içine serdigi dösekte bagdas kurup oturmus. Cıgara cıgara üstüne
içiyor. Konsolun üstünde idare lambası yanmakta. Vakit geç. Cumbanın kafesi
yukarı sürülmüs. Usta uzaktaki denize, sokaga, mahalleye bakıyor. Ay ısıgı var.
Deniz yol yol, pırıl pırıl. Ve bütün ısıklarını yakmıs, yürüyen bir sehir
parçası gibi, denizin üstünden bir vapur geçiyor. Pervanesinin gümbürtüsü
derinden duyulmaktadır. Sokakta, ay ısıgının altında in cin top oynuyor.
Mahallenin ısıkları sönük. Yalnız sol tarafta, bir tek pencere aydınlık.
Nuri Usta denize karsı ve uyuyan mahallesine bakarak kulagını yüregine dayadı ve
nefsini dinlemeye basladı.
Yüreginde birbirine karısmıs, hep birden ve birbirlerini bastırarak konusmak
isteyen sesler konusuyordu. Bunları teker teker, birbirlerinden ayırarak ve
sıraya koyarak dinlemek çok güçtü. Gâvur Cemal'in agzıyla, anasının diliyle,
Gülizar'ın gözüyle, etiyle, ninnisiyle, Ömer'in aglayısı, Seyfi Beyin kumral
bıyıkları ve Seyh Apturrahman'ın ıstılahlarıyla konusan, çok
117
defa birbirine zıt seyler söyleyen seslerden hangisini ilkönce dinlemeli.
Usta bir an duraladı. Kendi nefsini dinlemeden önce mahalleyi dinledi.
Mahallenin havasındaki sesler de tıpkı kendi yüregindeki sesler gibi birbirine
uymadan birbirine geçmeydi. Köpek havlamaları, bir araba tıkırtısı, bitisik
mahallelerden birinde çalman ut, denizden gelen esrarengiz gürültüler, bir bekçi
sopası, aglayan bir çocuk, kalın bir erkek sesi, fısıltılar. Ve bütün bunların
nerden geldigi belli degildi. Sokakta kimseler yoktu, fakat sokagın üstündeki
hava seslerle dolu.
Mahallenin havasını daha fazla dinlerse kendi de sebebini bilmedigi kederinin
dayanılmaz bir hal alacagını anladı ve bu sefer kulagını yüregine dayamadı, tek
gözünü yüreginin içine çevirdi. Yüregini seyretmek yüregini dinlemekten daha
kolay. Sekiller, sesler kadar birbirine karısmıyor, itisip kakısmıyor.
Yüreginde birçok kılıklara girmis bir tek insan var : Kendisi. ste Cemal
Hocanın sakalım takmıs Nuri Usta. Çocuklugundan delikanlılıgına kadar kaynakları
ve esbab-ı mucibelerini arastırmaksızm inandıgı birçok seyler, baglandıgı
yıgınlarla telakki birbiri pesince yıkılıyor. Her seyin akıl ve mantık
mahkemesine çekilip ordan beraat kazanması lazım. Beraat kazanamayanlar sıra
sıra daragaçlarına asılıyorlar. Bu korkunç mahkeme icraatını o kadar ileri
götürüyor ki facia komiklesiyor. Kendi kendi ile alay etmeye kadar varan bir hal
alıyor. Fakat sonra tekrar is ciddilesiyor. Ve bu böyle facia ile alay arasında
bocalayıp durmakta... Fakat en nihayet bir an geliyor ki Nuri Ustanın
çenesindeki Gâvur Cemal'in sakalı düsüyor. Usta kendini, kendi elleriyle yıkılan
bir telakkiler ve inanıslar mabedinin harabesinde tek basına görüyor. Ve anlıyor
ki bu harabenin üstünde yeni bir yapı yükseltememistir... Daha dogrusu, yeni bir
yapının ancak bazı temel taslarını atmıstır. ste o kadar.
Simdi ustanın karsısında Gülizar vardır. Sessiz, itaatli, güzel ve genç kadın.
Onda hâlâ Göztepe var mı? Usta bu kadar güzel, abanoz gibi siyah saçlı ve beyaz
tenli kadına tutkundur. Dolu dizgin tutkun. Gülizar'ı yatakta, karanlıkta yarı
çıplak, sofra basında yemek yerken görüyor. Simdi, surda elini uzatsa onun
vücuduna dokunacak. Ve biliyor ki bir aydır ona kafa tut-
118
masına ragmen, Gülizar aralarında hiçbir sey geçmemis gibi aynı itaatli teslim
olusuyla ne ses çıkaracak, ne mukavemet edecek. Zaten ustayı için için yiyen
kurt bu. Gülizar onu seviyor mu? Bu mahallede bir kadının kocasına âsık oldugunu
duymamıstır. Kadın kocasına âsık olsa bile bunu belli edemez.
Gülizar... Ömer... Usta, Ömer'i görüyor. Gülizar'ın yaptıgı son harekete kadar
Ömer'e karsı bitaraftı. Simdi hafiften kızıyor ona. Ömer'e fazla bakamıyor. Bu
çocuk yüzü, yüreginde karmakarısık çizgilerle çizilmistir. Gülizar ve Ömer'i
görürken ustanın üst dudagında bir an için Yorgancı Selim'in kara kaytan
bıyıkları belirmis, fakat sonra çabucak kaybolmustur.
Gülizar'la Ömer uzaklasıyorlar. Simdi ustanın sırtında Seyh Apturrahman'm
cübbeye benzeyen, latayı andıran libası vardır. Vahdet. nsanların vahdeti.
Hakkın topragı. Hakkın topragında biten agaçların yemisi ne senin, ne benim,
hepimizindir. Alayisten uzaklasmak.
Dünya ihtiyaçlarını asgari hadde indirmek... Fakat ustanın sırtındaki cübbeye
benzeyen, latayı andıran libas düsüyor. Usta, en büyük korkusunu görüyor. Bir
davlumbazın yanında görüyor kendini. Yüzü gözü kömür tozu içinde. Elinde bir
üstüpü var. Terini siliyor...
Usta silkindi. Kapının önünde duran bekçi yukarı sesleniyordu :
— Nuri Usta, uykun kaçtı herhal...
— Saat kaç?
— Bes...
XXI
Baba
Ömer hasta.
Usta ömründe ilk defa hasta bir çocuk görüyor ve anlıyor ki bir yasında hasta
bir çocukla mesela hasta bir kedi yavrusu arasında büyük bir benzerlik var. Kedi
yavrusu da hastalıgının acısını duyar, fakat neresinin agrıdıgını gösteremez,
sadece acı-
119
yi seslestirir, miyavlar. Bir yasında hasta bir çocuk da aynı seyi yapar.
Ömer durmaksızın aglıyor. Usta bu yüzü kızaran ve dissiz küçük agzını su ister
gibi havaya açan insan yavrusuna karsı ilk defa olarak büyük bir merhamet duydu.
Bir an, bu bagıran minimini sey ölebilir, nefes alamaz, bagıramaz, yumuk
ellerini ve ayaklarını kımıldatamaz olur diye düsündü. Üzüldü. Hatta korktu.
Ömer'in ölmesini usta istemiyor. Ömer ölürse bu cumbalı oda birdenbire
bosalacak, kederli, karanlık bir yer olacak gibi geliyor ona. Ve anlıyor ki
Ömer'e alısmıstır.
Gülizar'ın gözleri dolu dolu. Hasta çocugunu kucagına alıyor, yatagına yatırıyor
ve yalvararak ustaya bakıyor. Usta o kadar büyük ve akıllı bir insan ki onun
gözünde, o isterse, Ömer'in kurtulacagına emin.
Ustanın anası ne telaslı, ne duygusuz. Sadece vazifesini bir parça da vazifeden
baska türlü yapan bir insan hali var onda.
Mahalle kadınlarının tavsiye ettikleri ve anasının tecrübelerine dayanan ilaçlar
fayda vermeyince, usta, medreseli mahalleden Doktor Süleyman Beyi çagırdı.
Doktor çocugu evirip çevirdi, reçete yazdı, ustanın verdigi elli kurusu almadı
ve kapıdan çıkarken ustaya :
— Dikkat etmek lazım, dedi. Çocuk hastalıkları ihmal götürmez. Sonra kus gibi
gidiverir...
Bu "Kus gibi gidiverir" sözü ustaya çok dokundu. Ömer'in bir kus gibi ortadan
kayboluvermesini düsündükçe kederlendi. Gülizar'la beraber çocugu bekledi bütün
gece.
Kafeslerin dısında serin, genç, terütaze safak sökerken Gü-lizar mırıldandı:
— Haydi sen yat, Nuri. Dinlen... se gideceksin...
Fitili kısılmıs gaz lambasının ısıgı kafeslerden giren safak aydınlıgıyla
manasını kaybetmisti. Usta kalktı. Lambayı söndürdü.
Ögleüstünün, aksamın, gecenin, safak vaktinin kendilerine has, birbirine hiç
benzemeyen sessizlikleri ve sususları vardır. Ögleüstünün sususu kısa bir
yorgunlugun soluk alısıdır. Aksam, kederli susar. Gecenin sessizliginde
karanlıgın boslugu, görmemenin korkusu vardır. Safak vakti, hele mevsim yaza
120

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:17:38
Meddelande
Svara med citat
döndügü zaman, güzel bir türkünün baslangıcındaki sükût gibi nerdeyse baslayacak
seslerle, ısıklarla dolu olarak bekler. Safak vakitlerinin sessizligi insana
güzel isler yapmak, iyilik etmek, topraga bir tekme atarak yükselmek arzusunu
verir.
Simdi odaya dolan böyle bir safak ısıgı ve sessizligi içinde Nuri Usta hasta
Ömer'e karsı içli bir sevgi duyuyor ve uykusuzluktan süzülmüs yüzüyle kendine
bakan Gülizar'ı kucaklamak istiyordu.
— Uykum yok, Gülizar, dedi.
Bunu öyle bir söylemisti ki Gülizar korkulu bir rüyadan uyanır gibi oldu.
Ömer'in yanından kalktı. Yanakları al al, önüne bakarak:
— Ates yakayım da sana kahve pisireyim, Nuri, dedi. Nuri Usta, Gülizar'ı anladı.
Anladı ki Gülizar ona kahve
pisirmekle hudutsuz bahtiyar olacaktır.
— Haydi, Gülizar, dedi. Söyle sekeri bol olsun... Artık barısmıstılar.
Gülizar mutfaga indi.
Usta, Ömer'le odada yalnızdır. Çocuga yaklastı. Basucu-na oturdu. Bakıyor. Ömer
büyük bir kus yavrusuna benziyor. Sık sık nefes alırken kanatları hafif hafif
açılıp kapanıyor sanki. Terlemis. Usta iyice egildi çocugun üstüne. Yorganını
düzeltti.
Gülizar kahve tepsisiyle odaya girdigi vakit ustayı Ömer'e dalgın bakar gördü.
Tepsiyi konsolun üstüne koydu ve ayaklarının ucuna basarak ustaya yaklastı.
Oturdu onun yanına. Fısıldar gibi:
— Nuri, dedi...
Usta basını kaldırıp Gülizar'a baktı.
Gülizar, hâlâ Ömer'in yorganı üstünde duran ustanın sag elini aldı. Öptü. Alnına
koydu. Sonra birdenbire hüngür hüngür aglamaya basladı.
Usta, Gülizar'in sırtını oksuyor.
— Aglama, Gülizar, diyor... geçti... aglama yavrum... hiçbir tehlike yok...
Ömer iyi oldu. Deniz ısındı. Ögleleri sıcaklar dayanılmaz hale geldi. Kayısı
çıktı, karpuz, kavun, üzüm çıktı.
121
Bir aksam usta eve döndügü vakit kapıyı Gülizar açtı ona. Kucagında Ömer vardı.
Gülizar bir tuhaf bakıyor. Bir seyler söylemek, bir seyler yapmak istedigi o
kadar belli ki, öyle telaslı ki, usta sordu :
— Ne var, Gülizar?
— Hiç... Ömer konusuyor, Nuri.
— Ya?
— Evet...
Karı koca taslıkta karsılıklı duruyorlar. Gülizar birdenbire Ömer'i ustaya
uzattı.
Çocuk sanki bunu bekliyormus gibi, talimli küçük bir hayvan yavrusu gibi, teker
teker heceledi:
— Ba... ba... Ba... ba...
Usta sasaladı. Kollarındaki Ömer'i kaldırdı havaya. Onu top gibi atıp tutmak
deliligi geliyor içinden. Tek gözü yasardı.
— Gülizar, diye kekeledi, sen mi ögrettin?..
Gülizar gülümseyerek önüne bakıyor... Müthis bir marifet göstermis acemi bir
çıragın utangaçlıgını ve gururunu duyuyor...
Usta, Ömer'i öptü yanaklarından. Çocuk hâlâ tekrarlıyor :
— Ba...ba... Ba... ba...
Usta büyük bir yükten kurtulur gibi genis bir nefes aldı:
— Oglum... Ömer... diye adeta bagırdı...
XXII
Bir Saray Ziyafetinden Gelen Haber
Yorgancı Selim'le Nuri Usta, stanbul'a gelen ngiliz donanmasını görmek için
Sarayburnu'na gitmistiler.
ngiliz gemileri bir gölde yıkanan camızlar gibi Bogaziçi'ne dogru
dizilmislerdi. Kursuni sert derilerine günes vurmus. Pırıl pırıl parlıyorlar.
Yorgancı Selim ortadaki en büyük çelikten deniz hayvanını ustaya gösterdi:
— Su lenduhayı görüyor musun, ustam? dedi. ste amiral-
122
lerinin gemisi oymus. Ben hani dün de geldim de buraya, bir bahriye çavusu
yanmdakilerine anlatırken duydum. Bu meretin topları yirmi kat çeligi zımba gibi
deliverirmis. Ama ngili-zin bundan büyük gemileri de varmıs, ustam. Hani,
Çanakkale Bogazı'ndan dara dar geçerlermis. Su üç bacalıya bak. Nasıl sü-züm
süzüm gelin gibi süzülüyor. Çavus, "Göz açıp kapayıncaya kadar burdan adaları
tutar," diyordu. Bizim Turgut Reis'le Barbaros'u gördün mü hiç? Canım, kahvede
resimler asılıdır. Geldi mi gözünün önüne?..
— Geldi.
— Bunların karsısında saman kayıgı sayılırlarmıs. Hani usta, bunlar bir
stanbul'u topa tutsalar iki saat içinde hallaç pamugu edip atı verirler gibi
geliyor bana...
Sarayburnu kalabalıktı. Selim'le ustanın konusmalarına kulak kabartan üç kisilik
bir gruptan abani sarıklı bir kehribarcı:
— Korkma, evladım, dedi, evvel Allah bir halt edemezler. Dersaadet bilad-ı
mukaddesedendir. Selim-i Salis devrinde de bir ingiliz donanması ve hem de böyle
ziyaret maksadıyla degil, sehri topa tutmak emel-i fasidiyle Marmara'ya duhul
etmis ise de, bir top atmadan biiznillahi teala def olup gitmis idi.
Selim güldü:
— Bunlar, bir gözleri kızarsa, pek öyle def olup gidecek soya benzemezler,
babalık, dedi.
Abani sarıklı kehribarcının yanında duranlardan kıranta bir efendi söze karıstı.
çini çekti:
— Abdülaziz devrinde donanmamız yeryüzünde ikinciydi... ngilizler birinci
gelirlerdi. Biz ikinci.
Selim'in aksiligi üstünde. Buna da cevap yetistirdi:
— kinciymisiz de ne olmus sanki? Kafdagı'nı mı zaptetmi-siz?..
Münakasa uzadı. Nuri Usta söze karısmadan dinledi ve aksam eve döndügü vakit
anasına ve Gülizar'a ngiliz gemilerini anlattı. "sterseniz siz de yarın gidip
seyredin," dedi. Fakat Gülizar'la ustanın anası ertesi günü gidip ngiliz
donanmasını seyredemediler. Çünkü donanma o gece sabaha karsı demir alıp hareket
etmisti. Bu apansız hareketin sebebini usta yine Se-lim'den ögrendi.
123
Selim'in saray sofracılarından bir ahbabı vardı. Onun anlattıgına göre, dün gece
Dolmabahçe Sarayı'nda Zat-ı Sahane, ngiliz amirali serefine bir ziyafet
veriyormus. Ziyafetin tam ortasında, Zeki Beyin kumandasındaki müzika, Frenk
havaları çalarken birdenbire ferman çıkmıs, müzika durmus. Sofracılar sasırmıs.
Sonradan ögrenilmis ki, Bosna'da Avusturya veliahtiyle karısının vuruldugu
haberi gelmis Zat-ı Sahane'ye. O da bu haber üzerine çalgının tatilini irade
eylemis. ngiliz amiraline meseleyi bildirmisler. Tam o esnada Selim'in ahbabı
olan sofracı herifin bardagına sarap koyuyormus. Gâvurun tüyü yoluk, kart suratı
sapsarı olmus. "Öyleyse ben de durmam giderim, bu is hayra alamet degildir,"
demis... Ve sabaha karsı basıp gitmis...
Nuri Usta bu habere pek aldırmadı ama gazeteler de yazınca isin hakikati meydana
çıktı.
Hadiseler birbiri pesi sıra yuvarlanıp olgunlastılar. Avus-turya-Macaristan,
Rusya, Almanya, ngiltere, Fransa birbirlerine ilan-ı harbetti. Dünyanın dört
bucagında toplar patlarken stanbul sokaklarında, mahalle aralarında da
seferberlik davulları gümbürdedi. Arası çok geçmeden Devlet-i Osmaniye de
Almanya ve Avusturya-Macaristan'la ittifak ederek harbe girdi.
Bütün bu isler öyle çabuk, usta için öyle apansız olmustu ki, gazetelerde
havadisleri okumaktan, kahvede, çarsıda dedikoduları dinlemekten düsünmeye vakit
bulamamıstı.
Yine çarsıda panigi andırır bir günün aksamı eve geldigi vakit, yemekten sonra
anası sordu ustaya :
— Halimiz ne olacak, oglum?
— Herkesin hali ne olursa bizimki de o olacak, ana... Subeye gittim. Beni gayri
müsellâh ayırmıslar. Sıran yakında gelir, dediler. Herhalde fabrikalardan birine
verecekler...
— Peki ya dükkân?..
— Kapatacagız... Ne yapalım!..
— yi ama ne diye harp çıktı, oglum?
ste usta bunu hakikaten bilmiyordu. "Ne diye harp çıktı?"
— Bilmiyorum ama, dedi. Çıktı iste...
Bir ay sonra Yorgancı Selim, Nuri Ustayla vedalasmaya geldi. Kucaklastılar.
"Kafkas cephesine gidiyoruz galiba," dedi. "Hakkını helal et!"
124
Usta o gece eve, hatta Gülizar'a dargın oldugu zamanlarda bile gelmedigi gibi,
suratı asık, düsünceli döndü.
Ertesi gece davullar ustayı ve emsalini subelere çagırdılar.
XXIII
Fabrika
Nuri Usta, tornasını, tezgâhını, alet ve edevatını sattı. Yalnız bir ege sakladı
kendine. Bunu niçin sakladıgını kendi de bilmiyor. Fakat sakladı iste...
Dükkân malzemesinin satısından aldıgı para evi altı yedi ay idare edebilirdi.
Zaten harbin de en fazla dört ay sürecegini, Almanların Paris'e gireceklerini
söylüyorlardı.
Ustayı Kasımpasa'da tersane fabrikalarına gönderdiler...
Nefer elbisesiyle ustanın fabrika atölyesine ilk girisi hayatında bir dönüm
noktası oldugu için o günü anlatmadan geçemeyecegiz.
Bir kıs baslangıcıydı. Bütün gece yagmur yagmıs ve gün agır bulutlarla dolu bir
gök altında baslamıstı. Kasımpasa'yla ustanın mahallesi arasında en fazla üç
çeyrek saatlik mesafe oldugu halde, usta evraklarıyla fabrika müdüriyetine
müracaat ederken evinden yıllarca yıl uzakta, dönülmez bir gurbete düsmüs
gibiydi.
Atölye, simdiye kadar esini görmedigi kadar büyük. Sanayi Mektebi'nin de bir
atölyesi vardı, ama o bunun yanında hem çok küçük kalırdı, hem de daha ziyade
bir dershane hissini verirdi.
Atölyenin üstü camekândı. Fakat içeriye ısıgın girmesi için degil, sanki
girmemesi için yapılmıs bir camekân. Çünkü camlar, tozdan, çamurdan,
seffaflıklarını kaybetmislerdi. Ancak yer yer kırık ve eksik cam parçalarından
ısık sızıyordu içeriye.
Freze, torna tezgâhları, Nuri Ustanın sayısını birdenbire sayamayacagı kadar çok
tezgâh atölyenin taslıgı üstüne dizilmis. Kasnaklar, kayıslar, yeryüzünde kaç
türlü hareket varsa hepsi atölyenin içinde hep birden faaliyette. Sonra bu hiç
durmayaca-
125
ga benzeyen hareketlerin ve seslerin arasında asagı yukarı hep bir çesit
giyinmis insanlar... nsanlarla makineleri, kayısları, kasnakları birbirinden
ayırdetmek güçlükle kabil oluyor. Sanki insanlar makinelerin parçaları.
Atölyenin ustabasısı Hüseyin Efendi, rütbesi basçavustu, Nuri Ustayı imtihan
etti. Hüseyin Efendi malatlıydı, Nuri Usta Sanayili. Hüseyin Efendi imtihanda
amansız oldu. Nuri Usta bir çıragın yapmayacagı acemiliklere düstü. Bir takozu
tesviyede güçlük çekti ve torna hesaplarında sasırdı. Buna ragmen Hüseyin Efendi
onu bir tornanın basına geçirdi. — Burda çalısırsın, dedi.
Nuri Usta isi tezgâha bagladı ve torna çelik yongalar çıkarmaya basladıgı vakit
ona öyle geldi ki burda yontulan, kabuk kabuk soyulan kendisidir ve bu tornada
kendi eliyle kendisini torna ediyor.
Ögle paydosu bir canavar düdügüyle haykırılırken ustanın içinden aglamak geldi.
sçiler avluya çıktılar. Usta evden bir sey getirmemisti. Tayını da çıkmamıstı
daha. Ötekilerden uzak, eski bir gemi demirinin üstüne ilisti.
Gök hâlâ agır agır kımıldanan ve korkunç, kursuni hayvanlara benzeyen bulutlarla
dolu... Yerde paslı vapur kazanları, kanatları kırık gemi pervaneleri,
halkalanmıs kalın zincirler. Ve bütün bu bakır, demir, çelik ölüleri arasında
küme küme yemek yiyen, konusan, dolasan insanlar...
Usta, dükkânını düsünüyor, çarsıyı düsünüyor, yorgancı Selim'i, mahallesini,
kahveyi, Apturrahman'ı, Gâvur Cemal'i düsünüyor. Ve öyle sanıyor ki bu avlu,
içerdeki atölye bir devler padisahının korkunç sarayıdır ve bu kımıldanan
insanlar, devler padisahının azatsız köleleridir.
Tek gözü karsıda yan devrilmis bir eski kazana ilisti. Kazanın agzı bir bal
petegi gibi göz gözdü. Her gözden içeriye dogru bir boru gidiyor. Usta bu
deliklere takıldı. Bakıyor. Sanki oralarda bir seyler görüyor. Birdenbire
deliklerden bir tanesinde, borunun ta dibinden, kazanın karanlıgından geliyormus
gibi minimini bir adam peydah oldu. Parmak kadar bir adam. Yüzü gözü kömür tozu
içinde, belinden yukarısı çıplak. Elinde
126
bir üstüpü var. Alnının terini siliyor. Ustanın, bir yaz günü Kadıköy vapurunda
gördügü atesçiye benziyor. Minimini adam ayaklarını delikten dısarı sarkıtarak
oturdu. Tam bu sırada, onun yanındaki delikte bir parmak adam daha belirdi.
Bunun da yüzü gözü kömür tozu içinde, belden yukarsı çıplak ve üs-tüpüsüyle bu
da terini siliyor ve bu da ötekisinin ikiz kardesi gibi tıpatıp ona benziyor.
Çok geçmeden kazanın bal petegini andıran boru delikleri bu birbirine benzeyen
parmak adamlarla doldu. Hepsi bacaklarını asagıya sallandırmıslar bir yandan
terlerini siliyorlar, bir yandan acayip bir türkü söylüyorlar. Yalnızca ustanın
duydugu, ama sözlerini anlamadıgı, çok kederli bir türkü...
Ustanın yüregi burkuluyor. Dislerinin arasından ıslık çalarak bu kederli
türkünün makamına uyuyor.
Birdenbire omuzuna bir el dokundu. Uykudan apansız uyandırılan bir cephe
nöbetçisi gibi sıçrayarak silkindi. Omuzuna dokunan adam :
— Amma dalmıssın, Nuri, diyor. Ne vakit geldin? Seni ta karsıdan tanıdım...
Ustaya bu sözleri söyleyen Sait'tir. malatlı Sait Usta. Üç dört yıldır
birbirlerini görmemislerdi.
Usta birdenbire öyle bir sevinç duydu ki, çocuk gibi bagırarak Sait'in boynuna
atılmak istedi.
Sait soruyor:
— Öyle nereye bakıyordun?
— Su karsıki kazana...
— Orda ne var?
— Bilmem... hiç... ne bileyim bu zincirler, kazanlar, pervaneler, demirler
karaya vurmus deniz hayvanları gibi...
Sait gülerek ustanın sözünü kesti:
— Sende tesbih merakı eskiden beri vardır, dedi, ben de yeni geldim buraya.
malat'tan usta istediler. Sen nerde çalısıyorsun?
— Surda...
— Ha! Hüseyin'in atölyesinde mi?
— Evet...
— Aksi herifin biridir... Seni benim atölyeye aldırayım...
127
Usta yalvardı adeta :
— Çok iyi edersin... Ne zaman alabilirsin beni?.. Hemen olur mu?..
Sait güldü:
— Amma ettin... Dökmecilerde çırak ayartmıyoruz. Hem fabrika, hem askerlik.
Fakat elbette bir kolayını buluruz...
sbası düdügü çaldı.
Nuri Usta, "Aksama bulusuruz," deyip uzaklasan Sait'in arkasından doktorun
arkasından bakan bir hasta gibi bakarak atölyeye girdi.
Aksam bir türlü olmadı. Makinelerin ve isçilerin arasında kendini ne onlara, ne
ötekilere karısmamıs, karısamamıs gören usta, her dakika biraz daha
kederleniyordu. Ona öyle geliyordu ki bu torna tezgâhı bile kendi dükkanındaki
torna tezgahıyla hiçbir alakası olmayan, baska maddelerden, baska isler görmek
için yapılmıs bir makinedir.
Paydos düdügü çaldıgı vakit Nuri Usta atölye kapısında kendisini bekleyen Sait'i
buldu. Havuzlara dogru yan yana yürüdüler.
Büyük havuzda bir torpido kızaga çekilmisti.
Sait:
— Suna bak, dedi. Altından suyu çekilince cakasını nasıl kaybetmis...
Nuri Usta sordu:
— Harp çabuk bitecek mi dersin? Ben dükkânı kapattım. Tezgâhı filan sattım.
Hata mı ettim dersin?
— Harp çabuk bitecek diyorlar. Tezgâhı kime sattın?
— Blmem tanır mısın, bir Ali Usta vardı. Benim eski dükkân komsusu. Son
zamanlarda isini büyütmüstü. O aldı.
— Askere gitmedi mi?
— Bedel verdi. Hem gitmez nasıl olsa... sini uydurmasını bilir.
Yürüdüler. Ayrılırken usta:
— Kuzum Sait, dedi, su benim isi ihmal etme... O gece evde ustanın anası, ogluna
:
— Baska bir eve tasınalım, Nuri, dedi. Hem ucuz, hem de senin isine yakın olsun.
128
Usta cevap vermedi. Fakat bütün gece bunu düsündü.
Baska bir eve, baska bir mahalleye tasınmak. Nereye? Kasımpasa'ya... si
Kasımpasa'da. Hem orada daha ucuz ev bulunur.
Gülizar uyuyordu. Birdenbire onu uyandırdı:
— Gülizar, dedi. Anamın teklifine ne dersin? Baska bir mahalleye tasınmak...
— Sen bilirsin, Nuri. Tasınalım.
— Peki ama, Gülizar, bu mahalleyi, mahallemizi bırakırken hiç yüregin yanmayacak
mı?
Gülizar cevap vermedi. Onun için her yer birdi. Nuri'yle ve Ömer'le beraber
olduktan sonra. Onun için bütün dünya yalnız Ömer'le Nuri'den ibaretti. Bu
dünyanın bir kenarından bakan bir de kaynanasının yüzü var...
Sabahleyin erkenden ise giderken usta, anasına :
— Kasımpasa'ya gidin de ev bakın bugün, dedi... Sokaga çıktıgı vakit bakkal,
dükkânını açıyordu. Durdu,
bakkalla uzun uzadıya surdan burdan konustu. Fakat mahalleden tasınacaklarını
söylemedi. Medreseli mahalleye saparken Ali Ustanın çıragı Hasan'la karsılastı.
Hasan'ın üstünde asker elbisesi var. Ustayı görünce egildi, elini öptü.
— Seni görmeye geliyordum, usta, dedi... Gidiyorum... Hakkını helal et...
Durdu. Yutkunarak, kıpkırmızı, sanki çok eski bir kabahatin özrünü diliyor mus
gibi:
— Yenge hanımın da ellerinden öperim, dedi. O da hakkını helal etsin...
Beraber yürüdüler. Ayrılırken usta :
— Hasan, dedi, biz de mahalleden tasınıyoruz. Kasımpasa'ya gidiyoruz... Hani,
ne yalan söyleyeyim, bu Kasımpasa'ya gitmek cepheye gitmek gibi bir sey geliyor
bana... Orda fabrikada çalısıyorum. Amele olduk senin anlayacagın... Hani
seytan, git gönüllü yazıl... "Tek gözüme bakmayın, beni de Arabistan'a Kafkas'a
filan bir yere gönderin," de, diyor...
Hasan:
— Etme, ustam, dedi, çolugun çocugun var. Gün gelir gene dükkânını açarsın...
129
Usta güldü :
— Bizden geçti artık o is, Hasan... Dedim ya... Kasımpasa'ya gidiyoruz...
Bülbülderesi'ne!..
XXIV
i
Kasımpasa'da lk Gece
Kasımpasa'ya tasındılar. Mahalle, bir yokusun etrafına dizili kararmıs tahta
evlerin mahallesiydi. Geceleri tersane isçilerinin, Laz kayıkçıların, stanbullu
bahriye çavuslarının toplandıgı bir kahvesi ve bir Yahudi bakkalı var.
Nuri Usta yeni evine ilk geldigi aksam esikten içeri kederli girdi. Anası ve
Gülizar ona yeni evlerini sirin göstermek için ellerinden geleni yaptılar.
ki kadın aralarında konusmadan, birbirlerine açılmadan gizli bir ittifak
aktetmislerdi sanki. Evin erkegine üzüntü vermemek, onu, sanki hayatlarında
degisen hiçbir sey olmadıgına inandırmak istiyorlardı.
Evin ocagı daha yakılmadıgı için o gece beyaz peynir, zeytin, ekmek yediler.
Anası, oglunun asık suratına bakıyor ve :
— ste istedigin oldu, Nuri, diyordu. Bir kaptan fazla yemek ne olacak, bir kat
elbise yeter, diye söylenip duruyordun. Allah bizi ne dosta, ne düsmana muhtaç
etmesin de sade zeytin ekmek yiyelim, razıyım...
Nuri Usta, "Bir kaptan fazla yemek ne olacak, bir kat elbise yeter," demisti ve
Apturrahman'm "insanın ihtiyaçlarını asgariye indirmesi, nefsini feda etmesi,
yakması" hakkında söyledigi sözleri çok kere dogru bulmus, hatta tatbik bile
etmisti, ama simdi bunlar bir istek degil, bir mecburiyet haline gelecege benzeyince
canı sıkılıyordu.
Yemekten sonra Nuri Usta, Ömer'i dizlerinin üstüne oturttu. Gülizar'la anası
yatakları sererken onlara yardım edecek yerde düsündü : Ömer kendi damının
altında dogacagına Göztepe'deki köskün oymalı tavanlarından biri altında
dogsaydı, kütükte babası Seyfi Bey diye gösterilseydi boncuk gibi mavi
130
gözleri belki Kasımpasa'yı hiç görmeyecek, bir amele evinin alacakaranlıgında
bir gün olsun nefes almayacaktı.
Yataklar yapılır yapılmaz hemen yattılar.
Gece yarısına dogru Gülizar fısıldadı:
— Niye uyumuyorsun, Nuri?
— Sen niye uyumuyorsun, Gülizar?
— Sen uyumayınca ben nasıl uyuyayım... Çok canın sıkılıyor, degil mi?
— Evet...
Gülizar, Nuri'ye büsbütün sokuldu :
— Biliyor musun, Nuri, dedi, Kasımpasa benim çok hosuma gitti.
Nuri güldü :
— Kasımpasa'nın neresi hosuna gitti?
— Bilmem, her seyi...
Gülizar bunu Nuri Ustayı teselli etmek için mi söylüyordu, yoksa sahiden
Kasımpasa'dan hoslanmıs mıydı? Usta bu mesele üstünde durmadı, durmak istemedi.
Yalnız Gülizar'a karsı sıcak bir minnet duydu ve :
— Gülizar, diye fısıldadı, dikkat ettim, Ömer'in patikleri çok eskimis, yarın
anamla çarsıya gidin de oglana yeni bir çift patik alın...
XXV
Aylar ve Yıllar Geçiyor
Aylar geçiyor. Teblig-i resmiler, sahte ithalat ve ihracat istatistikleri gibi,
düsman ölülerinin sayısını çogaltıp Orduyi Hümayun'dan ölenlerin sayısını
azaltarak her gün, nihai zaferin nerdeyse ufuklardan dogacagını müjdelemektedir.
Alman, Avusturya, Osmanlı orduları yenildikçe buna sevk—ül—ceys icabı ricat
denmekte ve tilaf kuvvetleri ricat ettikçe "düsman kahhari bir hezimete duçar
edildi" diye ilan edilmekte.
Kimisi Harbiye Mektebi'nden diploma alındıgı gün çekilmis, kimisi görücüye giden
ananın eline verilmis genç zabit fotograf-
131,
lan ve cephede çıplak sırtında gülle tasıyan basçavus resimleri, mecmuaların
"Yasayan Ölüler" sayfalannda sıra sıra diziliyorlar. Bir gün Sait böyle bir
mecmuayı Nuri Ustaya göstermisti de, usta demisti ki:
— Hıristiyan mezarlıgına benziyor bu mecmua. Nasıl orda her mezar tasının
üstünde, ölenin resmi varsa, burda da öyle...
Harb-ı Umumi'nin ikinci yılma girilirken vagonlar yalnız cephane, yaralı ve
seker tasımaya basladılar. Cephane cepheye gidiyor, yaralı cepheden geliyor ve
seker, bazen gaz ve bulgurla da karısıp ardiyelere oluk oluk akıyor,
ardiyelerden damla damla çıkıyordu.
stanbul sehri cephede çocukları ölen, yaralanan evlerle, gaz, seker ve bulgur
isi yapan konaklara ve apartmanlara bölünmüstü. Harp uzadıkça ölenler çogalıyor,
ölenler çogaldıkça yeni yeni vatanperver zenginlerin adları dillerde
dolasıyordu.
Nuri Ustanın Kasımpasa'daki evi anasının ve Gülizar'ın bütün gayretlerine ragmen
"Dama" dedi. Çarsıdaki dükkânın satılmasından alman para tükendi.
Konsolu bir koltukçuya okuttular. Ananın sandıgından son besibiryerde de
çıkartılıp bozduruldu. Ve bir gece Nuri Usta eve geldigi vakit Gülizar'ın
bileginde altın bilezikten bos kalan yeri gördü.
Sıkıntı, üzüntü ve yarının bilinmemesi Nuri Ustanın anasını Gülizar 'a büsbütün
yaklastırdı. Kasımpasa'da herkesin Ömer 'i Nuri Ustanın öz çocugu sanması ve bu
mahallede mazilerinin herkesçe meçhul olması da bu yakınlasmayı belki
kolaylastırmıstı.
Nuri Usta uzun zamandır Seyh Apturrahman'ı görmüyor. Ve zaten ona öyle geliyor
ki onu görse bile oturup konusamayacak, sadece:
— Haksızlık, adaletsizlik top ve tüfek namlularının agzıyla konusur, seker
sandıklarıyla ve gaz tenekeleriyle nakledilirken senin lakırdı kalabalıgından
baska bir sey bilmeyen "vahdete erismek" gevezeligini dinleyemem artık,
diyecek...
Gâvur Cemal'e de harp basladı baslayalı rastlamadı. Acaba baskalanndan daha
kuvvetli oldugunu herkese ispat etmek için hâlâ atesçilik mi yapıyor?
132
Yorgancı Selim'den bir mektup geldi. Mektup eski mahalledeki adrese
gönderilmisti ama, Muhtar, fabrikaya kadar getirmisti.
Mektup kısaydı. "Biraderim Nuri Ustaya" diye baslıyor ve "stanbul'u göresim
geldi. Burda sıhhat ve afiyetteyiz, yalnız" dedikten sonra okunamıyordu; çünkü
"yalnız"dan itibaren iki satır kursun kalemle silinmisti. Ve "Valide Hanımın,
Yenge Hanımın ellerinden, Ömer'in gözlerinden öperim. Bizi hatırdan çıkarmayın,"
diye bitiyordu.
Usta bu mektupla kolsuz Ahmet'in vaktiyle dükkândan kaçarken gönderdigi mektup
arasında tuhaf bir benzerlik gördü. Ve çoktandır unuttugu Ahmet'i hatırladı.
Ahmet ne olmustu, nerelerdeydi acaba? Herhalde askere almamıslardı. Belki de
açlıktan ölmüstü...
Harbin ikinci yılı, ustanın evine bir gecenin karanlıgında girdi. Artık evde her
gece lamba yakmıyorlar. Gaz yok.
Ömer üç yasında. Bütün rengini gözlerinin mavisinde toplamıs, zayıf, sarısın ve
yüzü çok kansız bir çocuk.
Bir aksam Nuri Ustaya, Ömer sordu :
— Baba, asagıda büyük, kocaman kocaman lambalar yakıyorlar. Niyazi'nin evinde de
lamba yanıyor, biz niçin lamba yakmıyoruz?
Gülizar, Ömer'i azarlamak istedi:
— Üstüne vazife olmayan islere karısma, diye çıkıstı. Fakat usta büyük bir
ciddiyetle çocuga cevap verdi:
— Oglum, asagıda büyük, kocaman kocaman lambaların yandıgı yer Bahriye
Nezareti'dir. Niyazi'nin babası Yahudi bakkalın dükkânını aldı. Zengin. Biz ne
Bahriye Nezareti'yiz, ne bakkal dükkânımız var. Bizim ev, amele evi, Ömer.
Anlıyor musun? Senin baban amele... Ameleler evde artık geceleri lamba
yakmıyorlar...
Ömer inatçıydı. Babasının sözleri ona hiçbir seyi anlatmamıstı. Anasına yan yan
bakarak, ustaya sordu :
— Niçin, ameleler, evlerinde artık lamba yakmıyorlar, baba? Biz niçin zengin
degiliz? Biz, niçin o büyük, kocaman kocaman lambaların yandıgı yerde degiliz?
133
Usta güldü :
— Büyüyünce anlarsın, dedi... Fakat kendisi de bu niçinlerin niçin oldugunu
adamakıllı
anlayamıyordu.
Baba ile ogul arasında geçen bu konusmadan bir hafta sonra artık sabahtan aksama
kadar sokakta oynayan Ömer eve aglayarak geldi. Kulakları kıpkırmızıydı.
Gülizar telas içinde çocugu içeri aldı:
— Ne oldu? Niye aglıyorsun? Ömer kesik kesik, burnunu çeke çeke anlatıyordu :
— Niyazi'nin babası beni dövdü... Kulaklarımı çekti... Annecigim, annecigim...
Kulaklarım çok acıyor.
— Niçin dövdü seni? Ne yaptın?
— Bir sey yapmadım, annecigim... Dövdü beni iste... Bana, "Hırsız piç," dedi...
Gülizar sapsarı, Ömer'e, hırsız demeleri degil, "piç" demeleri aglatacak gibi
oldu onu.
— Peki niçin öyle dedi, ne yaptın? Ömer'in ne yaptıgı anlasıldı.
Mahallede, Yusuf adında sekiz dokuz yaslarında bir Laz çocugu vardı. Kayıkçı
Salih'in oglu. Salih'in evine bir ay önce, "sehit" kâadı gelmisti. Yusuf sehit
oglu olmus, böyle bir mazhariyete layık görülmüstü ama, hiç de icap eden vekarı,
agırbaslılıgı iktisap edememisti. Yüzü sarıydı, soluktu, renksizdi. Fakat bu
renksizlik bir sehit oglu olusunun yüksek hüznünden, gizli kederinden degil,
sadece iyi gıda alamamaktan, bazı günler aç kalısmdandı.
Yusuf mahallenin en yaramaz çocugu ve mahalle çocuklarının elebasısıydı. Ömer
babasıyla aralarında geçen lamba hikâyesini Yusuf'a da anlattı. Ve onun da
fikrini sordu. Yusuf'un da evinde lamba yanmadıgı için, Ömer'in bu husustaki
merakını haklı buldu. Ve o gün mahallede ne kadar lambaya hasret çocuk varsa
basına topladı. Bir erkânıharp zekâsıyla sehit babasının harpteki tecrübelerini
birdenbire hatifi bir nida ile yüreginde olgunlasmıs görerek müthis bir taarruz
planı hazırladı.
Plan mucibince Niyazi'nin babası dükkânda yokken, dük-
134
kânı Niyazi'ye bırakıp bir yere gittigi sırada içeri hücum edilecek, ani bir
baskınla Niyazi kıskıvrak baglanacak ve bir gaz tenekesi esir alınarak sokaga
fırlanacaktı.
Plan tatbik edildi. Çocuklar, kocaman bir bugday tanesini sürükleyen karıncalar
gibi gaz tenekesini bakkal dükkânından dısarı çıkardılar. Fakat tam bu sırada
karsıdan Niyazi'nin babası göründü. Düsman ordusunun böyle apansız zuhuru
üzerine Yusuf, "ricat" emrini verdi. Çocuklar darmadagın kaçıstılar. Yalnız en
küçükleri Ömer düsman tarafından ihata edilerek yakalandı.
ste Ömer'in kulakları böyle bir gazada çekilmis ve ona piçlik ve hırsızlık bu
suretle tevcih olunmustu.
XXVI
Sait, Ali Usta, Nuri Bey
Nuri Usta fabrikaya alıstı. Çarsı, dükkânı ve eski mahallesi ona çok eski
hatıralar gibi geliyor. Sanki Nuri Usta üç yüz yasındadır da, bundan iki yüz yıl
önce çarsıda dükkân sahibi olmustur ve bu dükkân, bu çarsı bundan iki yüz sene
evvel büyük bir zelzelede toprak altına gömülmüstür.
Nuri Ustanın yeni dostları var. Fakat hepsinin basında Sait geliyor.
Usta farkındadır ki, Sait, ne Yorgancı Selim'e, ne Ali Ustaya, ne Gâvur Cemal'e,
ne Seyh Apturrahman'a benzer.
Sait'in bilgisi Gâvur Cemal'inkinden az. Hatta, Nuri Usta, onun kendisi kadar
bile okumamıs oldugunu görüyor : Kendisinin bildigi birçok sey var ki Sait
bunları bilmiyor. Mesela Sait'in Yunan ilahları hakkında hiçbir fikri yok. Jan
Jak Ru-so'nun adını bile duymamıs.
"Vahdet", "nefsi kör etmek" gibi seyleri ise sadece gülerek dinliyor. Bunlardan
da bir sey anlamadıgı belli. Sait az konusuyor.
Fakat bu kısa boylu, genis omuzlu adamda öyle bir hal var ki, Nuri Usta bunu
kendi kendine su sözlerle anlatıyor :
135

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:18:52
Meddelande
Svara med citat
Sait her seyden önce kendine ve kendi gibilere lazım olan seyleri çok iyi bilir.
Sait amele olusundan müteessir degildir. Bilakis amele olmayanlara karsı tepeden
bakar, onları bir agacın üstündeki mantarlar gibi görür.
Sait'in tereddütleri ve süpheleri yoktur. Kafasının içi aydınlıktır. Sait'in
kafasında bir yol vardır ki o belki bu yolun ya-rısındadır, fakat sonuna kadar
gidecegi muhakkak. Sait de dünyadaki adaletsizlikten sikâyet eder. Fakat ondaki
adalet sözü Apturrahman'ın adaletine benzemez. Adalete ulasılacagına emindir.
Fakat bunu nefsin kör edilmesinden beklemez...
Sait'i, Nuri Usta sayıyordu. Fakat bu saygı vaktiyle Gâvur Cemal'e ve
Apturrahman'a karsı duydugu saygıya benzemiyor. Ötekiler kendilerinin
üstünlüklerini hissettirirlerdi. Sait'te bu yoktu. Halbuki eger Sait olmasaydı
Nuri Usta ve çoluk çocuk büsbütün aç kalacaklardı. Nuri Ustaya Gâvur Cemal ve
Seyh Apturrahman yalnız laf ve lakırdı vermislerdi, Sait onun ekmegine katık da
verebiliyordu. Tayınların satıs isini tanzim etmisti. Onun atölyesindeki
isçilere verilen ve "ayniyat" denilen bulgur, pirinç, fasulye ve bazen gaz ve
sekeri... Bunlar "ayniyat" olmalarına ragmen aynen yenseler, kullanılsalar kıt
kanaat on bes gün gitmezdi; Sait büyük bakkallara saüyor, gelen parayı isçiler
arasında dagıttıktan sonra bir kısmını sandıga yatırıyordu. Sandıkta biriken
para hastalık, dogum, ölüm günlerinde herkesin isine yarıyordu. Son zamanlarda
bir aralık yevmiye de verilmisti. Sait'in tesvikiyle yevmiyelerden de müsterek
para biriktirilmisti...
Günler böyle geçip giderken bir sabah Fabrika Müdürü, Nuri Ustayı çagırttı.
Usta, Müdürün odasına girdigi vakit Ali Ustayı orda, ayak ayak üstüne atmıs,
koltuga gömülmüs buldu.
Müdür:
— Ali Bey, seninle konusmak istiyor, dedi.
Nuri Usta eski Ali Ustaya, yeni Ali Beye bakıyordu. Sis-manlamıstı. Sarı
bıyıklarını Alman zabitleri gibi kırptırmıs. Üstünde agır, lacivert bir elbise
var. Nuri Ustayı güler yüzle karsıladı ve oturdugu yerden :
— Nuri Usta, dedi. Lazım gelen makamat ile görüstüm. Emrini bile çıkarttım.
Seni yanıma alıyorum...
136
m
Nuri Usta cevap vermedi. Hiçbir sey anlamamıstı. Ali Ustanın yüzüne tuhaf tuhaf
baktı. Ötekisi izahat vermek lüzumunu hissetmisti.
— Askerlikte sorgu sual olmaz ama, ben yine sana anlatayım. Evkaf Nezareti
...'ya tramvay hattı dösüyor. Bu isi bize havale etti. Bazı tamirat ve torna
isleri için namuslu ve isten anlar bir adama ihtiyacım var. Sen aklıma geldin.
Tayınını filan yine alacaksın. Fazladan biraz yevmiye de verecegim sana...
Anlasıldı mı?
Bir kâat uzattı:
— Al su adrese yarın sabah sekizde gel... Ben ordayım, haydi.
Nuri Usta itiraz etmek istedi. Onun bu istegini sezen Fabrikalar Müdürü sert bir
sesle :
— Haydi, mars, dedi. Evrakını gel kalemden aksama al. Usta selam verdi ve çıktı
odadan...
Sait meseleyi ögrendigi vakit sadece :
— Ha burası, ha orası, ne olacak... dedi... Cumaları filan bulusuruz...
Halbuki ustanın içi kan aglıyordu. Sait'e, atölyeye, arkadaslara alısmıstı.
Sait'in isi bu kadar ehemmiyetsiz görüsü ustayı üzdü. O daha duygulu bir alaka
bekliyordu.
Nuri Bey Evkafta mühim daire müdürlerinden biri olmustu. Kâtibiadil huzurunda
resmen Ali Beyle ortaktılar, fakat Nezaret nazarında birbirleriyle resmen hiçbir
alakalan yoktu.
... tramvay hattının insası muhtelif kanuni yollarla Ali Beye ihale edilmis
gibiydi.
Ali Bey gerek hattın insası, gerekse baska isler için Üsküdar'da bir atölye
açmıstı. On bes kadar isçi vardı atölyede ve hat boyunda yüzlerce amele
çalısıyordu.
Nuri Usta yeni atölyesini çok küçük buldu. Bu ne eski günlerinin dükkânıydı, ne
fabrika.
Nuri Usta hafta sonu tayınından baska Ali Beyin verdigi haftalıgı alırken
kıpkırmızı oldu. Bu, onun dogrudan dogruya bir patrondan aldıgı ilk haftalıktı.
137
XXVII
Ömer
Ömer dört yasma girdi. Cılızdı ama sokakta bir kurt yavrusu gibi dövüsmesini
biliyordu ve yakası açılmamıs küfürleri birbiri pesine dizmekte dehsetli üstat
olmustu.
Babasını her aksam yokusun altında karsılıyor ve her sabah babasını yokusun
altına kadar götürüyordu.
Yine bir sabah baba ogul, evden çıkarlarken Nuri Usta, ogluna :
— Seni Üsküdar'a götüreyim mi, Ömer? dedi.
Ömer için dünyanın hududu asagıda Bahriye Nezareti'nin duvarları dibinde bittigi
için Üsküdar'a gitmek ona ninesinden dinledigi masallardaki Kafdagı'nm ardına
gitmek gibi heyecanlı bir yolculuk geldi ve yukarda yatakları toplayan Gülizar'a
seslendi:
— Ana, ben Üsküdar'a gidiyorum.
Kasımpasa'dan Köprü'ye, Köprü'den Üsküdar'a kadar süren vapur yolculugu Ömer'i
hayran bıraktı. Ve babasının elinden tutarak atölyeye girdigi vakit birdenbire o
kadar çok ve inanılmaz seyler görmüs oldu ki hemen Kasımpasa'ya, mahalleye
dönmek, bütün bunları arkadaslarına anlatmak istedi.
Ömer, atölyede güler yüzle karsılandı. Bu havası tozlu, aydınlıgı bulanık yere
bir çocugun gelisi isçilerin üstünde neseli bir sarkı tesiri yapmıstı. Hele
Tesviyeci Sükrü Baba ile Ömer çabucak dost oldular.
Tesviyeci Sükrü Baba, atölyenin aynı zamanda asker olmayan biricik isçisiydi.
Elli yasındaydı. Kısacık boyluydu. Burnunun üstünde kenarları teneke, kulaktan
geçme bir kocakarı gözlügü vardı. Bu gözlügün kocaman burnuna binen yerine,
acıtmasın diye bez sarılmıstı.
Sükrü Babaya, Ömer, "Gözlüklü Amca" adını taktı. Ve Gözlüklü Amcanın yanında
ondan izahat alarak, her önüne gelen seyi karıstırmak isteyerek atölyedeki
tezgâhları dolastı. Burnunu kıskaçlayan isçilerden birine sunturlu bir küfür
savurdu
138
ve Gözlüklü Amcanın verdigi bir tahta takoza çiviler çakarak aksamı etti.
Baba ogul eve döndüler. Nuri Usta yıllardır isten böyle neseli dönmemisti.
Ertesi sabah yine Ömer'i aldı ve artık Ömer'in atölyeye gitmesi âdet oldu.
Bir gün Gözlüklü Amcayla Ömer üç gündür üzerinde ugrastıkları küçük bir arabanın
tekerleklerini takarlarken atölyeye Ali Bey girdi. Ali Bey Almanya'ya yaptıgı
kısa bir seyahatten dönmüstü. Yanında Nuri Bey vardı.
Atölyeye girdikleri vakit içerde bir sessizlik oldu. Nuri Ustaya dogru
yürüdüler. Gözlüklü Amca elinde arabayla ayaga kalktı ve Ömer gelenlere baktı,
Gözlüklü Amcanın kolundan çekerek sordu :
— Bunlar da kim, Gözlüklü Amca? Gözlüklü Amca fısıldadı:
— Patronlar...
— Patronlar ne demek, Gözlüklü Amca?
Gözlüklü Amca cevap vermedi. Çünkü Ali Bey, Nuri Ustayla konusmus, onlara dogru
geliyordu. Nuri Usta, patronların Sükrü Babayla Ömer'e dogru gittiklerini
görünce peslerine takıldı. Ali Bey sordu :
— Kimin bu çocuk, Sükrü Baba? Senin mi? Nuri Usta atıldı:
— Benim...
Ali Bey, Nuri Beyin yüzüne baktı. Gülüsür gibi oldular. Nuri Bey :
— Masallah, topuz gibi delikanlı, dedi. Tıpkı babasına benziyor.
Bu "Tıpkı babasına benziyor" öyle bir edayla söylenmisti ki, Nuri Usta
kıpkırmızı oldu. Herifin suratına bir tokat atmamak için kendini zor tuttu.
Ali Bey, Ömer'in basını oksayarak sordu :
— Kaç yasındasın?.. Ömer ters ters cevap verdi:
— Dört... Sana ne?.. Ali Bey sastı t
139
— Demek dört sene geçti ha?.. Ne isim koydun buna, Nuri Usta?
— Oglumun adı Ömer...
O aksam eve dönerlerken Ömer'in elinde arabası vardı. Babasına dedi ki:
— Baba, bu arabada seni gezdirecegim, annemi gezdirecegim, ninemi gezdirecegim,
Gözlüklü Amcayı gezdirecegim, herkesi gezdirecegim... O iki adamı arabama
bindirmem ama...
Bir hafta geçti... Ali Bey, Nuri Ustaya yeni ortaklarının atölyeyi gezeceklerini
söyledi. Usta, yeni ortagın kim oldugunu sormadı. Fakat ögleden sonra Ali Bey,
Nuri Bey ve yeni ortak atölyeye girdikleri vakit sapsarı oldu. Usta onu görür
görmez tanıdı. Bu, bir kösk bahçesinin kapısında ve Gülizar'ın sandıgından çıkan
fotograf kâgıdının üstündeki adamdı. Ali ve Nuri Beylerin yeni ortakları, Seyfi
Beydi.
Seyfi Bey biraz sismanlamısh. Usta onun sesini ilk defa duyuyordu. Kaim ve kısık
bir sesle konusuyor.
Usta, Gözlüklü Amcanın yanında yere çömelmis, bir seyler yapan Ömer'e baktı.
Ömer yeni gelenleri görmüs, basını bir kaldırmıs, sonra bunların arabasına
bindirmek istemedigi adamlar oldugunu görünce somurtarak tekrar basını isine
egmisti. Seyfi Beyi belki görmemisti bile...
Nuri Usta patronları atölyede dolastırdı. Ara sıra göz ucuyla bir Ömer'e, bir
Seyfi Beye bakarak izahat verdi. Ömer'in söyle bir Seyfi Beye benzeyen tarafı
vardı. Bu benzeyisin farkına varmak azap oldu ustaya.
Gözlüklü Amcanın yanma geldiler. Ömer ayaga kalktı.
Ali Bey:
— Merhaba, Ömer Usta, dedi. Ömer somurtkan:
— Merhaba, dedi.
Nuri Bey, Seyfi Beye Ömer'i göstererek :
— Bizim Nuri Ustanın oglu, dedi. Çekirdekten yetisiyor. Seyfi Bey çocuga söyle
bir baktı. Ve alakasız basını çevirdi.
Yürüdüler. Çıktılar atölyeden.
Nuri Usta, aksama kadar gitgide çogalan bir kuruntuyla çıldıracak gibiydi. Nuri
Beyle Ali Usta, Ömer'in öz babasının
140
Seyfi Bey oldugunu herhalde bilmezlerdi. Fakat eger laf olsun diye Gülizar
macerasını ona anlatacak olurlarsa... Seyfi Bey, Ömer'i almak isterse... Atölye
kapısının her açılısında ustanın yüregi duracak gibi oluyor.
Aksama dogru son kararını verdi. Kütükte Ömer'in babası kendisiydi. Ömer'i kimse
ondan alamaz.
Nuri Ustanın telası bosuna çıkü. O kendisinden bahsedilmeyecek kadar
ehemmiyetsiz bir adam oldugunu hesap etmemisti.
Ömer'le köprüye çıktıkları vakit usta sordu :
— Bugün gelen adamı arabana bindirir misin?
— Hangi adamı, baba?
— Su, ötekilerle gelen, sarı adamı...
— Bindirmem, baba...
— Niçin?
— Bindirmem iste. Ben sana, Gözlüklü Amcaya, Salih'e, anneme, nineme
benzeyenleri arabama bindirecegim... Niyazi'nin babasını da bindiririm
arabama...
Usta güldü ve:
— Aferin, dedi. Sen çok akıllı bir çocuksun, seni bu aksam Beyoglu'na gezmeye
götürecegim...
Ömer yine yeni bir dünya yolculugu yapacak. Sevindi. Tünele bindiler. Ömer
tünelden korkmadı.
Beyoglu'na çıktılar. Ömer hiç bu kadar kalabalık bir sokak görmemisti.
Galatasaray'a kadar geldiler. Ömer :
— Ben buradakileri arabama bindirmem, baba, dedi...
Bir pastacı dükkânı önünde usta, Ömer'i durdurdu, pastaları gösterdi:
— Sunlara bak, Ömer, dedi.
— Bunlar ne, baba?
— Bunlara, pasta derler.
— Küçük küçük ekmeklere benziyorlar... ama beyaz... Bunlar yenir mi, baba?
Ömer bunların yenecegini anlamıstı ve "Bunlar yenir mi, baba?" demesi yemek
istedigi içindi. Usta:
— Bunlar yenir, dedi. Hem de çok tatlı seylerdir. Sen daha böyle seyler
yememissindir. Fakat nafile agzın sulanmasın, biz
141
pasta yiyemeyiz. Pastaları senin arabana bindirmek istemedigin adamlar ve
onların çocukları yer.
Usta bütün bu sözleri kendi de farkına varmaksızın büyük bir inatla Ömer'e
nispet verir gibi söylüyordu. Ancak sözlerinin sonuna geldigi vakit isin farkına
vardı. Ve bir an düsündü. Sonra devam etti:
— Sen amele çocugusun, Ömer... Amele çocukları pasta ye- j mez... Bunu
unutma... e mi!.. Camların arkasında çesit çesit pastalar dururken bizim, baba
ogul, onlara karsıdan, yutkunarak baktıgımızı unutma... unutmayacaksın, degil
mi, Ömer?..
Ömer, gözleri pastalarda cevap verdi:
— Peki, unutmam, baba...
Yürüdüler. Tokatlıyan'ın önüne geliyorlardı. Birdenbire usta, otelin kapısından
Gâvur Cemal'in çıktıgını gördü. Eger sakalı olmasaydı Cemal'i tanımayacaktı.
Cemal de ustayı gördü.
— Vay ustam, nereye böyle?.. Nerelerdesin? Bu delikanlı kim?
— Oglum...
Gâvur Cemal'in üstünde temiz, oldukça sık bir elbise vardı. Ayakkapları pırıl
pırıldı ve basında silik fes.
Gâvur Cemal, Ömer'i sevmek istedi. Çocuk çekindi. Usta güldü :
— Ne o, Ömer, dedi, yoksa bu amca da arabana bindirmek istemediklerinden mi?
Ömer cevap vermedi. Gâvur Cemal:
— Ne arabası? dedi...
— Hiç... Benimle oglum arasında insanları birbirlerinden ayırt etmek için bir
parola...
Usta tepeden tırnaga kadar süzdü Cemal'i:
— Bu ne sıklık, hocam... Cemal kızardı:
— Eh, biraz temizce giyiniyoruz. Vazife icabı... iasede çalısıyorum da..
— Atesçilikten vazgeçtin demek...
— Çoktan... Israr ettiler... Kendimi methetmek gibi olmasın, "Namuslu bir adam
lazım," dediler. Vagon islerinde dalavereler çevriliyormus... Beni getirdiler bu
isin basına... Sen nerelerdesin
bakalım? iki yıl kadar önce dükkâna ugramıstım. Kapalı.
— Ben Üsküdar'da Ali Beyin atölyesinde çalısıyorum. Hem askerlik, hem
amelelik...
Gâvur Cemal sakalını kasıdı:
— Ali Bey, Ali Bey, diye dört bes defa tekrarladı. Anladım. Bizde bir isi var.
Nuri Beyin ortagı degil mi?..
— Evet... Belki hatırlayacaksın... Eskiden bizim mahallede otururdu. Benim
dükkân komsusuydu. Ali Usta... Simdi Ali Bey...
Gâvur Cemal, Ali Ustayı hatırladı:
— Ya, dedi... Zaten görsem tanırdım...
Beraber yürüdüler ve bir müddet sonra konusacak laflan kalmadıgını görünce
ayrıldılar.
O gece usta evde ne Gâvur Cemal'den, ne de Seyfi Beyden bahsetti. Sade Ömer'i
Gülizar yataga yatırırken, usta, çocugun üstüne egildi, gözünü onun gözlerine
dikerek sordu :
— Beni çok sever misin, Ömer?
— Severim, baba...
— Ne kadar çok seversin, Ömer? Ömer kollarını açarak:
— Nah, bu kadar çok... Bu kadar çok severim, baba, dedi... Usta elinin tersiyle
tek gözünü silerek mırıldandı:
— Ben de seni, Ömer, dedi... Ben de seni o kadar, o kadar çok severim, oglum!..
* * *
Ali Bey, Nuri Ustayı kalem odasına çagırtmıstı. Odada yalnız ikisi vardı. Ustaya
yer gösterdi:
— Söyle otur bakalım, Nuri Usta, dedi. Usta oturdu. Ali Bey bir sigara uzattı,
usta :
— Tesekkür ederim, içmem, dedi. Ve bu davetin, bu ikramın sebebini anlamak için
telassız bekledi.
Ali Bey öksürdü:
— Usta, dedi. Hayat böyle iste... Herkes bir yol tutturmus gidiyor... Dünyada en
kötü sey nankörlük ve eski günleri unut-
143
maktır... Ben çok sükür ne eski günlerimi, ne de eski dostlarımı unuttum...
Biliyorsun ya seni düsündüm hemen... Bu kadar yıl bir mahallede oturmusuz,
dükkân komsulugu yapmısız, degil mi?..
Usta cevap vermedi. Ali Bey devam etti:
— Buradan memnunsun ya?.. Mamafih bizim ortaklarla konustum. Yevmiyeni
artıracagız...
Durdu. Ustanın yüzüne baktı. Bu müjdenin nasıl bir tesir yaptıgını anlamak
istiyordu. Usta put gibiydi. Ali Bey gene devam etti:
— Annen nasıl?.. Artık iyice ihtiyarlamıstır. Sen hâlâ Kasımpasa'da oturuyorsun,
degil mi?
— Evet...
— Bu taraflara tasın... Ev kirasını da veririz...
— Yerimden memnunum... Nasıl olsa vapur parası vermiyorum...
— Pason mu var?..
— Pasom üstümde... Nefer elbisesi... Ali Bey takdirkâr basını salladı:
— Bu mükemmel bak... Demek neferlerden bilet alınmıyor... Askolsun, iyi
düsünmüsler...
Sustular.
Ali Bey birdenbire:
— Nuri Usta, dedi, senin bir eski ahbap vardı. Gâvur Cemal Hoca derdin hani...
Hâlâ onu gördügün var mı?
— Bir hafta evvel gördüm. Niye sordunuz?
— Sey, simdi ase'de çalısıyor, biliyor musun?
— Evet...
— AlâL
Bu "âlâ" sözü ustayı sasırttı. Ali Beyin yüzüne baktı. O birdenbire isgüzar bir
adamın alısveris edasıyla :
— Bana bak, Nuri Usta, dedi. Benim ase'de bir isim var. Söyle küçük bir vagon
isi senin anlayacagın. Ne yapalım, yalnız tramvay hattı dösemekle geçinilmiyor.
Güldü:
— Eh bizim pasomuz da yok... Vatani vazifesini herkes baska türlü yapar. Bak
sen atölyede çalısıyorsun, baskaları cep-
144
54
helerde çarpısıyor, biz de islerin nizamı, intizamıyla ugrasıyoruz... Su Cemal'e
seninle beraber gitsek de, hos beni de tanır ama, sen olursan baska, su vagon
isinde aksilik çıkarmasa... Usta meseleyi anlamıstı. Ters bir sesle :
— Gâvur Cemal'e beraber gitmemizin bir faydası olacagını sanmam, dedi. Eger
vagon isi olacaksa, yani nizamında bir isse yapar, yok degilse, beni degil ya,
babasını bile dinlemez herhalde... Ne de olsa namuslu adamdır...
Ali Bey bastı kahkahayı:
— Çocuksun be usta, dedi... Hâlâ toyluktan kurtulama-dın... Namusla bu isin ne
alakası var!.. Cemal herkese nizami avantasını alıp kolaylık gösteriyor. Bize de
dostluk için kolaylık göstersin.
Usta kıpkırmızı oldu.
— Gâvur Cemal belki münasebetsiz bir adamdır ama, dedi, rüsvet almaz... Ne para
rüsveti, ne dostluk rüsveti...
Usta yanıldıgını bir hafta sonra anladı. Bir hafta sonra atölyeye gelen Ali Bey,
ustaya :
— Sen bana yardım etmedin ama, ben isimi gördüm yine, dedi. Cemal bu aksam
Büyükada'da, bende...
O hafta sonu ustaya yevmiye vermediler. Yalnız-tayınını aldı. Ve Ali Bey ikide
bir ustayı terslemeye basladı...
* * *
Bir gün Üsküdar vapuruna binerlerken Ömer babasına sordu :
— Baba, biz niçin vapurun hep burasında oturuyoruz da ötesinde oturmuyoruz?
Burası tahta, orası kadife gibi...
— Burası ikinci mevki, oglum, orası birinci mevki...
— Mevki ne demek, baba...
Usta mevkii anlatmak için epeyce güçlük çekecegini anladı.
— Yani, dedi, burası ikinci, orası birinci... Ben askerim, ikinci mevkie para
vermiyorum. Birinci mevki paralı... Oraya oturmak için çok para lazım... Anladın
mı?..
— Anladım, baba... Ben orada oturmak istiyorum...
145
— Bırakmazlar...
— Neden?
— Nedeni var mı? Sen nasıl arabana herkesi almak istemiyorsan, onlar da birinci
mevkie herkesi almak istemezler...
Fakat Ömer birinci mevkie oturmayı aklına koymustu. Ve ertesi günü babası
Gözlüklü Amcayla ikinci mevkide konusurlarken bir fırsatını buldu sıvıstı. Vapur
kalabalıktı. Birinci mevki orta salonun kapısına geldi. çeriye baktı. Karsıda
sarıklı bir adamla gözlüklü bir adamın arasında bos bir yer var. Gözlüklü adamın
gözlügü olması Ömer'e Gözlüklü Amcayı hatırlattı. Onu sirin gösterdi. Sarıklı
adamın yanında bir çocuk var. Laz Salih gibi büyük bir çocuk. Ama üstü bası onun
gibi degil. Cici elbiseler giyinmis... Bir seyler yiyor.
Ömer birinci mevki salondan içeri girdi. ki yanına bakınmadan gitti dogru
gözlüklü adamla sarıklı adamın arasına, cici elbiseli çocugun yanma oturdu.
Çocuk söyle bir baktı Ömer'e. Gözlüklü adam aldırmadı. Sarıklı adam uyukluyormus
meger.
Ömer hiç bu kadar yumusak bir yere oturmamıstı. Sonra, burdakiler hiç de vapurun
öte tarafmdakilere benzemiyorlardı. Arabasına bindirmek istemedigi ne kadar
insan varsa hepsi burda toplanmıs gibiydi.
Yanındaki cici elbiseli çocugun ne yedigine baktı. Fındık yiyor. Ömer fındıgı
çok severdi. Niyazi'nin babası da fındık satar. Laz Salih bir gün Niyazi'yi
kandırmıstı da Niyazi, babasının haberi olmaksızın kavanozdan fındık çalıp
mahalle çocuklarına ikiser üçer dagıtmıstı. O günden beri Ömer'in en gizli
isteklerinden biri de doya doya fındık yemektir.
Mahalle âdeti veçhile Ömer çocuga elini uzattı:
— Bana da ver, dedi...
Bunu dilenir gibi degil, bir hak olarak istemisti. Çünkü mahallede bütün
çocukların yediklerinden birbirlerine vermeleri, yediklerini birbirlerinden
istemeleri âdetti.
Cici elbiseli çocuk, Ömer'e söyle bir baktı:
— Niye vereyim, dedi. Arsız sen de...
Yine mahallede bir âdet vardı ki istenilip verilmeyen sey zorla kapılırdı. Ömer
fındık paketine bir küçük atmaca gibi atıldı ve çocugun fındıklarını aldı.
146
0100025353485353535348534853484823534853
Cici elbiseli çocuk Laz Salih kadardı ama onun gibi kavgacı degildi. Fındık
paketinin elinden gittigini görünce aglamaya basladı:
— Baba, fındıklarımı çaldı, baba...
Sarıklı adam uykusundan uyandı. Meseleyi anlar anlamaz gözlüklü adama :
— Sizin mahdum, bizimkinin fındıklarını çalmıs, diye izahat verip malı istirdat
etmek istedi, ama gözlüklü adam, hırsızla hiçbir alakası olmadıgını söyleyince
sasırdı ve artık dogrudan dogruya Ömer'e hitabedip fındıkları geri almak istedi.
Ömer oralı degildi. Fındık külahını vermiyordu.
Bütün mevki halkı bu çekismeye alaka gösterdi. Herkes sarıklı adamla cici
elbiseli çocuktan yana. Biletçi geldi. Salonda Ömer'in babası arandı. Fakat bu
hırsız çocugun babası bulunamadı. Fındık külahını sımsıkı tutan Ömer'in minimini
ellerinden "mal-i mesruk"u alamayacaklarını anladılar. Onu biletçi refakatinde
birinci mevkiden hudut harici etmekle iktifa ettiler.
Ömer ancak dısarı çıkınca babasının nerde oldugunu söyledi. Biletçi meseleyi
Nuri Ustaya anlattı. Gözlüklü Amca gülmekten katıldı. Nuri Usta, Ömer'e sordu :
— Niçin yaptın bu isi, Ömer?
Ömer fındıklarından Gözlüklü Amcaya da ikram etti. Cevap vermedi.
XXVIII Yine Aylar Geçti
Bir sarhos bir sarhosu öldürdü. Sarhosların ikisi de hastaneden yeni çıkmıs ve
ertesi günü tekrar cepheye gönderilecek delikanlılardı. Kavgaya sebep olan bir
kadındı. Gazeteler haberi yazdılar. Gece kahvede herkes bundan bahsediyordu.
Kimisi ölenden yana çıkıyor, kimisi öldürenden yana. Bütün kahve kadına küfrü
basıyor.
Aynı gazetelerde, bu cinayet haberinin sagında solunda, üstünde altında teblig-i
resmiler de vardı. Fakat kahve artık bu
147
teblig-i resmilerle alakadar degil. Bir adamın bir adamı öldürmesi, yüz bin
insanın yüz bin insanı öldürmesinden daha merak verici olmus. Yüz binlerin yüz
binleri öldürmesi haberlerine o kadar alısılmıs ki kahvedekilerin kafasında
teblig-i resmi-lerdeki telefat ve sühedat miktarları sadece mücerret sayılırdı.
Nuri Usta o gece bunun farkına vardı ve etrafta cinayetin münakasasını yapanlara
üzüntüyle baktı.
Cinayet evde de duyulmustu. Gülizar :
— Acıdım delikanlıya, Nuri, dedi. Nuri, Gülizara bir tuhaf baktı:
— Peki ama, Gülizar, dedi, simdiye kadar yüz binlerce insan öldü. Onlar için bir
defa olsun böyle bir sey söylemedin...
—"Onları tanımıyorum ki...
— Peki bu öleni tanıyor musun?
— Bizim alt bastaki Zehra Hanımın kocası tanırmıs. O, Zehra Hanıma anlatmıs,
Zehra Hanım bize anlattı. Bir anası varmıs çocukcagızın, babası geçen yıl
tifüsten ölmüs. Harpten evvel kunduracıymıs.
Usta, Gülizar'ı haklı buldu. Öteki yüz binler sadece sayıydılar. Topraga,
açlıga, topa, tüfege karısmıs sayılar... Gülizar, o yüz binlerin vaktiyle ne is
gördüklerini, anaları, babaları olup olmadıgını bilmiyordu. Gülizar onları
tanımıyordu. Halbuki bu ölen delikanlı Zehra Hanımın kocasının arkadasıymıs,
babası tifüsten ölmüs, anası varmıs, kunduracıymıs. Bir sayı degil, bir insan...
Bir cinayet meselesi Nuri Ustayı bütün hafta zaman zaman düsündürdü. Kendini
cephedeki yüz binlere benzetti. Harpten önce bir dükkânı vardı, tek basma bir
isin sahibiydi. Nuri Ustaydı. Simdiyse atölye ve fabrikalardaki yüz binlerin
herhangi bir sayısıydı.
O Cuma bu düsüncesini Sait'e açtı. Sait basını salladı:
— Daha adam olamadın, Nuri, dedi.
Ve onu niçin adam olmamıs buldugunu söylemeden bahsi degistirdi.
Aradan haftalar geçti. Usta bir aksam atölyeden çıkarken Seyh Apturrahman
karsıladı onu. Abturrahman'ın üstünde tabur imamı üniforması vardı. Hâki cübbe,
hâki sarık. Sakalını sünnet-i serif üzere kırptırmıs.
148
— Mirim, dedi, sizi bekleye bekleye ayaklarıma kara sular indi. çeri girmek
istemedim. Burda is tuttugunu tahkik edinceye dek bir hayli zahmete katlandık.
...Hastanesi'nde imamet vazifesini uhdemize aldık. Nasılsın?
Ustanın yanında duran Ömer'e baktı:
— Mahdum mu?
Apturrahman'm sangını Ömer begenmemisti. Vapurdaki, fındık hikâyesinden beri
sarıklı adamları sevmiyor. Hatta mahalle imamının ogluyla bile cumaları
oynamıyor.
— Evet, oglum...
Usta bu üniformalı Apturrahman'm karsısında tuhaf bir sıkıntı duydu. skeleye
dogru yürüdüler. Usta Apturrahman'ı süzüyor. Hastane imamının oldukça mühim bir
göbegi var. Hâki sarıgıyla kırpık sakalının arasındaki yüzü tombul ve renkli.
Konusmadan iskeleye vardılar. Vapur daha gelmemisti. Apturrahman apansız söze
basladı:
— Mirim, dedi, sana vazifeten geldim.
Durdu gazanın kutsiyetine dair bir hadis, bir ayet, yahut bir beyit okudu. Usta
o kadar dalgındı ki Apturrahman'm ne okudugunu anlamadı. Ve ancak hastane imamı:
— Delikanlı keske rütbe-i sahadeti ihraz edeydi, dedigi vakit kendine geldi,
sordu:
— Kim? Ne rütbe-i sahadeti?
— Bizim Yorgancı Selim...
— Selim ne olmus?..
Selim'e olan is yüz binlere olan islerdendi. Yaralanmıs, Apturrahman'm imamlık
ettigi hastaneye getirmisler. ki bacagını birden diz kapaklarından itibaren
kesmisler...
Usta sapsarı oldu. Selim'in yattıgı kogusu ögrendi. Apturrahman :
— Mirim, mutlaka gel, kendisini gör, diyordu. Hep seni arayıp durur.
Usta cevap vermedi. Vapur gelmisti. Apturrahman'la ayrıldılar. O birinci mevkie
gitti, usta ve Ömer bas tarafa ikinciye...
Ertesi günü Selim'i gidip görmek için Ali Beyden izin almak kolay olmadı.
149
Usta iki paket asker cıgarası ve Ömer'le beraber hastane kogusuna girdigi vakit
birdenbire Selim'i göremedi. Kogus agız agıza dolu. Yerlere bile yatak serilmis.
Yaralılar hep birbirlerine benziyorlar. Ustayı, Selim görüp seslendi.
Yatagının basucuna gittiler. Usta hüngür hüngür aglamamak için zor tuttu
kendini. Ömer korktu ilkönce. Sonra alıstı ve daha sonra babasının yüzüne baktı.
Usta:
— Öp amcanın elini, oglum, dedi.
Ömer, Yorgancı Selim'in battaniye üstünde, hiçbir ise yaramaz eski ve kırık bir
alet gibi duran elini öptü. Evden çıkarken anasının ögrettigi cümleyi söyledi:
— Geçmis olsun, amca...
Nuri Usta battaniyenin altındaki vücuda bakıyor. Bu vücudun yarım ve ayaksız
oldugu öyle belli ki...
Selim'in bası tıraslı. Gözleri çukurda. Kuru çökük yüzünde asagı dogru sarkan
bıyıkları korkunç.
Nuri Usta cıgara paketlerini yatagın üstüne koydu. Selim :
— Eyvallah, usta, dedi. Annen nasıl? Yengem iyidir insallah...
Usta cevap vermiyor, konusamıyor. Sesinin hıçkırıklarla kesileceginden korkuyor.
— Yine insan adammıs bizim Seyh Apturrahman. Degil mi, usta? Ne yaptı etti, seni
buldu, haber verdi.
— Konusma, Selim, yorma kendini...
Selim güldü. Meydana çıkan sapsarı dislerinin kenarlarında sarkık bıyıkları daha
korkunç oldular :
— Atlattık, dedi. Bu sabah sertabip, "Geçmis olsun," dedi. Bir iki haftaya kadar
taburcu olacagız...
Ömer etrafına bakıyor. Birdenbire babasına sokuldu :
— Baba, bak, baba... diye korkuyla mırıldandı.
Usta, kendi de farkına varmaksızın, Ömer'in gösterdigi tarafa baktı. Orda bir
yatakta alt çenesi olmayan bir insan bası vardı.
Selim fısıldadı:
— Sevket Çavus. Sargılarını evvelsi gün çıkardılar. Yarın taburcu. Çene
kemigini sarapnel parçalamıs. Ama iyilesti.
150

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:19:57
Meddelande
Svara med citat
O aksam eve döndükleri vakit, Ömer, bütün gece çırpındı durdu. Hep o çenesiz
adamı gördü rüyasında. ki defa aglayarak uyandı ve ertesi sabah ustanın anası,
çocugu böyle yerlere götürdügü için ogluna çıkıstı.
Usta iki hafta içinde, Ömer'i Gözlüklü Amcaya bırakarak, Selim'i üç defa daha
görmeye gitti. Ve her gidisinde sertabibin, "Geçmis olsun" sözünü biraz erkence
söylemis oldugunu anladı. Çünkü Selim iyilesmiyordu bir türlü. Dördüncü sefer
bir cuma günü gitti hastaneye. Daha kogusa girmeden Apturrah-man'la
karsılastılar. Apturrahman, Nuri'yi görür görmez :
— Dur, mirim, dedi. Cenab-ı Hak taksiratını affetsin... Bizimki Rahmet-i
Rahmana kavustu.
Usta, eski Seyh Apturrahman'm, simdiki tombul hastane imamının yüzüne dimdik,
küfreder, dövüsmek ister gibi baktı. Ötekisi, gözleri yerde:
— Bir ameliyat daha icabetmis... Kangren denilen illet-i mahude...
Usta gerisini dinlemedi:
— Apturrahman, dedi, utanmıyor musun?
Bunu öyle yumusak söylemisti ki, Apturrahman'm hayreti iki kat oldu.
Usta, iyice, burnunun dibine kadar hastane imamına sokuldu :
— Apturrahman, dedi, sen yalancısın be!.. Hakkın bahçesi, vahdet, nefs-i
emmareyi körletmek... Senin gibi palavracı az gördüm... Selim öldü ha!.. sabet
olmus... kurtuldu topunuzdan...
Hava günesliydi. Apturrahman'm hâki cübbesinin genis kollarında ince sırma
seritler vardı.
Ustaya öyle geldi ki güneste parıldayan bu iki ince sırma serit ortalıgı
birbirine katarak kahkahalarla gülmektedirler.
Usta, ters ters, bir daha baktı Apturrahman'm yüzüne, agır agır döndü, sarhosmus
gibi sallanarak hastane bahçesinden sokaga çıktı.
Bir tramvay gıcırtısı ustayı kendine getirdi. Etrafına bakındı. Bir manav
dükkânının kuru otlarla yapılmıs sergisinde karpuzlar ilisti gözüne. Manavı
gördü. Beyaz bir sakalı var. Karsı151
sındaki çarsaflı kadına bir karpuzu kesmis, malından emin, kesmece begendiriyor.
Sokak kalabalık, insanlar gidip geliyorlar. Ve yesil kırmızı tramvay arabaları
tıklım tıklım...
* * *
Yürüdü. Yorgancı Selim aklından çıkmıyor. Apturrah-man'dan nefret ediyor. Sanki
Selim'in ölmesinde bütün kabahat Apturrahman'ınmıs gibi geliyor ona...
Kabahatları fertlerin, ayrı ayrı insanların üstüne yüklemek, Nuri Usta için bir
tesellidir. O da bunun sadece teselliden, yani kendi kendisini aldatmaktan baska
bir sey olmadıgını biliyor. Fakat isin bundan ötesi Nuri Usta için öyle
karanlık, öyle anlasılmaz bir karısıklık ki, bu teselliye muhtaç kalıyor.
Selim'in ölüm haberini ustanın anası oglundan ögrenince önüne baktı:
— Allah rahmet eylesin, dedi.
Gülizar'm gözleri yasardı. Birdenbire çok eski günlerden sesler geldi kulagına.
"Merdivenden tıkır da mıkır çıkarken" türküsünü duyar gibi oldu. Zübeyde Hanıma
rehin bırakılan altın saatle köstegi Selim'in kucagına nasıl attıgını hatırladı.
Ve bu bol bol küfür eden, sık sık sarhos olan, pesine takılıp söz atan
delikanlıya hiçbir zaman kızmamıs, darılmamıs oldugunu anladı. Yahut Gülizar'a
simdi bu böyle geldi.
Yeni ortak Seyfi Beyin atölyeye ilk ve son gelisinin üstünden aylar geçmis, Nuri
Usta, Seyfi Beyi büsbütün unutmustu ki bir sabah Ali Bey ona :
— Bugün Göztepe'ye gideceksin, usta, dedi. Bizim Sey-fi'nin bahçesinde,
rüzgârla isleyen su tulumbaları var ya, hani su degirmen fırıldagı gibi seyler,
iste onlardan varmıs. Bir yeri bozulmus. Git bir bak...
Usta:
— Gidemem, demedi. Diyemezdi.
Yanma Ömer'i de aldı. Ömer'i bilhassa yanına aldı ve Haydarpasa'dan üçüncü
mevkie binerek Göztepe'nin yolunu tuttu. Ömer'in basını oksuyor:
— Seni ömründe hiç görmedigin bir bahçeye götürecegim,
152
Ömer, diyordu. Gidecegiz. Gör, bak. Ne güzel bahçelerde yasıyorlar.
Bu sözleri birçok defalar tekrarlarken bir taraftan da düsünüyordu :
"Hayatın yarısı tesadüflerin elleriyle isleniyor. Avusturya veliahtına Sırplı
gencin kursunu tesadüfen isabet etmeseydi, harp olmazdı. Harpte tesadüfen
Selim'in ayaklan dibinde sarapnel patlamasaydı, delikanlı ölmezdi. Tesadüfen
harp olmasaydı, tesadüfen Ali Beyle Nuri Bey ahbap olmasalardı, tesadüfen Seyfi
Bey onların isine ortak girmeseydi, usta, Ömer'i alıp tesadüfen anasının
hizmetçi olması yüzünden onun içinde dogup büyüyemedigi bahçeye götüremezdi."
Bu düsünce zincirlenisi ustanın üstünde öyle bir tesir yaptı, hele Seyfi Beyin
bahçesine, Ömer'le beraber gitmekte olmaları o kadar sasılacak bir tesadüf
kudreti gibi göründü ki, Göztepe'de trenden indikleri vakit, usta, çözülmez bir
dügümü çö-züverdigini sandı. stasyonun merdivenlerinden yukarı çıkarlarken, ilk
yaptıgı tren yolculugunun zevki içinde etrafına gülerek bakman Ömer'e, büyük bir
ciddiyetle, sanki koskocaman bir adamla konusuyormus gibi:
— Ömer, dedi. Talih denilen sey tesadüf. Tesadüf her sey. Ve biz tesadüflerin
oyuncagıyız... Hayatın tesadüfleri romanların tesadüflerinden daha mantıksız.
Fakat bu mantıksızlıklar hayatın mantıgını yapıyor...
Ömer hiçbir sey anlayamadı. Babasının yüzüne saskın saskın baktı:
— Peki, baba, dedi.
Seyfi Beyin köskünü bulmakta güçlük çekmediler. Ustayla Ömer'i bahçıvan
tulumbanın yanına götürdü. Rüzgârla isleyen su tulumbası bahçenin arka
tarafında, enginarlıklarla bagın arasındaydı. O gün köskte çamasır yıkanmıs
olmalıydı ki, baslarını söyle yalancıktan örtmüs kadınlar, agaçların arasına
gerilmis iplere yatak çarsafları, donlar, gömlekler, masa örtüleri seriyorlardı.
Kendini zorlamasına ragmen, usta, bu bahçe içinde, bu çamasır asan kadınlar
arasında Gülizar'm gölgesini göremedi ve anladı ki Gülizar buralara bir daha
geri dönmemek üzere Kasımpasalı olmustur.
153
lüfl
Nuri Usta tulumbayla ugrasırken, Ömer çamasır asan kadınların yanma gitti. Onlar
Ömer'i güler yüzle karsıladılar. Ömer hepsine "teyze" ismini verdi. Fakat yarım
saat sonra üç hizmetçiyi birbirinden ayırmak için birisine, en yaslısına "sisman
teyze," ötekisine, orta yaslısına "hanım teyze" ve en gencine "güzel teyze"
adını taktı. Sisman teyze sertti, öteki teyzelere ikide bir çıkısıyordu. Hanım
teyze alaycıydı ve güzel teyze çamasır asarken mırıl mırıl bir türkü
fısıldıyordu.
Ömer onlara yardım etti. Sepetlerinin kenarlarına yapısarak ipten ipe
tasınmalarında kendini gösterdi. Güzel teyze Ömer'e bir salkım üzüm getirdi. Ve
Ömer ilk defa üzüm yedi.
Teyzelerle ahbaplıkları tam kıvamını bulmustu ki, Ömer7 den üç dört yas büyük
bir kız çocugu geldi yanlarına. Teyzeler bu kız çocuguna büyük bir hanımmıs gibi
saygı gösterdiler. Kız sisman teyzeye dadı diyordu. Ömer'in kim oldugunu sordu.
Tulumbayı yapmaya gelen ustanın oglu oldugunu ögrenince :
— Dur, dedi, benim de bir bebegim var, adı Miloviç, kolu kırıldı, sana getireyim
de, sen de onu yap.
Ömer kolu kırılan bebegi gözden geçirdi. Hayret etti. Mahallede Ayse'nin de
bebegi vardı ama, bezdendi, böyle burnu, agzı gözleri yoktu.
Ömer bebegi elinde evirip çevirirken kız sinirlendi:
— Haydi, dedi, yapsana... Sana para veririm... Ömer kaslarını çattı:
— Bunu ben yapamam, dedi, ama istersen Gözlüklü Am-ca'm var benim, ona
götüreyim, o kolunu takar.
Kız bebegi Ömer'in elinden çekip aldı:
— stemem, dedi, Miloviç köskten dısarı çıkmaz...
— Sen bilirsin... Sustular. Ömer kızı tepeden tırnaga kadar süzdü. Sordu :
— Senin adın ne?
— Leyla...
— Benimki de Ömer... Haydi, gel çizgi oynayalım... Ömer kızın cevabını almadan
yere kocaman, çarpık bir
mustatil çizdi. Sonra bunu, oda oda böldü. Bir tas aldı, Leyla'ya da bir tas
verdi:
154
?999999999999999999948945941?54599499945
— Haydi, dedi... Ve kendisi hemen sekerek oynamaya basladı.
Leyla küçük bir kus gibi seken Ömer'e hayretle bakıyordu. Sıra ona gelince, Ömer
:
— Haydi, dedi...
Leyla, somurtkan, cevap verdi:
— Ben, bunu oynamasını bilmiyorum... —Ben sana ögretirim...
— stemem... Ömer kızdı:
— Vay enayi vay, dedi, çizgi oynamasını bilmiyor... ögreteyim diyorum,
istemiyor... yuuuu be!..
Leyla kıpkırmızı oldu :
— Terbiyesiz, arsız, utanmaz, diye haykırdı...
Ömer söyle bir baktı Leyla'ya, sonra yerden tası kaptıgı gibi horozlandı:
— nerim ha!..
Ömer'in tası inmesine vakit kalmadı, çünkü sisman teyze yetisti, Ömer'e bir
tokat attı ve imdat kuvvetinin yetistigini gören Leyla feryadı bastı. Tepine
tepine aglamaya basladı.
Küçük Hanımın kerimesi olan Leyla'yı teskin etmek için bütün teyzeler basına
üsüstüler. Ona Ömer'in pis çocuk oldugunu söylediler ve ikide bir Ömer'in üstüne
yürüdüler...
Ömer oralı degildi. Yedigi tokadın yeri hâlâ sarı yanagının üstündeydi. Dimdik
duruyordu. Elinden tası bırakmamıs, sol eline de bir tas almıstı.
Güzel teyze Ömer'e:
— Haydi gel Leyla Hanımın elini öp, seni affetsin, dedi... Ömer affedilmenin ne
oldugunu bilmiyor ve Leyla'nın elini neden dolayı öpmek lazım geldigini
anlamıyordu.
Güzel teyze Ömer'i bileginden yakaladı ve onu Leyla'ya dogru sürüklemeye
basladı:
— Haydi, diyorum sana... Haydi...
Ömer silkindi, minimini kafasıyla güzel teyzenin yumusak yuvarlak karnına bir
kafa attı. Genç kadın neye ugradıgını sasırdı, Ömer'i bıraktı, iste o zaman Ömer
:
— Baba, baba... diye bagırarak ustanın oldugu yere dogru doludizgin kosmaya
basladı.
155
Baba ogul Seyfi Beyin bahçesinde birbirlerine kavustukları zaman usta sordu:
— Ne oldu, Ömer?
— Beni kovalıyorlar, baba.
— Kim kovalıyor?
— Güzel teyze...
Halbuki güzel teyze Ömer'in pesini bırakmıstı, yalnız uzaktan sesleniyordu:
— Haylaz, arsız seni... Bu tarafa geleyim deme bir daha... Kulaklarını koparırım
vallahi...
Ömer babasının bacakları arasına sokulmus, bütün teyzelere ve Leyla'ya dilini
çıkarıyordu. Usta sordu :
— Ne yaptın, Ömer, neye kızdırdın teyzeleri? Ömer asagıdan yukarıya babasına
bakarak :
— Ben teyzeleri kızdırmadım, baba.
— Yalan söyleme...
— Yalan söylemiyorum, baba... Ben teyzelere bir sey yapmadım... Bir kız var
orada... Leyla... Sana çizgi oynamasını ögreteyim, dedim... stemem, dedi. Ben
de. Yuuu enayi, dedim...
Biraz sonra baba ogul teyzelerin yanından geçip giderlerken sisman teyze, sert
bir sesle Nuri Ustaya :
— Bir danasına çocugunu getirme dedi. Yaptıgı isi Küçük Hanım, Seyfi Bey duyarsa
kıyametleri koparırlar...
Usta cevap vermedi ve tesadüfün acayip kudretine bir kere daha iman etti. Ve bir
kere daha sandı ki tesadüf her seydir...
O gece Ömer anasına basından geçen isleri anlattı. Gülizar, ustaya sordu:
— Nerede oldu bu isler?.. Usta çok tabii cevap verdi:
— Göztepe'de, Seyfi Beyin köskünde...
Oda karanlıktı. Usta Gülizar'm yüzünü göremedi. Uzunlugunda, kısalıgında degil,
fakat çesidinde baskalık olan bir sessizlik. Gülizar'm sesi pürüzsüz, tertemiz
duyuldu :
— Ben seni acar bir çocuk bilirdim, Ömer, ne diye tası atmadın kafalarına?..
Ömer mahcup sızlandı:
156 •
— Atacaktım ama... Güzel teyze kollarımdan tuttu...
— Ona da yapıstıraydm tası...
Ömer birdenbire cevap vermedi. Düsündü. Sonra meseleyi halletti:
— Bir daha oraya gidelim de bak nasıl hepsini taslarım... Babasına sokuldu:
— Baba, dedi, bir daha oraya giderken Laz Salih'i de alalım... Serifi de
alalım... Olmaz mı?.. Kızın bebegini de alır Ayse'ye getiririz... Olmaz mı?
Ömer'e meseleyi ninesine anlatmamasını tembih ettiler. Ve o gece Gülizar
zayıflayan vücudu birdenbire toplanmıs, ısınmıs, hiçbir zaman olmadıgı gibi genç
ve ihtiraslı bir istekle ustaya sokuldu... Nuri'ye ilk defa :
— Oglumun, Ömer'imin babası, kocam, dedi...
Ömer ertesi gün, atölyede, Göztepe'de olan isleri, köskü ve bahçeyi, yedigi
üzümü, Gözlüklü Amcaya anlattıgı vakit, ihtiyar, gözlüklerini alnının üstüne
kaldırıp çocugun gözleri içine bakarak sordu:
— Öyle bir bahçede, öyle bir köskte oturmak, öyle üzümleri yemek ister miydin?
Ömer basını salladı:
— stemem...
— Halt etme, dogru söyle... Göztepe'deki kösk senin Ka-sımpasa'daki evinden,
bahçe, bu mendebur atölyeden iyidir ya... Ne diye istemem diyorsun... Koca koca
odalarda yatmak, sabahtan aksama kadar bahçede oynamak, salkım salkım üzüm yemek
kötü sey mi be?
Ömer büyük bir ciddiyetle cevap verdi:
— yi sey...
— E, öyleyse...
— stemem iste...
— Niçin?
— Orada babam yok, anam yok, sen yoksun, ninem yok, Laz Salih yok...
— E, biz de orada olsak...
— Siz de olsanız isterim... Ama onlar olmasın... Gözlüklü Amca kahkahayla güldü
:
157
— Bak hele, dedi, hem heriflerin kösküne bizi götürmeye kalkıyor, hem de ev
sahiplerini kapı dısarı edecek...
O gün izinli olan ve Nuri Ustayı görmeye gelen Sait uzaktan söze karıstı:
— Ne sastın? Delikanlının hakkı var... Hem Seyfi Bey, hem teyzeler, hem Leyla
Hanım, hem Ömer, hem sen, hem Laz Salih köske nasıl sıgısırsınız? Hem onları,
hem sizi almaz orası...
Gözlüklü Amca gözlügünü tekrar burnunun üstüne oturttu ve söylendi:
— Gene basladın, degil mi, Sait? Haydi Seyfi Beyi çekistir bakalım...
Sait güldü, agır agır yaklastı Gözlüklü Amcaya, omuzuna vurdu :
— Benim kanım sizinki gibi uyusuk degil...
Gözlüklü Amca tekrar gözlügünü alnının üstüne koydu ve cevabını Sait'e degil,
Ömer'in yüzüne bakarak, Ömer'e verdi:
— Bizim kanımız uyusukmus Ömer, ha... Onu da görürüz elbet...
Sait mırıldandı:
— Ne zannettin, görürsünüz...
Ömer, Gözlüklü Amcayla Sait Amcanın konusmalarına dikkat ediyordu. Bir sey
anlamıyordu ama ters ters söylenmelerinden kavga edeceklerini sandı ve hemen
Gözlüklü Amcanın yanında yer aldı. Fakat amcalar kavga etmediler...
Sait bir asker cıgarası uzattı Gözlüklü Amcaya :
— Al bakalım, dedi...
Gözlüklü Amca cıgarayı aldı. Kibriti Sait yaktı. Ve Gözlüklü Amcanın cıgarasını
tutusturdu. Sonra amcayı söyle yana iterek:
— Sen biraz dinlen, dedi. Ver su egeyi bana...
Gözlüklü Amca cıgarasını içerken Sait tezgâhın basına geçti ve onun yarıda
bıraktıgı isi tamamladı...
Ömer sasakalmıstı. Gözlüklü Amca çocugun hayretini gördü, tezgâhta çalısan
Sait'i gösterdi ona :
— Ömer, oglum, dedi, bak bunu unutma... Sen de büyüyünce böyle yap... Anladın
mı? Ha... Sen de böyle yap...
Ömer yemin eder gibi:
— Peki, yaparım, Gözlüklü Amca, dedi...
158
020002000153485348532353535348534853534823535353534853482323484853535389
XIX
Bir Müsamere
Hilal-i Ahmer parkta büyük bir müsamere tertip etmisti, Ali, Nuri ve Seyfi
Beyinkiler de heyet-i tertibiyedendiler. ste bu yüzden, Nuri Ustaya parkın
tenviratıyla mesgul olması emredilmisti. Usta elektrikten anlamazdı. Fakat emir,
emirdi. Bereket versin aynı emri alan ve isten anlayan isçiler de gelmislerdi de
Nuri Ustaya etrafa bakmaktan baska yapacak bir sey kalmamıstı.
Bir tarafta ince saz, bir tarafta askeri bando ve yukarda Muzika-yi Hümayun
çalıyordu.
Türk hanımları çarsaflıydılar. Çogunun uzun tül peçeleri açıktı ve uçları
kıvrılarak omuzlarına düsüyordu. Alman ve Avusturyalı kadınlar, kocalarına "Bey"
denilen büyük Rum ailelerine mensup madamlar, fesli, sapkalı erkekler ve
zabitler...
Nuri Usta, bu kalabalıga dısardan bakıyordu. Sıkılıyordu. Yanından geçerlerken
geri çekiliyor, onlara degerse üstü bası bulasacak sanıyordu.
Bir aralık Ali Beyle Gâvur Cemal'i görür gibi oldu. Bir seyler konusarak
agaçlıklı bir yokusta kayboldular.
Nuri Ustadan baska herkes egleniyordu. Hatta elektrikçiler bile. Büfelerden
birinde bulasıkları yıkayan bir neferle içlerinden biri ahbap çıkmıs, el
altından boyuna limonata içip pasta yiyorlardı. Nuri Ustaya da ikram ettiler.
stemedi. Yalnız bir aralık Ömer'e bir pasta götürmeyi kurdu, sonra vazgeçti.
Birbirine karısan muzika, saz, kadın kahkahaları, sarhos erkek sesleri arasında
gece oldu. Elektrikler yandı. Usta, artık gidebilecegini düsündü ve yalnız ay
ısıgıyla aydınlanan patikalardan birinde büyük kapıya dogru yürürken asagıdan
dogru gelen Gâvur Cemal'le karsılastı. Kenara çekildi. Cemal'le konusmak
istemiyor. Fakat hoca onu tanıdı:
— Dur, diye haykırdı, kaçma...
Sallana sallana ustaya yaklastı. Usta, Gâvur Cemal'in sarhos oldugunu anladı.
159
— Kaçtıgım filan yok, dedi. isim bitti, gidiyorum. Yarın sabah erken kalkmak
lazım.
Gâvur Cemal, elini söyle bir havada dolastırıp :
— Adam sen de, diye haykırdı yine, yarın sabahı düsünme... sana izin alırım...
gitmezsin... haydi yürü, gel...
Nuri Ustanın koluna giren Cemal, onu yukarı dogru sürüklemek istiyordu. Fakat
Cemal'in kolunu, sanki kırılacak ince camdan bir seymis gibi büyük bir itinayla
kendi kolundan çıkaran usta:
— Ne yapıyorsunuz? dedi... Bir neferle kol kola kendinizi nasıl teshir
edersiniz?
Gâvur Cemal sallandı, gegirdi:
— Kinayeli laf etmekten hâlâ vazgeçmemissin be usta, dedi. Ama bana kinaye filan
vızgelir, haydi yürü...
Usta oldugu yerde duruyor, tek gözünü yere dikmis :
— Kinayeli laf filan ettigim yok. Cemal Bey, diyordu. Emin olun.
Cemal hızla ustanın kolunu çekti. Kendisi yere yıkılırken ustayı da topragın
üstüne çökertti:
— Ustam, dedi, bana Cemal Bey diyorsun... Beni aglatacaksın be... Yapma bana
bunu, ustam... Fitil gibi sarhosum... acı bana... mahvolmus herifin biriyim
ben...
— sinizden mi çıkardılar?
Usta bunu öyle bir sorus sormustu ki, Cemal sarhos olmasaydı, bögründen
bıçaklanmıs bir boga gibi haykırırdı. Fakat simdi sadece gururla bagırdı:
— Kimin haddine? Beni kim isten çıkarabilir? Topunun ipi elimde... Kılıma
dokunsunlar hele, hepsinin ipligini pazara çıkarırım...
Usta birdenbire sordu:
— Harp ne vakit bitecek?
Gâvur Cemal yine burnunun üstünden sinek kovar gibi bir hareket yaptı:
— Ne bileyim ben!.. Biz bitiyoruz, biz bitince harp da bitecek elbet... Geç
simdi bunu... Karnın aç mı? Gel sana bir yemek yedireyim...
Cemal ayaga kalkmak için davrandı. Usta simdi bu sarhos-
160
tan öyle igreniyordu ki kendisi daha evvel ayaga kalktı ve onun ayaga kalkması
için yardım etmedi. Elini uzatmadı. Yine karsılıklı ayaktaydılar. Cemal, ustanın
üstüne dogru egiliyor, usta geri çekiliyordu.
— Haydi, gel yemek yiyelim... yukarda... içeriz de istersen... Ali Bey
hergelesinin islerini yürütüyorum... Yevmiyeni artırıyor mu domuz? Hele
artırmasın da bak... Haydi...
Cemal birdenbire sustu. Nuri Usta kaybolmustu. Sanki yer yarılmıs yere girmis,
ay ısıgına karısarak aya çıkmıstı:
— Nuri! diye seslendi... Nuri! diye bagırdı...
Cevap yok... Ustanın böyle birdenbire kayboluverisine öyle kızdı ki:
— t! diye homurdandı... Nankör kerata!..
Yukarda Muzika-yi Hümayun Karmen operasının en beylik parçasını çalıyordu. Gâvur
Cemal kendini dehsetli bedbaht buldu. Ay ısıgı, agaçlıklar, Karmen... Fakat
derdini dökecegi, meshur sakalının çenesinde kıvır kıvır dal budak salmasına
sebep olan kadını uzaktan gösterecegi bir tek arkadası yok. Halbuki ustayı
gördügü vakit nasıl sevinmisti. Ona en büyük sırrını fas etmek, ona imdi
yukarda, kocasının yanıbasmda yemek yiyen Güzide'yi göstermek istemisti. Ama
Nuri Usta denilen öküz, kafasında iki satırlık bilgi namına ne varsa hepsini
kendinden ögrenen nankör, onu en müskül zamanında bir basına bırakıp sıvısmıstı
iste...
Cemal yine çöktü yere. Basını elleri arasına aldı. Sızdı.
Nuri Usta sesleri, ısıkları ve Cemal'i arkada bırakarak parkın kapısından
çıkarken birdenbire irkildi. Tam büyük kapının dısında duvara dayanmıs bir adam
duruyordu. Dikkat edince bunun bir nefer oldugunu anladı. Daha dikkat edince
karsısında Yorgancı Selim'in durdugunu sandı. Boyu, gözleri, bıyıkları, tıpkı
Yorgancı Selim... Duvara dayanmıs, içerden, uzaklardan gelen sesleri dinliyor,
birbirine karısan muzika, kadın, erkek ve ince saz seslerini...
Usta, "Acaba Selim'in kardesi var mıydı?" diye düsündü. Selim'in kardesi yoktu.
Eger Selim'in yarım vücudunu battaniyenin altında görmemis, eger Selim'in
öldügünü çok iyi bilme-mis olsaydı, parkın kapısında duran adamın Selim
oldugundan süphesi kalmayacaktı.
161
Yüregi burkuldu. Nefere yaklastı, iyice sokuldu ona... O, kendisine birisinin
yaklastıgını görünce ilkönce irkildi, kabahat yaparken yakalanmıs gibi bocaladı.
Fakat sonra yaklasan adamın da kendisi gibi nefer oldugunu görünce toparlandı,
eski halini aldı.
Nuri Usta:
— Merhaba, hemseri, dedi, selam verdi. Ötekisi selam aldı fakat cevap vermedi.
Usta:
— Ne yapıyorsun burda? diye sordu. Ötekisi omuz silkti, yine cevap vermedi. Usta
güldü:
— Agzın, dilin yok mu, hemseri, dedi, konussana...
Yorgancı Selim'e benzeyen adam, parkın dıs kapısına dayanmıs içerdeki sesleri
dinleyen adam agzını açtı ve Nuri Usta tek bir dis pırıltısı olmayan karanlık
bir delik gördü. Bu delikten bogazlanan bir hayvan yavrusunun hırıltısına
benzeyen sesler çıktı. Delik kapandı. Yorgancı Selim'e benzeyen adam eliyle
kapanan agzını göstererek güldü.
Nuri Usta utancından kıpkırmızı oldu. Hâlâ karsısında sıkılgan gülümseyen
dilsize ne söylemek lazım geldigini bilemedi. ki üç defa söze basladı, fakat
her seferinde birdenbire sustu. En nihayet:
— Affedersin, hemseri, dedi ve baska bir söz daha söylemeden yürüdü.
Ertesi gün atölyede Gözlüklü Amca, Nuri Ustaya saka ederek sordu:
— Eh, dün gece iyi eglendin mi? Yediklerin içtiklerin senin olsun, gördüklerini
anlat bakalım.
Usta, kuru, cevap verdi:
— Parkın içinde bir sarhos serseriyle karsılastım ve parkın kapısında dili
kopmus bir adam gördüm. Benim Yorgancı Selim'e benzeyen bir nefer... Bütün gece
uyumadım dersem, inan...
162
XXX
Muharebe Bitti
Muharebe bitti. Mütareke haberini, usta, ne sevinç, ne de kederle karsıladı.
tilaf devletlerinin zırhlıları stanbul'a girdikleri gün Ali Bey de atölyeye
bitkin ve perisan girdi. Sapsarıydı, isçiler patrona baktılar. Patron boguk bir
sesle:
— Çocuklar, dedi, bugünden itibaren, Ali, Nuri ve Seyfi Beyler sirketi
dagılmıstır. Atölyeyi de kapatıyoruz. Düsman stanbul'a girdi. Rezil olduk. Bu
kadar kan bosuna aktı. Bu kadar mahrumiyetlere, açlıga, sefalete bosu bosuna
katlandık...
Birdenbire isçilerden biri yüksek sesle güldü. Ali Bey gülenden tarafa döndü.
Ters ters baktı:
— Ne gülüyorsun? dedi... Sende zerrece hamiyet yok mu be?
Gülen, bu sefer, uzun bir kahkaha attı. Sonra Ali Beye dogru agır agır yaklastı:
— Ali Bey, dedi, benim kardesim Kafkas'ta kakırdadı. Ben de buraya gelmeden önce
üç yıl cephede idim. ki yara aldım. Sen ne yaptın? Kimin kimsen öldü mü? Evde
seker, yag, gaz eksik oldu mu? Bir de karsımıza geçmissin açlıga, sefalete
katlanarak, kan akıttık filan diye tıras ediyorsun? Haydi, çek arabanı!.. Bas!..
Papellerini doldur bavula, git Avrupa'lara keyfine bak! Haydi!.. Hâlâ duruyor!..
Ali Bey, üstüne dogru yürüyenin karsısında agır agır geriledi. mdat ister gibi
etrafına bakındı. Fakat atölyedekiler oldukları yerde duruyorlar,
kımıldamıyorlardı. Yüzü büsbütün burustu. Döndü, hızlı hızlı atölyenin kapısına
dogru yürüdü. Tam kapıdan çıkarken durdu. Ve bir lahza içinde :
— Nankörler, hepinizin canını kurtardım. Besledim hepinizi... Ekmek tuz hakkı
bilmez hainler... diye haykırdı ve kaçtı...
Ali Bey gittikten sonra atölyenin sessizligi Gözlüklü Amcanın sesiyle bozuldu.
Gözlüklü Amca, Ali Beyin üstüne yürüyen isçiye:
— Dogru etmedin, dedi, herif vedalasmaya gelmisti...
163
Gözlüklü Amcanın bu sözleri atölyede büyük bir münakasanın çıkmasına sebep oldu.
Bazıları Gözlüklü Amcaya hak verdiler, bazıları Ali Beyin üstüne yürüyenden yana
çıktılar.
Kimisi:
— Heriflerden belki ikramiye koparırdık. Simdi isleyen yevmiyeleri de
vermezler, dedi.
Kimisi:
— kramiyeleri de, yevmiyeleri de kendilerinin olsun, diye bagırdı.
Nuri Usta bu bol bol küfürle karısık uzayıp giden münakasaya karısmıyordu.
Gürültünün çıkması üzerine kendine sokulan Ömer'in yüzünü oksayarak tezgâhın
basında tek gözünü kapamıs, sanki ayakta uyuyor gibi duruyordu.
Birdenbire bütün seslerin üstünde Ali Beye çıkısan isçinin sesi yükseldi:
— si amma karıstırdınız ha!.. Ali Beyi tersledigim iyi oldu. Fakat ne diye
isleyen yevmiyelerimizi almaya çakmısız... Öyle degil mi, Nuri Usta?
Nuri Usta silkindi, tek gözünü açtı:
— Evet, dedi, yevmiye ile çalısanlar, isleyen yevmiyelerini almalı... Gâvura
darılıp oruç yenmez... Ben gider meseleyi hallederim... Hepinizin namına
konusmak için bana salahiyet veriyor musunuz?
Atölyede kaim sesler uguldadı:
— Veriyoruz.
Sonra bir tek ince çocuk sesi, Ömer'in sesi tekrar etti:
— Veriyoruz...
Atölyedekiler gülüserek Ömer'in etrafını aldılar :
— Yassa, delikanlı. Sen de bizdensin demek? Ömer büyük bir ciddiyetle cevap
verdi:
— Evet!..
Nuri Usta, Ali Beyin odasına girmeden önce kapının önünde duraladı. çerden
sesler geliyordu. Ali Beyin, Nuri Beyin, Seyfi Beyin sesleri. Bir seyler
konusuyorlardı, sık sık lira, para, kâr, harp, ttihatçılar, Enver, Talat,
Almanlar, sviçre, banka kelimeleri geçiyordu.
Nuri Usta, kapıyı tıkırdattı. çerden Ali Beyin sesi geldi:
164
— Gir...
Odada Seyfi Bey bir koltuga gömülmüstü, Ali Bey masanın basındaydı, Nuri Bey
ayakta.
Üçü de Nuri Ustayı tepeden tırnaga kadar süzdüler. Nuri Bey sordu :
— Ne istiyorsun?
Nuri Usta sakin cevap verdi:
— Yevmiyeci arkadasların isi için konusmaya geldim... Seyfi Bey, Ali Beyin
yüzüne baktı. Ali Bey:
— Biz yevmiye alanlara merhametten bunu veriyorduk, dedi. Yoksa hepsi burda
vazife-i askeriyelerini yapıyorlardı. Bugünkü muamelenizden sonra hâlâ gelip
yevmiye filan diye konusmaya sıkılmıyor musun? Hem senin alacak yevmiyen filan
yok...
— Biliyorum. Kendim için gelmedim.
Nuri Bey basını iki yana sallayarak Seyfi Beye :
— Düsman stanbul'a girmis, vatan kan aglıyor, bunlar yevmiye pesinde... dedi
ve daha baska seyler de söyleyecekti ama Nuri Usta, Nuri Beyin yüzüne öyle bir
baktı ki, hazret sustu. Usta ona yaklastı:
— Beyefendi, dedi, bir Yorgancı Selim vardı, hatırlıyor musunuz? Zat-ı âlinizi
bir gece esek sudan gelinceye kadar pataklamak üzereydi de, ben mani olduydum...
Simdi anlıyorum ki ben onun bu hayırlı isine mani olmakla...
Seyfi Bey hiçbir sey anlamadı. Nuri Beye baktı. Nuri Bey sapsarıydı. Ali Bey
haykırdı:
— Seni karsımıza aldık efendi efendi konusuyoruz... Ama sen bu dilden
anlamazsın... Esnaf agzma alısmıssın... Haydi, bas burdan... Durma... Kır
boynunu...
Usta gülümsedi:
— Demin, seni atölyeden aynı sözlerle defettik diye, simdi sen de beni burdan
aynı sözlerle atlatmak mı istiyorsun? Nafile... hesabı görmeden adım atmam...
kâtipten defterleri getirt... say paralan...
Babası patronların odasına gittikten sonra atölyede hâlâ devam eden münakasayla
Ömer bir müddet hiçbir sey anlama-
165

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:22:04
Meddelande
Svara med citat
dan alakadar oldu. Sonra canı sıkıldı. Kimse farkına varmadan atölyeden çıktı.
Avluya geçti ve içinde iki kâtibin harıl harıl kocaman defterleri
karıstırdıkları kalem odasının açık kapısından basını sokup onlara dilini
çıkararak iltifat ettikten sonra karsıdaki kapının önünde durdu. Dinledi.
Kâtiplerden biri, Ömer'in patronların kapısı önünde durdugunu görünce seslendi:
— Ne o, Ömer, babana yardıma mı geldin? Ömer babasına yardıma gelmemisti ama bu
suale :
— Ha, diye cevap verdi... Sonra babasının kendisine "Ha" diye cevap vermeyi
yasak ettigini birdenbire hatırladı. Evet, dedi... evet... yardıma...
Kapının arkasından babasının sesi geliyordu. Bir gün Ömer anasına küfür etmisti
de babası onu koca sesiyle azarlamıstı. ste simdi de içerde babası o koca
sesiyle konusuyordu. Ömer korktu ilkönce, kaçmak istedi. Fakat sonra birdenbire
babasının sesinden daha kocaman seslerin bagrıstıklarını duydu. Durdu. Kâtibin,
"Babana yardıma mı geldin?" dedigini hatırladı. Ve bir aksam asagı mahallede
çocukların Laz Salih'i nasıl yalnız yakalayıp dövdükleri aklına geldi. Babası da
içerde yalnızdı. Kâtibe seslendi:
— çerde babama ne yapıyorlar? Dövüyorlar mı? Kâtip alaycı cevap verdi:
— Ne sandın? Dövüyorlar ya!.. nsan hiç...
Ömer gerisini dinlemedi. Bütün bir asagı mahalle çocukları pesine takılmısmıs
gibi kosarak merdivenleri indi, iki defa tekerlendi. Kalktı, avluyu bagıra
bagıra geçti ve atölyeye :
— Babama dayak atıyorlar, feryadıyla girdi.
Gözlüklü Amca ve atölyedekiler sasırdılar. Hepsi zaten öyle heyecanlıydılar ki
hakikaten Nuri Ustanın basına bir is geldigini sandılar. Gözlüklü Amca kumandayı
verdi:
— Haydi, yürüyün!. Atölyedekiler dısarı fırladılar.
Ömer hem bagırıyor, hem onlara yetismek için alabildigine kosuyordu.
Kâtipler sasırdılar. Defterlerini kapatıp odalarında bir köseye büzüldüler.
Merdivenlerden çıkıp koridorda yürüyen gürül-
166
tüyü beyler ve Nuri Usta da duymustu. Yaptıkları münakasayı, hakikaten nerdeyse
kavgaya dönecek olan çekismeyi birdenbire kestiler. Seyfi Bey :
— Ne oluyor? dedi... Yoksa ngilizler atölyeyi isgal mi ediyorlar?
Ali Bey bir kanepenin arkasına geçti. Nuri Bey öksürdü ve içeri girecek olan
isgal kuvvetleri zabitini nasıl bir yumusatıcı, hosamedi nutkuyla karsılamak
lazım geldigini tasarlamaya çalıstı.
Nuri Usta kapıya dogru yürürken kapı açıldı ve Gözlüklü Amca önde, bütün millet
içeri doldu. Ömer kalabalıgın bacakları arasından bir ormanda yürür gibi geçerek
babasının yanına sokuldu.
çerde döven dövülen yoktu... Saskınlık karsılıklı oldu. Hem odadakiler, hem
içeri girenler duraladılar.
Seyfi Bey simdiye kadar atölyeye yalnız bir defa gelmisti. Müdüriyet odasından
asagı inmezdi ve kalabalıkla teması yoktu. Fakat bu sefer söze ilk o basladı.
Karanfilleri sulamayı unutup kurutan bahçıvanını azarlar gibi Gözlüklü Amcaya
çıkıstı :
— Ne var? Ne oluyor? Ne istiyorsunuz? Gözlüklü Amca cevap veremedi. Kekeledi:
— Hiç, beyim, dedi. Sanki...
Seyfi Bey bu kekeleme karsısında sesini bir tokat gibi kullandı :
— Ahıra mı giriyorsunuz? Bu ne hal!..
Gözlüklü Amcayı arkadan dürttüler. htiyar, basından asagı bir kova soguk su
yemis gibi silkindi. Gözlügünü alnının üstüne çıkardı. Geriye döndü. Arkasında
duranlara :
— Ahıra mı giriyoruz?.. Ha!., dedi... Bu ne hal!.. Ha!.. Vay anasını herif bizi
hayvan yaptı!.. Ha!.. Hayvan yaptı!..
Tekrar Seyfi Beye döndü. Gözlügünü burnunun üstüne yerlestirdi. Artık
kekelemiyordu. Bütün kanı burnunun tepesinde toplanmıstı:
— Hakkımızı almaya geldik, diye haykırdı.
Sesi titriyordu. Arkadasları Gözlüklü Amcayı hiç bu halde görmemistiler. Demin
atölyede Ali Beyin üstüne yürüyen isçi:
167
— Yasa, amca!.. Dayan... diye bagırdı ve kalabalıgın arasından sıyrılıp Gözlüklü
Amcanın yanına geldi...
Seyfi Bey karsısındakilerin karanfilleri kurutan bahçıvana pek benzemediklerini
anladı. Nuri Bey yardım ister gibi:
— Nuri Usta!., dedi. Nuri Usta:
— Ne istiyorsun? diye sordu. Benimle degil, onlarla konusun...
Ali Bey masaya bir yumruk attı, haykırdı:
— Bana bakın! Ben kuru gürültüye pabuç bırakmam... Ben ne pasazadeyim, ne Evkaf
kâtipliginden gelmeyim... Bana adıyla sanıyla Çarsıkapılı Ali Usta derler...
Anlasıldı mı?..
Gözlüklü Amcanın yanında duran güldü :
— Ne yapalım... Kim olursan ol... Demin atölyede agzının payını aldın benden...
Yine kasınıyor musun?.. Sökül... Haydi, söyle, yevmiyeleri versinler...
Arkadan bir ses duyuldu :
— ikramiye de isteriz... Gözlüklü Amca dayanamadı, güldü :
— Haydi, beyim, isi uzatma, hakkımızı alalım da gidelim... Yoksa millet birer
kat da elbise isteyecek...
Nuri Bey, Seyfi Beyin kulagına bir seyler fısıldadı. Seyfi Bey iki üç adım
ilerledi. Bayram sabahları halayıkların tebriklerini kabul ederken kullandıgı
sesle :
— Peki, peki, dedi. Nuri Bey gülmeye çalıstı:
— Kimsenin hakkını yiyecek degiliz...
Ali Beyi arkadaslarının takındıkları vaziyet sasırttı. Hayretle onların yüzüne
baktı. Nuri Bey göz kırptı. Ve bu hareketini örtbas etmek için karsısındaki
kalabalıga lüzumundan fazla yüksek bir sesle ve kelimeleri birbiri ardınca
yuvarlayarak :
— Telasınız bosuna, diye izahat verdi, dedim ya, kimsenin hakkım yemek
istemeyiz... Derhal emir verecegim... Yevmiye defterleri tetkik edilecek...
Aksama paralarınızı alırsınız... kramiyeyi de düsünecegiz... Degil mi, Seyfi
Bey?..
168
Bütün bu gürültüler arasında Ömer'in gözüne yazı masasının yanındaki rafta duran
bir kutu ilismisti. Raf alçaktı. Kutunun kapagı açıktı. Ve Ömer kutuda seker
oldugunu görmüstü. Yavas yavas ilerlemis, seker kutusunu raftan alayım derken,
onu yere düsürmüstü. Sekerler yazı masasının altına dagılmıslardı. ste bundan
dolayı Nuri Usta ve arkadasları aldıkları teminat üzerine çıktıkları vakit,
Ömer'in masanın altında seker yemekle mesgul oldugunu fark edemediler. Ömer de
sekerlere karsı öyle bir zaaf duymustu ki, odada patronlardan baska kimsenin
kalmadıgını fark etmemisti. Patronlar da masanın altını göremeyecek kadar
telaslıydılar.
Gürültü avluyu geçip atölyede kaybolunca Nuri Bey oda kapısını açıp kaleme
seslendi:
— Biriniz surda, benim kapının önünde durun. Gelip giden olursa hemen haber
verin.
Kâtiplerden birisi kapının önünde nöbete geçti. Bu sırada Seyfi Bey meseleyi Ali
Beye anlatmıstı. Herifleri savdıktan sonra Muhafızlıga telefon etmeyi
düsünmüslerdi.
Nuri Bey odanın kapısını kapayıp ortaklarının yanına gelince :
— Haydi, dedi, derhal telefon edelim... Ali Bey:
— Muhafız, Seyfi Beyin ahbabıdır. O telefon etsin... dedi. Nuri Bey
söyleniyordu.
— Simdi anlarlar keratalar... Hepsini tevkif ettirecegim... Hele o Nuri Usta
yok mu? Yılanın bası o...
Odadaki seslerin azalması ve arabasına bindirmek istemedigi adamların
konustukları seyler Ömer'i kendine getirdi. Masanın yan tarafından yavasça
dısarı çıktı. Beyler telefon basındaydılar. Arkaları Ömer'e dönüktü. Ömer hem
korkuyor, hem de bu adamların fena bir sey yapmak istediklerini seziyordu. Hele,
"Nuri Usta yok mu? Yılanın bası o..." sözünden babasına bir kötülük yapılacagını
iyice anlıyordu.
Seyfi Bey telefonu açtı.
Ömer'in telefon basına egilmis olan bu üç insan sırtından duydugu korku
dayanılmaz bir hal aldı. Ömer, telefonun ne oldugunu bilmiyordu. Seyfi Beyin
yanındakilerle degil de, gö-
169
rünmeyen birisiyle konusması Ömer'i çıldırtacak kadar korkuttu. Ve avazı çıktıgı
kadar :
— Baba! Baba! diye bagırarak aglamaya basladı.
Telefondakiler çabucak geriye döndüler. Ali Bey öyle hırslandı ki kapıya dogru
kaçmakta olan Ömer'i yan yolda yakaladı. Pataklaya pataklaya masaya dogru
sürükledi. kide bir :
— Piç!.. Orospunun yavrusu, diye küfür ediyordu.
Seyfi Bey telefonu kapatmıstı. Simdi Nuri Beyin de istirak ettigi tedib
hareketine bigâne kalamadı. Bir tokat da o ask etti Ömer'e.
Üç insan bir insanı hep beraber dövmeye kalkarsa, hele dövenler yasını basını
almıs üç insan ve dövülen bir çocuk olursa, dövülenin dövenlerin elinden
sıyrılması kolay olur.
Ömer de bu kolaylıktan istifade etti ve üç kocaman erkegin ellerinden sıyrıldı.
Son tokatı atan Seyfi Beydi. Ömer yalnız onun açık kursuni pantolonunu ve
ceketinin eteklerini görüyor. Aglamıyor artık. Küçücük vücudunun bütün kuvveti
dislerinde... Bir seyler yapmak istiyor. Bir an içinde kursuni pantolonun üstüne
atıldı ve minimini sivri dislerini ince kumasa, kumasın altındaki sert ete
geçirdi. Isırdı. Isırdı.
Seyfi Bey haykırdı. Ömer'in dislerini Seyfi Beyin bacagından zorla ayırdılar. Ve
bu azgın köpek yavrusunu, bu ana avrat söven mahalle çocugunu yaka paça kapı
dısarı ettiler.
Ömer'in basından bu macera geçtigi vakit delikanlı altı yasma girmisti.
XXXI
Mütareke
Mütareke'nin ilanından dört ay sonra, Ömer'den baslayarak bütün Nuri Usta
ailesine :
— Mütareke ne demektir? diye sorulsa su cevap alınırdı:
— Mütareke asker tayınının da kesilmesi demektir.
Nuri Usta terhis tezkeresini aldıktan sonra is aramaya basladı. Cephelerden,
esaretten dönen yıgınlarla insan stanbul'da is arıyordu.
170
73
is aramanın ne demek oldugunu bilmeyenlere, bu cehennem gezintisini ne kadar
anlatmaya çalıssam, anlamazlar. s aramanın ne demek oldugunu bilenlere ise bunu
anlatmaya lüzum yok.
Hiç aç kalmamıs bir insana :
— Açlık nedir? diye sorunuz...
Hemen size bunu anlatmaya çalısır. Tarifler yapar, tasavvurlar yapar.
Aç kalan insana :
— Açlık nedir? diye sorarsanız :
— Bilmem, der. Açlık seydir... Açlık anlatılmaz ki... Açlık açlıktır iste...
Hatta belki bunu da söylemez. Sadece cevap vermeden yüzünüze bakar.
Nuri Usta ailesi harp senelerinde açtılar. Daha dogrusu aç olduklarını
sanıyorlardı. Nuri Usta zaman zaman kafasında açlıgın tarifini yapıyor ve
Gülizar'a, üzüntülü bir sesle açlıktan bahsediyordu.
Nuri Usta ailesi, Mütareke'nin ilk üç ayında sahiden aç kaldılar. Ve evde hiç
kimse açlıktan söz açmadı.
ssizin yirmi dört saati, sabah, ögle, ikindi, aksam, gece, gece yarısı diye
birinden ötekine hissedilmeden geçilen altı parçaya bölünmez. ssizin yirmi dört
saati birbirinden bıçakla ayrılmıs üç ayrı dünyadır. Sabah : Evden çıkarken,
hava yagmurlu, kapalı, karlı da olsa issiz için aydınlık bir dünya vardır...
Aksam : Evin kapısından girerken dısarda günes, renkler, ısıklar, sarkılar
içinde rahat ve bahtiyar batsa da, issizin bu ikinci dünyası karanlıktır,
rüzgârlıdır, yagmurludur. Ve gece : ssizin bu üçüncü dünyası, içinde tek söz
konusulmayan bir dilsizler memleketidir.
Gâvur Cemal, eski yıllarda, bir gün Nuri Ustaya demisti ki:
— Bir Amerikalı yazıcının romanını okudum. Herif güzel bir söz etmis, diyor ki :
"ki türlü hapislik vardır. Birincisinde insan içerde, hapishanede olur, fakat
dünyanın nimetleri dısarda, hür ve serbest... kincisinde, insan dısarda, hür ve
serbesttir, fakat dünyanın nimetleri içerdedir, hapistedir... Ve bu iki
hapislikten ikincisi birincisinden kötüdür."
171
Gâvur Cemal bunu "güzel bir söz" diye söylemisti. Nuri Usta, bunu mühim bir söz
diye dinlemisti. Fakat simdi fırınlarda, bakkal dükkânlarında, magazalarda,
manavlarda hapsedilmis dünya nimetleriyle kendi arasındaki camdan, kepenkten ve
bazen sadece iki adımlık bir mesafeden yapılmıs asılmaz hapishane duvarlarını
gördükçe bu sözün mühimlikten baska bir sıfatı da oldugunu anlıyor.
Atölyedeki arkadaslar darmadagın olmuslardı. Sait ortalarda görünmüyordu. Sade
bir gün köprü üstünde Gözlüklü Amcaya rastlamıstı. Amca gözlügünü alnının üstüne
çıkarmıs ve daha Nuri Usta agzını açmadan :
— s arıyorsun, degil mi? demisti... Ben de öyle... Sen yine gençsin,
dayanırsın... Bizim küreklerden birisi çoktan ise yaramıyor... Tek kürekle
denizi asıp asamayacagımızı Allah bilir... Haydi güle güle... Ömer'ime selam
söyle...
Gözlügünü tekrar burnunun üstüne indirip uzaklasan Gözlüklü Amcanın arkasından
Nuri Usta durup bakmıstı. Gözlüklü Amca öyle zayıflamıstı ki... Gülizar da
zayıflamıstı, anası da, Ömer de... Evde ayna olmadıgı için usta bir gün
kendisini is aramak için gittigi bir hanın alt katındaki tozlu bir ayna içinde
görmüstü. Sapsarı yüzünde tek gözüyle gülünç olacak kadar, durulup merakla
bakılacak kadar acayipti...
Asagı mahallede bir bahriye binbasısı vardı. Gülizar oraya çamasıra gidiyordu.
On bes günde bir yetmis bes kurus alıyordu... Sonra Perapalas'm arka
taraflarında zengin bir Rum ailesi de haftada bir çamasır yıkatıyordu. Gülizar
burdan da elliserden ayda iki kâgıt alıyordu. Ve aylardır Nuri Usta ailesi
Gülizar'in üç buçuk lirasıyla geçinmekteydi. Yalnız ekmek ve ara sıra mevsimin
en ucuz sebzesini yiyorlardı. Bazen, iki gün, arka arkaya hiçbir sey
yemiyorlardı. Ev kirasını dört aydır vermemislerdi. Ve ev sahibi, ihtiyar bir
kocakarı her gün kapının önünde kıyametler koparıyordu.
Nuri Usta Gülizar'm çamasırdan ilk getirdigi paradan Köprü'yü geçmek için kırk
para aldıgı gün aglayacak gibi olmustu. Sonra alıstı. Hatta bir gece, saka bile
etti:
— Ne yapalım, Gülizar, para ile degil, sıra ile, besle bakalım bizi...
172
Evdeki en büyük degisiklik ustanın anasında oldu. Usta is bulmaktan ümidini
kestikçe o kuvvetleniyordu. Ömer'e masallar anlatıyor. Gülizar'a artık "gelin"
diyordu.
Bir aksam kapının esiginde karısı ve anası ustayı karsıladılar. Gülizar:
— Nuri, dedi (artık kaynanasının yanında da kocasına, Nuri, diyordu), Ömer
kayıp... Bakmadıgımız yer kalmadı. Asagı mahalleyi, her tarafı dolastık. Yok.
Sabahleyin senden sonra sokaga çıktı... Basımıza...
"Basımıza bir de bu mu gelecekti!" demek isterken sustu. Aglamaya basladı.
Ustanın anası oglunun yüzüne baktı. Oglunun yüzüne ilk defa çaresiz, yılgın,
imdat isteyerek bakıyordu.
Ustanın aklından ilk geçen sey "Ömer'i çaldılar" oldu. Sonra, Ömer'in denize
düstügünü sandı. Sonra, "Belki açlıga dayanamadı, oglan kaçtı," diye düsündü.
Daha sonra... O günlerde stanbul'da rivayetler dolasıyordu. Senegalli zenci
askerler kerhaneleri basıp kadınları öldürüyor ve etlerini yiyorlarmıs. Usta
simdi, bir an, buna inandı. Ve Ömer'i bir kasatura ile parçalanırken görür gibi
oldu.
— Siz içeri girin, dedi. Ben bir gidip karakola filan haber vereyim. Mahallede
çocuklara sordunuz mu?
Ustanın anası:
— Sormaz olur muyuz? dedi. Sabahleyin görmüsler, bir daha görmemisler... Laz
Salih de yokmus... Onun anacıgı da iki gözü iki çesme...
Asagıda karakolda ustayı dinleyen komiserin suratı asıktı. ki gece evvel kendi
mıntıkasında iki talyan bahriyelisini vurmuslardı. Kuva-yı tilafiye zabıtası
ortalıgı kasıp kavuruyordu. Yapılan tahkikatta, bahriyelileri öldürenlerin Laz
oldukları anlasılmıstı. Çünkü ölülerden birisinin kaburgasına saplanan bir Laz
bıçagı geri çekilmemis, öylece yaranın üstünde bırakılmıstı.
Karakol, semtin kahvelerinden, iskelelerinden toparlanan sandalcılar, terhis
edildikleri halde Karadeniz'e gidemeyen Donanmayı Hümayun efradı, fırıncılar ve
sabıkalılarla doluydu. Komiser Efendi için Kasımpasa'da sakin bütün Lazlar
süpheliydi. ste bundan dolayı Nuri Usta :
173
— Yalnız bizim oglan degil, Laz Salih de, dedigi vakit komiser birdenbire
meseleyle alakadar oldu.
— Laz Salih mi?.. Kaç gündür kayıp?.. Ne is görür?..
Nuri Ustanın talyan bahriyelileri meselesinden haberi yoktu. Komiserin
telaslanarak sordugu suallerden sasırdı:
— Anlattım ya, dedi, bu sabah o da benim oglanla beraber mahallede görülmüs.
Sonra bir daha ikisini de kimse görmemis.
Komiser sinirlendi:
— Ne is yapıyor bu Laz Salih?
— Hiçbir is yapmaz... Çocuk...
— Çocuk mu?..
— Evet dokuz on yasında bir sey... Komiser mükemmel bir küfür savurdu :
— Alay mı ediyorsun be? diye haykırdı... Haydi kafamı kızdırma... Simdi çoluk
çocukla ugrasacak vaktim yok...
Usta hiç ses çıkarmadı. Karakoldan çıktı. Ne yapacagını bilmiyor. Ortalık iyice
kararmıstı. Sokaklar tenha. Kayık iskelesine dogru yürüdü. Karaya çekilmis
sandallar alacakaranlıgın içinde hayvan lesleri gibi duruyorlar. Deniz kokuyor.
skelenin yanında teneke ve tahtadan yapılmıs bir kahve var. ki penceresinin
arkasında sarı ve dumanlı bir aydınlık. Kımıldanan insanlar.
Usta kapıdan içeri baktı. Karadeniz konusuyordu içeride.
Usta iskelenin üstüne çıktı. Su karanlık ve yaglıydı. Karsı sahile baktı. "Ömer!
Ömer!" diye bagırmak istedi. Döndü. Nereye gidecegini, ne yapacagını yine
bilmiyordu. Birdenbire, "Belki Ömer eve gelmistir," diye düsündü. Ömer'in eve
gelmis olmasını o kadar istiyordu ki Ömer'in eve geldigine inandı. Ve
kosarcasına Bahriye Nezareti meydanını geçti, mahallenin yokusuna sardı.
Yokus iyice karanlık. Tek bir fener yok. Dönemeci döndü. Otuz, kırk adım ileride
iki çocuk gölgesi var ve Ömer'in sesi. Usta bagırdı:
— Ömer... Ömer...
Öndeki çocuklar durdular. Küçügü geri döndü ve kosarak, haykıra haykıra bir
seyler söyleyerek ustanın üstüne dogru geldi.
Usta, oglunu, Ömer'i kucakladı. Ömer babasının kollarm-
174
da çırpınıyor. Ve sevinçle haykırıyor. Bu esnada Laz Salih de yanlarına geldi.
Usta oglunu yere bıraktı. çinden kahkahalarla gülmek geliyor. Kendini zor
tutarak, koca sesiyle :
— Nerdeydin? dedi. Nerde kaldın bu vakte kadar? Hele bir daha...
Ömer babasının koca sesinden korkmuyor. Öne arkaya sallanarak ustanın karsısında
duruyor. Usta ancak o zaman Ömer'in sag elinde bir sey tuttugunu fark etti:
— O elindeki ne, Ömer?
Ömer müthis bir agırbaslılıkla cevap verdi:
— Ekmek!..
Sonra Laz Salih'e döndü :
— Ver zeytinden de be, dedi.
Laz Salih'in elinde kâatta zeytin var. Karanlıkta yere, tasın üstüne oturdu.
Ömer de çömeldi ve oturdu. Külahı kaldırımın üstüne bıraktılar. Salih :
— Bir sana, bir bana, bir sana, bir bana... diye teker teker sayarak külahtaki
zeytinleri ikiye böldü ve kâadı ortasından koparıp yine iki külah yaparak
birisini Ömer'e verdi.
Usta bütün bu islere nefesi tutulmus, kanı donmus bakıyordu.
Ömer'le Salih ayaga kalktılar. Salih:
— Eyvallah, dedi... Ömer:
— Sabah gene gidelim, dedi... Salih:
— Olur, dedi... Yürüdü...
Ömer babasına döndü... Bir sey söyleyecekti. Usta birdenbire bagırdı:
— Nerden buldun bunları?.. Nerden çıktı bunlar?.. Ömer bu sefer korktu :
— Vallahi çalmadım, baba, billahi çalmadım.
— Sana çaldın diyen var mı? Nerden buldun, diyorum...
— Bulmadım, aldım, baba.. Parasıylan.. Salih'le paketleri tasıdık. Köprüde,
baba... Salih'in bir arkadası var, öteki mahalleden... O götürdü bizi... On bes
kurus kazandım, baba...
175
Nuri Usta yıkılmamak için güç tuttu kendini.
Ömer'in hâlâ kendine dogru uzattıgı ekmegi aldı. Çocukken yere düsürdügü ekmek
dilimlerini çarpılmak korkusuyla nasıl öper alnına koyarsa, bu sefer çarpılmamak
için degil, hıç-kıra hıçkıra aglamamak için öptü alnına koydu.
— Tesekkür ederim, oglum, dedi. Altı yasında bana ekmek yedirdigini ömrüm
oldukça unutmayacagım... Fakat yarın Salih'le gitme... O da gitmesin...
Oynayın... Ben ikiniz için de ikinizin kazandıgı para kadar para
kazanabilirim...
Ve ertesi günü Nuri Usta Balıkpazarı'nda hamallık yapmaya gitti. Nasıl olup da
bunu daha önce akıl edemedigine sasmıyordu. Çünkü Ömer'le Salih'in verdikleri
cesaret degil, gösterdikleri yol olmasaydı, hamallık diye de bir is oldugunu
belki açlıktan ölse, akıl edemezdi.
Bütün güçlügü tasınacak ilk yükü bulmakta çekti. Bir hayli zaman, "Hanımefendi,
beyefendi götürelim," diyemedi. Sadece utanıyordu. Hele rakipleri arasında
yalnız kendi kadar, kendinden yaslı insanların degil, ak sakallı büyükbabaların
ve Salih'le Ömer boyunda çocukların da bulunması ilkönceleri onu sasırttı.
Küçüklerin ve ihtiyarların tasıyamayacakları kadar agır yükler aradı. Küfesi de
yoktu. Bu da isi ayrıca zorlastırdı.
Bir yagcı dükkânının kapısında dikilmis dururken içeriden sisman bir efendi:
— Hist, hamal, su tenekeyi Bogaziçi iskelesine kaça götürürsün demeseydi, ikide
bir ovusturdugu tek gözünü yükleri yüklenip giden bahtiyar meslektaslarına
hasretle dikerek aksamı edecekti.
Sisman efendiye:
— Ne verirsen ver, beyim, dedi. Ve tenekeyi telasla, baskaları üstüne atılıp
kapacaklarmıs gibi, Ömer'i kucaklar gibi kucakladı.
Sisman efendi on kurus verdi. Usta hem Ömer, hem Salih için çalısıyordu artık...
Aksam kırk kurusla döndü. Ve kendi kapısını çalmadan önce Salih'in kapısını
çalarak kırk kurusun yirmisini çocugun eline verdi...
Usta hamallıgın yalnız Balıkpazarı'nda degil, daha birçok
176
yerde yapılabilecegini ögrenmis, bir küfe sahibi olmus ve artık bu meslekte
karar kılacagına aklı yatmıstı ki bir gece çamasırdan dönen Gülizar:
— Nuri, dedi, binbası beyin haremine senin issiz oldugunu söyledimdi. O da
binbası beye söylemis. Binbası beyin Haliç Sirketi'nde bir bildigi varmıs.
stersen seni oraya yerlestirecek...
Usta cevap vermedi. Bir hafta sonra Haliç vapurlarından birine elli kurus
yevmiyeyle atesçi oldu.
O gece evde bayram yaptılar. Usta çok eski yıllarda bir aksam Gâvur Cemal'le
Kadıköy vapurunda rastladıkları atesçiyi ve sonra harbin ilk yılı Tersane
Fabrikası'na ilk girdigi gün bir ögle paydosunda, karaya çıkarılmıs eski gemi
kazanının deliklerine oturup garip bir türkü söyleyen minimini, parmak boyunda
atesçileri çoktan unutmustu. Ve simdi atesçi olması ona bunları hatırlatmadı
bile.
XXXII
Sait'in Arkadası
Usta çoktandır okumuyor, düsünmüyor. Sadece ot gibi, hayvan gibi yasıyor. Kömür
atmak, kömür karıstırmak, terlemek, terini sogutmak, yemek, uyumak, nefes almak
ve ara sıra, gitgide uzayan fasılalarla, Gülizar'in artık iyice sıskalasan
disiligini duymak.
Etrafındakilere karsı sevgisi, alakası da her gün biraz daha düzlesiyor,
girintisi, çıkıntısı, derinligi, karanlıgı ve aydınlıgı olmayan tek bir çizgi
biçimine giriyordu.
En kuvvetle duydugu iki sey vardı: Yorgunluk ve uyumak ihtiyacı.
Öyle yoruluyor ve öyle uyumak istiyordu ki halinden memnun olup olmadıgını bile
düsünmüyordu. Artık onun için hak ve haksızlık, dogru ve yanlıs, iyi ve kötü
dünya yoktu.
Istırabın, yorgunlugun, yarı açlık, yarı toklugun bir çizgisi var ki, bu
nesneler o çizginin altına düsünce insanları birlestiren bir bag olmaktan
çıkıyorlar.
177
O çizginin altında insan, ne isyan etmeyi düsünebilir, ne kendine benzeyen
yıgınlarla insan oldugunu görebilir. Sadece, uçsuz bucaksız, bir damla otu
olmayan bir çöle düsmüs, bir orman hayvanı gibi, sallanan bacaklarıyla tek
basına, bir boyuna dolanır durur.
Nuri Usta da çöle düsmüs bir orman hayvanı gibiydi. Ve bu çöl onu hiç
degismeyen, hep birbirine benzeyen manzaraları, susuzluga alıstıran susuzlugu,
yalnızlıgı ve yorgunluktan baska bir sey olan yorgunluguyla yok etmek üzereydi
ki Eyüp'ten son seferi yaparlarken Sait'e rastladı. Daha dogrusu, Eyüp'ten
vapura binen Sait ocak dairesine seslenip onu yukarı çagırdı.
Nuri Usta, Sait'in:
— Bugün senin eve geldim, anan Haliç vapurlarında çalıstıgını söyledi. Amma
adamsın, Nuri, hangi vapurda, kaç numaralısında çalıstıgını bile eve
söylememissin. Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim, diye arka arkaya
sıraladıgı cümleleri tek gözünde bir tek ısık yanmadan dinledi. Sonra, dümdüz,
ne karanlık, ne aydınlık, ne meraklı, ne meraksız, sadece dümdüz bir sesle:
— Ne istiyorsun? dedi...
Sait afalladı. Nuri Ustayı hiç bu halde görmemisti:
— Hasta mısın? dedi.
Ötekisi hep aynı sesle konusuyordu :
— Hayır...
— Çok mu yoruldun? Nen var yahu?..
— Hiçbir seyim yok...
Ve Nuri Usta elini selam verir gibi iki üç defa agır agır basına götürdü. Döndü,
ocak dairesine indi. Sait oldugu yerde donakalmıstı.
Düsündü. Kararını verdi. Kasımpasa'da çıktı ve ustanın mahallesine sapan yokusun
agzında dikildi. Bekledi.
Dördüncü cıgarayı yere atmıstı ki usta göründü karsıdan. Sag elinde bir çıkm
var. Vücudunun sag tarafı bu çıkının agırlıgıyla egilmis gibi. Sallana sallana
yürüyor. Sait onu önledi.
Usta durdu :
178
— Ha!.. Sen misin? Ne var?..
Sanki demin vapurda Sait'i görmemisti. Sait güldü :
— Bu ne dalgınlık... Seninle konusacaklarım var... Ver su çıkını bana...
Usta çıkını Sait'e verdi. Yürüdüler. Usta evinin kapısını çalarken Sait'e:
— Buyur, dedi.
Sait çıkını ustaya uzattı:
— Sen yemegini ye, dedi... Ben asagıda iskelenin yanındaki kahvede beklerim
seni... Mutlaka gel...
— Olur...
Nuri tek gözünü, dalgın, fincanın içine dikmis agır agır kahveyi içerken Sait
sordu :
— Benimle alay mı ediyorsun?..
Nuri bu suale hiç sasmadan cevap verdi:
— Hayır...
— Bak, hayır derken bile numara yapıyorsun gibi geliyor bana...
— Hayır... Numara yapmıyorum...
Sait, Nuri Ustanın yüzüne iyice baktı bu sefer. Tam lambanın altında
oturuyordular. Isık ustanın yüzüne yukardan düsüyordu. Yalnız bir gözü degil,
iki gözü de körmüs gibi görünüyor. Burnunun gölgesi çenesine düsmüs, uzun bir
çizgi var çenesinin üstünde... Elmacık kemiklerinin üstü aydınlık, altı
karanlık, öyle ki ustanın avurtlarında korkunç iki çukur var. Konusurken yüzünde
tek bir çizgi kımıldanmıyor ve tek gölge yerini degistirmiyor.
— Ne yevmiye alıyorsun burda, Nuri?
— Ayda on kâat geçiyor elime... Bazen on bes...
— Kaç saat çalısıyorsun?
— Bilmem... Sabahtan aksama kadar...
— isinden memnun musun? Usta cevap vermedi.
Sait iskemlesini ustanın iskemlesine yaklastırdı:
— Bana bak, Nuri, dedi. Sana bir is buldum. Bir lira yevmiye... Sonra en fazla
dokuz saat, bilemedin on saat... Çalısır mısın?
179
Usta yine cevap vermedi.
— Söylesene...
— Çalısırım... Sait güldü :
— Nerde? diye sormuyorsun... Merak etmiyor musun?..
— Etmiyorum... Çalısırım...
— Yalnız buraya biraz uzak... Tramvay deposunda, tamirhanede... Senin elinden
tesviyecilik de gelir, degil mi?..
Usta deminden beri uyuyormus da birdenbire simdi uyanmıs gibi silkindi. Yüzünde
gölgeler ilk defa yerlerini degistirdiler. Sesi canlandı, adeta sevinçle:
— Gelir, dedi... Hem iyi tesviyeci sayılırım... Tornadan anlarım... Tesviye,
torna... yi tesviyeciyim... Torna hesaplarını mektepte benden iyi çıkaran
yoktu... Ama tesviyeci de sayılırım...
* * *
Usta dokuz saat çalısıyordu, bir lira yevmiye alıyordu. Atölyenin üstü camdı.
Oldukça aydınlıktı. Ve ustanın üstünde çalıstıgı bir tezgâh vardı.
Elleri daha ilk gününden acemilik çekmediler. Kafası birçok seyleri unutmus,
düsünemez olmustu ama elleri hafızalarını kaybetmemislerdi. Ve elleri
hafızalarını kaybetmedikleri için tezgâhta yalnız çelik, bakır, pirinç
parçalarının çapaklarını, pürüzlerini, karanlıklarını degil, ustanın kafasını da
tesviye etmeye, ısıldatmaya basladılar. Ustanın elleri, bir atölyede, baska
tezgâhların yanındaki bir tezgâh basında ustayı yeniden yarattılar.
Yeni isinin ayında çoktandır unuttugu bir ihtiyacı yeniden duydu. Sabahleyin ise
giderken bir gazete alıp okudu. Ve Anadolu'da yer yer kalkınmalar oldugunu ilk
defa ögrendi. Daha önceler de kulagına böyle haberler çalınmıstı. Fakat bu
haberler rüyada isitilen sözler gibiydi. Simdi ilk defa Anadolu hareketine karsı
alaka duyuyordu. Bu mesele hakkında Sait'le konusmaya karar verdi.
Sonra, gene gazete okudugu sabahın gecesi evde Ömer'e :
180

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:24:50
Meddelande
Svara med citat
— Oglum, dedi, artık koca herif oldun. Seni bir mektebe yazdıralım.
Ertesi günü cuma idi. Sait'le bulustular. Anadolu'da olan isleri görüstüler.
Usta ilk defa olarak Sait'in agzından "Emperyalizm, Milli Kurtulus Hareketi"
sözlerini isitti.
Sait Anadolu Hareketine taraftardı. Usta, Sait'in sözlerini pek kavrayamadı,
fakat:
"Dünya Emperyalizminin temellerini sarsan Milli Kurtulus Hareketi amele
sınıfının yaptıgı kavgaya yardım eder." cümlesini ezberledi.
Bu cümlenin içindeki "emperyalizm", "amele sınıfının yaptıgı kavga" gibi
seylerin ne oldugunu sordu. Bunları anla-yamıyordu. Ne eski günlerde Gâvur Cemal
Hocayla, ne de Seyh Apturrahman ile böyle seyler konusmamıslardı.
Sait:
— Nuri, dedi, sen eskiden biraz Fransızca bilirdin. Hâlâ kitap okuyup
anlayabilir misin?
— Bir deneyeyim.
— Öyleyse sana bu isleri anlatan Fransızca kitaplar bulurum. Anlamadıgın yerler
olursa seni bir bildikle tanıstıracagım, ona sorarsın.
Ertesi cuma Sait vaadettigi kitapları getirdi. Bunlar küçük otuzar, otuz ikiser
sayfalık seylerdi. Usta o gece lügatini açtı ve sabaha kadar okudu. Okumakta çok
güçlük çekiyor, Fransızca-yı iyice unutmus. Fakat içinde anlamak ihtiyacı öyle
müthis bir susuzluk halinde ki bir haftada kitaplardan birinin on bes sayfasını,
kör bir balta bir çam ormanında agaç keser gibi kan ter içinde kalarak devirdi.
Haftaya yine bulustukları vakit Sait sordu :
— Nasıl, okudun mu?
— Okudum ama... Ne yalan söyleyeyim, kelimeleri degil, kelimelerin ne demek
istediklerini pek anlayamadım. Hani beni birisiyle tanıshracaktın? Bu isi yap da
bana anlatsın.
Sait güldü:
— Olur, dedi, yalnız sabret iste biraz. On bes gün sonra tanıstırırım seni.
Sustu ve birdenbire sordu:
181
— Korkak mısın?
Nuri Ustayı bu apansız, acayip sual sasırttı.
— Ne diye sordun?
— Hiç, sen cevap ver... Çocuk degilsin ya... nsan kendini bilir, korkak mısm?
Usta düsündü, sonra yavasça, adeta fısıldar gibi cevap verdi:
— Hayır...
— 'Hayır" çok yumusak çıktı ama... Usta güldü:
— Korkak olmadıgıma eminim de ondan... Biraz süphem olsaydı bagırarak "Hayır"
derdim.
XXXIII
Stoyan
Ömer elifbayı söktü. Gülizar sevinç içinde... Ustanın anası, Ömer'e Amme Cüzü'nü
baslatmak için tertibat alıyor.
Usta Tophane'ye tasındı. Sait buldu evi. Ömer, Laz Salih'ten ayrılırken agladı.
Son günlerde Laz Salih mektebe baslayan Ömer'le alay ediyordu. Fakat Ömer, Laz
Salih'e kızgın degildi.
Tophane'ye tasındıklarının haftasında Nuri Ustaya Sait:
— Sana o söyledigim arkadası getirecegim bu gece, dedi. Söyle bir odada oturur,
konusuruz.
Ve gece mahalle kahvesi yükünü aldıktan, el ayak çekildikten sonra Sait yanında
bir adamla ustanın kapısını çaldı.
Odaya girdiler. Sait yere, döseme tahtasına, misafir tek iskemlenin üstüne
oturmadan önce tanısma merasimi yapıldı. Sait misafiri Nuri Ustaya göstererek :
— Stoyan, dedi.
Sonra Stoyan'a ustayı göstererek:
— Nuri, dedi.
Nuri'yle Stoyan birbirlerinin elini sıktılar.
Stoyan Bulgardı. Uzun boyluydu. Patatese benzeyen bir
182
yüzü vardı. Kır saçlı idi. Parmakları kalın ve küt. Sol ayagı sag ayagından
kısa. Topallıyor... Rumeli sivesiyle temiz Türkçe konusuyor.
Lambanın yarı aydınlıgı ile gölgelenen yüzünde elmacık kemikleri fırlak, ne renk
oldugu anlasılmayan gözlerini Nuri Ustanın yüzünde gezdirerek soruyor :
— Bir Hilmi var... Amelelere Cemiyet yapmıs... Nasıl buluyorsun onu?
Usta bu Hilmi'nin adını son günlerde boyuna isitiyordu. Tramvay isçileri
arasında onun Cemiyetine girenlerin bulundugunu biliyordu. Kuva-yı tilafiye
zabıtasıyla alakası oldugunu da isitmisti.
— Hilmi'nin iyi, bize hayrı dokunacak bir adam oldugunu sanmıyorum, dedi.
— Neden?
— Buradaki emperyalizm ajanları ile münasebeti varmıs. Usta, artık
"emperyalizm", "ajan" gibi kelimeleri büyük bir
kolaylıkla ve sık sık kullanmaktadır. Stoyan:
— Dogru, dedi... Fakat isçileri bu herifin elinden kurtarmak lazım, degil mi?
— Öyle...
Sait lafa karısmadan Nuri ile Stoyan'in konusmalarını dinliyordu.
Kapı sessizce açıldı, bir kedi gibi Ömer içeri girdi. Elinde bir tepsi var...
Tepside üç fincan kahve. Sait ayaga kalktı. Ömer'in elinden tepsiyi alırken :
— Sen isi büyütmüssün, Nuri, dedi. Çocuk... kahveler, filan... dehset...
Stoyan, Ömer'i çagırdı.
— Gel bakalım komitacı, dedi.
Ömer, Stoyan'a baktı... Tepeden tırnaga kadar süzdü onu. Sonra agır agır
yaklastı...
Stoyan, Ömer'i dizlerinin üstüne oturttu. Sordu.
— Kaç yasındasın?
— Yedi.
— Mektebe gidiyor musun?
183
Ömer, canı sıkkın, cevap verdi:
— Gidiyorum...
— Padisahın adı ne?..
Ömer babasının yüzüne baktı. Padisah diye bir seyler duymustu. Ninesinin
masallarında peri padisahı, devler padisahı vardı. Fakat bunların adlarını
bilmiyordu. Babası imdadına yetismeyince, Ömer isin içinden tek basına çıkmaya
karar verdi:
— Hangi padisahın? dedi. Devler padisahının adı mı? Onun adı yok. Devler
padisahı iste...
Stoyan kalın bir kahkaha attı:
— Sen, güzel konusuyorsun, komitacı... Padisahların hepsi devler padisahıdır.
Ben senden sizin padisahın adını sordum ama...
Ömer sasırdı:
— Bilmiyorum, dedi... Sonra yine babasına döndü :
— Baba, dedi, bizim padisah var mı? Cevabı Sait verdi:
— stanbul'da bir padisah var, Ömer. Bize, "Bu herif sizin padisahımzdır,"
diyorlar... Fakat yok, anladın mı? Biz padisah madisah tanımıyoruz.
Ömer stanbul'da da bir padisah oldugunu ögrenince ismini merak etti:
— Bizim padisahımız olmasın... smi var, degil mi?
— Var.
— Ne?
— Vahdettin...
Ömer katıla katıla güldü. Stoyan sordu :
— Niye gülüyorsun bre komitacı? Ömer hâlâ gülüyordu:
— Bizim bekçinin adı Vahdettin, dedi. stanbul'daki padisah o mu?..
Sait, elinden geldigi kadar sadelestirerek, Bekçi Vahdettin ile Padisah
Vahdettin arasındaki ayrılıgı ve benzerligi Ömer'e anlattı.
Ömer bir mahalle bekçisiyle bir padisah arasındaki ayrılı-
184
gın ve benzerligin üstünde kafa patlatırken Stoyan, Nuri Ustaya yazılı tarihin,
sınıfların kavgası temeli üzerinde inkisaf ettigini anlatmaya çalıstı. Sık sık
diyalektik kelimesini kullanıyordu. Usta için bu kelime de yabancıydı.
Sait diyalektigi ustaya misallerle anlatmak istedi. Uzun uzadıya konustular.
Ömer, Stoyan'in dizlerinden yere inmis, basını Bulgarin bacaklarına dayamıs,
uyumustu.
Nuri Usta :
— Ömer senden hoslandı, Stoyan, dedi. Stoyan magrur cevap verdi:
— Ben çocukları çok severim, çocuklar da beni çok severler.
* * *
stanbul'u isgal edenlerden her birinin bu sehirde bankaları, kumpanyaları,
imtiyazları, kiliseleri ve mektepleri vardı.
Zabitleri, Beyoglu barlarında beyaz Rus kadınlarını hep beraber kucaklayıp, kol
kola hep beraber sarhosluk ederek Düvel-i Itilafiye'nin tesanüdünü ispata
çalısırken, sermayeleri alttan alta birbirinin kuyusunu kazmaktaydı.
Otellerin kapısında birbirlerinin kolundan çıkan tilaf orduları erkânı,
yukarıda, odalarında kendilerini bekleyen yerli, melez Müslüman, Hıristiyan,
Türk, Rum, Arnavut ajanlara bol para ve sıkı emirler vermekteydiler.
ste Hilmi meshur bir otelde bu çesit emirler alanlardan biriydi. ngiliz
sermayesi hesabına Fransız sermayesini hırpalamak isini uhdesine almıstı.
Fransız sirketlerindeki isçileri, ngiliz polisinin müsaadesiyle,
teskilatlandırıp Fransız sermayesini rahatsız edecekti. Böylelikle stanbullu
isçi iki emperyalist sermayenin çarpısmasına alet olacaktı.
Nuri Usta, Stoyan ve Sait bunu biliyordular. Bunu bilen daha baskaları da vardı.
Nuri Usta derhal harekete geçti. Tramvay depolarında Hilmi'ye karsı cephe aldı.
Ustanın ileri sürdügü siar : ster Fransız,
185
ister ngiliz, ister Alman, ister Japon, ister su, ister bu bayragı tasısın,
emperyalizme ve kapitale karsı mücadeleydi.
Hilmi kendisine karsı cephe alındıgım anlamakta gecikmedi. ngiliz polisi
meseleden haberdar edildi. ngiliz polisi stanbul Hükümeti polisine emir verdi.
Ve bütün bir mekanizma ustaya ve arkadaslarına karsı harekete geçti. Ayrı
bayraklar tasıyan sirketlerin arasındaki rekabet bir müddet bir tarafa •
bırakıldı. Tramvay depolarına, arabalardaki biletçilerin, vatmanların ve
bilhassa kontrolların içine, muhtelif polis kuvvetlerine mensup adamlar sokuldu.
Usta her sabah ise pesinde bir gölge tasıyarak gitti. Tamirhanede üstüne düsen
baska bir gölge vardı. Ve her aksam isten bir gölgeyi sürükleyerek eve döndü.
ste böyle günlerden bir gün ustayı yolda Kolsuz Ahmet karsılamıstı. Bu çok eski
günlerin arkadasına rastlamaktan usta öyle bir sevinç duydu ki Kolsuz Ahmet'i o
gece evine çagırdı :
— Bol bol konusuruz, dedi.
Bol bol konusmak için Kolsuz Ahmet o gece eve geldigi vakit Stoyan'la Sait de
odadaydılar.
Ahmet oldukça temiz giyinmisti.
Hayatını anlattı:
Ustanın dükkânından kaçtıktan sonra aylarca aç kalmıs, dilenmis, hatta iftiraya
ugrayıp yankesicilik cürmüyle hapsedilmis. Harpte hapisten çıkmıs. Tevkifhane
Müdürünün yanma usak girmis. Bes on para biriktirmis, bir tütüncü dükkânı
açmıs... Fakat geçen hafta onu da satmıs. Simdi issizmis. Münasip bir is
arıyormus.
Ahmet'in hikâyesini Nuri Usta heyecanla, Sait yere bakarak ve Stoyan, kendisini
iskemlesinden düsürmek isteyen Ömer'le itisip kakısarak dinlediler.
Hikâye biter bitmez Sait sordu :
— Dükkânı niçin sattın?..
Ahmet, "Sanki bu da sorulur mu?" gibi Sait'in yüzüne baktı:
— Niçin olacak, dedi. Alısveris etmenin mümkünü var mı? Kalpaklı polis gelir
belesten tütün ister, sapkalı polis gelir ;
186
"Dükkân temiz degil, elden vermezsen, ceza yazarım," der, para alır. Zaten
sermayemiz ne ki!.. Onu da kediye yüklemeden dükkânı satalım da onlar bizden,
biz de onlardan kurtulalım, dedik...
Nuri Usta, Kolsuz Ahmet'in memnuniyetsizliginden hemen istifade etmek istedi:
— Haklısın, Ahmet, dedi... Rezalet... Ama Ferit Pasanın, Lord Gürzon'un
polisine kızacagına, Ferit Pasalarla Gürzon'ları basımıza bela eden rejime
kız...
— Rejim, yani...
Ve Nuri Usta rejimin ne demek oldugunu Kolsuz Ahmet'e anlatmaya ugrastı.
Kolsuz Ahmet ikide bir Nuri Ustanın sözünü keserek, tek kolunu havada sallayıp
ona hak veriyordu. Öyle bir an geldi, Kolsuz Ahmet öyle costu, öyle bagırmaya
basladı ki, Stoyan :
— Yavas, dedi... Yavas konus biraz...
Kolsuz Ahmet'le Stoyan ilk defa göz göze geldiler. Bakıstılar... Ve bir saat
sonra üç gün içinde bulusmak üzere Nuri Usta, Kolsuz Ahmet'i evin kapısından
selametlerken, Ahmet:
— Bu gâvurdan hoslanmadım, dedi. Ne diye böyle herifleri içinize alırsınız?
Usta donakaldı;
— Nasıl içimize?.. Anlamadım... Ahmet:
— Hani, dedi, sey... Evine böyle herifleri ne diye sokarsın?.. Ters anlama belki
iyi adamdır. Hem iyi adam oldugu belli. Ama iste ne de olsa gâvur... Gâvurdan
hayır gelir mi insana?..
* * *
Gülizar helecan içindeydi. Ömründe ilk defa bu gece Nuri'den baska iki erkekle
beraber yemek yiyecek. Ustanın anası bu ise kolay kolay razı olmamıstı. Oglu
ona:
— Bu gece Sait'le Stoyan yemege gelecekler... Sen de, Gülizar da bizimle beraber
yemek yiyeceksiniz, dedigi vakit ustanın yüzüne ters ters bakmıs :
187
— Bu da nesi? demisti. Hadi ben anaları sayılırım, basımı örter çıkarım
yanlarına... Ama genç karını...
Usta hemen cevabı yapıstırmıstı:
— Gülizar da onların kardesi sayılır, ana...
— Herkes karısını kardesi sayılır diye erkeklerin arasına kapıp koyuveriyor mu?
Nuri gülmüstü :
— Her vakit herkese uyulmaz, ana...
Ana cevap vermemis. Mutfaga giderken homurdanmıstı yalnız :
— Sen bilirsin... Karı senin... Söz gelirse sana gelir... Sofrada Ömer,
Stoyan'ın yanma oturdu. Gülizar, ustayla
Sait'in arasındaydı. Ustanın anası Ömer'in yanında...
Sait konusmadan, iki yanına bakmaksızın yemek yiyor. Kadınla erkek arasında tam
müsavat prensibini aklıyla kabul ettigi halde, bu, bir yabancı kadınla, bir
arkadas karısıyla ilk yan yana oturusu oldugu için sıkılıyor. Düsünüyor : "Sabri
adında bir tütün ustası vardır. Bes vakit namazında bir adam. Fakat tütün
depolarında çalısan kadınların arasındadır. Eger simdi o burada olsa, her halde
böyle sıkılmazdı."
Ustanın anası odaya girdigi vakit, Sait gibi, Stoyan da kocakarının elini öpüp
alnına koymustu. Bulgarin bu hareketi ustanın anası üstünde öyle müthis bir
tesir yaptı ki simdi sofrada yalnız ikisi konusuyorlar. Stoyan, ustanın babasını
soruyor. Neden öldügünü merak ediyor.
Yemekten sonra Sait yavas yavas açıldı. Cebinden bir kitap çıkardı. Gülizar'a
uzattı:
— Bunu size getirdim, yenge, dedi. "Ana" isminde bir roman. Geceleri
okursunuz...
Nuri Usta atıldı:
— Sahi, dedi, Gülizar, "Ana"yi anama oku da bakalım hoslanacak mı?
Ustanın anası kitap filan dinleyecek halde olmadıgını söyledi. Fakat ise Stoyan
da karıstı:
— Niçin, anacıgım, dedi... Sen hepimizden gençsin... Saglamsın...
188
Ustanın anası kendisine "anacıgım" diyen Bulgar gâvuruna sefkatle baktı.
— Peki, dedi, gelinim okusun, dinlerim... Ömer de dinlemeye talip oldu.
— Ben de dinleyeyim, Stoyan Amca, olmaz mı? Olmaz mı, Stoyan Amca?..
Ömer "Stoyan Amca" sözünü öyle kolaylıkla, öyle sevinçle söylüyordu ki ustanın
anası koca gâvura büsbütün ısındı.
Hele koca gâvur kalın sesiyle Balkan türküleri, Rumeli havaları söylemeye
baslayınca ustanın anası Gülizar'ın odada, yabancı erkekler arasında oldugunu
bile unuttu. Çünkü ustanın babası da Rumeliliydi ve rahmetli, gençliginde, bazı
geceler böyle türküler söylerdi.
Koca gâvur türkülerini bitirdigi vakit ustanın anası aglıyordu.
Sait sordu :
— Ne aglıyorsun, teyze?
— Eski günler geldi aklıma, oglum...
Nuri küçük bir çocuk gibi sokuldu anasına :
— Eski günler geçti, ana, dedi. Sen yeni günleri düsün... Güzel günler
görecegiz daha...
Ustanın anası içini çekti:
— Memlekete gâvur girdi, artık güzel günleri...
Sözünü bitiremedi. "Memlekete gâvur girdi" diye Stoyan'in yanında söze
basladıgından utandı.
Sait, Stoyan'm yüzüne gülerek baktı, sonra ustanın anasına :
— Aldırma söyle, teyze, dedi. Stoyan gâvur degildir... Ustanın anası hayretle
sordu :
— Nasıl... Müslüman mı? Stoyan:
— Ne gâvurum, ne Müslüman, anacıgım, dedi. Memlekete giren gâvurlara ben de
senin kadar kızıyorum... Hani elimde olsa hemen simdi topunu bogarım... Ama
gâvurun da gâvuru oldugu gibi Müslümanın da gâvuru olur, degil mi, anacıgım?.
189
Ustanın anası Stoyan'm, "Ne gâvurum, ne Müslüman," demesinden bir sey anlamadı
ama son sözlerine hak verdi.
Daha bir hayli zaman sundan bundan konusarak geç vakte kadar oturdular. Misafir
gittikten sonra usta, anasına sordu :
— Nasıl, ana?
Anası basını iki yana sallayarak :
— Sait de, öteki de terbiyeli çocuklar, dedi. kisine de kanım ısındı... Ama
mahallede bu yaptıgımız is duyulursa...
Ustayla yalnız kaldıkları vakit Gülizar ezilip büzülerek :
— Nuri, dedi, sana bir sey soracagım...
— Sor bakalım...
— Ben anlamıyor degilim... Siz bir seyler yapıyorsunuz... Bazı geceler odada
konusurken kapıdan dinliyorum sizi... Bir sey anlamıyorum... Ama bir seyler
yapmak istiyorsunuz gibi geliyor bana...
Usta, Gülizar'ın gözleri içine baktı:
— Evet, dedi...
— Ne yapıyorsunuz?..
Gülizar bunu öyle belli bir korkuyla sormustu ki usta :
— Korkma, Gülizar, dedi, kötü bir is yapmıyoruz. Hırsız kumpanyası filan
kurmadık. Bilakis hırsızlara karsı...
— Polis mi yazıldınız?
Usta kahkahalarla güldü, Gülizar gücendi:
— Ne gülüyorsun?
Usta gülmesini zor zaptetti:
— Hayır, Gülizar, dedi. Polis yazılmadık... Nasıl anlatayım sana... Ha, Sait
sana bir kitap verdi ya... ste onu oku... Evet, onu oku bir kere, sonra
konusuruz...
* * *
"Ana" romanı her gece okunuyordu. Kitabın Türkçesi çok lügatlı. Ustanın anası ve
Gülizar birçok kelimeyi anlamıyor, ustaya soruyorlar. Fakat bütün bu karısık
Arapça ve Acemce kelimelerin arasından ısıldayarak akan bir su var ki onu
görüyor, sesini duyuyorlar. Romandaki insanlarla ahbap olunmustur. Zaman zaman
Gülizar'a öyle geliyor ki oda kapısı açılacak ve
190
içeri onlardan biri girecektir. Ustanın anası en çok "Ana"yla mesgul. Bu gâvur
kokonasmı kendine yakın buluyor. Gülizar, kahramanlardan bazen birisini, bazen
ötekini Nuri'ye benzetmektedir.
Evde "Ana" romanının yaptıgı inkılaplardan birisi de su oldu:
Eskiden ustanın anası da, Gülizar da Sivastopol'dan, Kırım'dan, Odesa'dan kaçıp
gelen Ruslara acıyordular. Ustanın anası sokakta, nisanlarının ısıltısına
gömülerek dilenen çatal sakallı Moskof pasalarını gördükçe:
— Düsmez kalkmaz bir Allah, vah vah, ne hale girmis koca Moskof vezir vüzerası,
diyordu.
Simdi artık onlara acımıyor :
— Oh olsun, diyor, sürüm sürüm sürünsünler, Moskof milletine çektirdiklerinin
ahi çıkıyor iste...
Bir sabah usta, evden çıkarken, Gülizar'a :
— Bu aksam, saat 7'de beni Kadıköy vapur iskelesinde bekle, dedi. Yalnız dikkat
et, beni görünce yanıma gelme... Beni uzaktan gör. Gördügünü de belli etme...
Anladın mı?.. Sonra pesim sıra söyle kırk elli adımdan yürü, yolda yanıma
gelme... Anladın mı?.. Peçeni sıkı sıkıya ört... Hiç açma... Anladın mı? Ben bir
cıgara yakınca sen döner, tramvaya binersin... Eve gelirsin... Anladın mı?..
Gülizar hem anladı, hem anlamadı. Sadece :
— Peki, diye cevap verdi, dediklerini elifi elifine yaparım.
Ve gerçekten de Nuri'nin dediklerini elifi elifine yaptı. Niçin böyle yaptıgını
düsünmemeye çalısarak, kocasını ta Beyazıt'a kadar takip etti.
Nuri Beyazıt'ta bir tütüncü dükkânının önünde durdu. Cıgara aldı. Yüz adım kadar
yürüdü. Sonra döndü. Bir agara yaktı...
ki saat sonra usta eve geldigi vakit Gülizar'ı, çoktan dönmüs, mutfakta
bulasıkları yıkar buldu.
Gülizar sordu:
— Karnın aç mı?.
— Hayır... Yukarı odaya gel...
Odada bulustukları vakit, ilk söze baslayan usta oldu :
— Bir dükkândan cıgara aldım. Dikkat ettin mi?
191
— Evet...
— Oraya bir daha gitsen bulabilir misin?
— Bulurum...
— Âlâ...
Gülizar meraktan çatlıyordu. Fakat hiçbir sey sormamak lazım geldigini seziyor.
O gece yine "Ana" romanı okunurken Gülizar kendini de romandaki kadın
kahramanlardan birisine benzetti.
Usta ertesi aksam Gülizar'a, simdiye kadar onun duymadıgı bir sesle :
— Yarın ögleüstü o tütüncüye gidersin, dedi. Peçeni açma... Yalnız dikkat et,
dükkânın önünde baska müsteri olmasın. Anladın mı?
— Anladım...
— Âlâ... Tütüncüye dersin ki: "Sizde Hasan Beyin emanetleri varmıs, onları
almaya geldim"... Anladın mı?.. O sana bohça gibi bir sey verecek, onu alırsın,
dönersin, vapura binersin... Kadıköy'de inersin... Fenerbahçe'ye gidersin... Dur
bakalım... Kaç vapuruyla? Ha, üç buçukta Köprü'den kalkan vapurla...
Fenerbahçe'ye arabayla git... Tam fenerin orda bir salıncak vardır. Onun dibinde
otur. Ömer'i beraber al... Anam da gelsin sizinle... Evden zeytinyaglı dolma
filan yapın.. Ben anama söyledim... Ama Ömer'le anam tütüncüye gelmesin...
Vapurda beklesinler seni... Anladın mı?
— Anladım...
— Hani, Fenerbahçe'ye gezmeye gitmis olacaksınız... Sonra bizim Stoyan oralara
gelecek... Sizin yanınızdan geçecek... Gidip bir yere oturacak... O oturunca,
Ömer'in eline tütüncüden aldıgın bohçayı ver, söyle nazar-ı dikkati
celbettirmeden Stoyan'a gönder... Ha, sonra ben bu gece eve gelmeyecegim...
Anlasıldı mı?
Gülizar, biraz yavasça:
— Anlasıldı, dedi.
Usta isin pek anlasılmadıgını sezdi:
— Tekrar et bakalım, dedi, ne yapacaksın?
Gülizar tekrar etti. Bir iki yeri usta, yeni bastan anlattı... Gülizar'la,
ustanın arasında geçen bu konusmadan iki üç gün sonra Kuva-yi tilafiye zabıtası
Fenerbahçe civarıyla Pen-
192
dik arasında kamp kuran müstemleke askerlerinin çadırları yakınma atılan ve
bunları "stanbul'u isgale degil, kendi memleketlerini isgal eden emperyalist
devletlere karsı harekete çagıran" beyannameler dolayısıyla harekete geçmisti.
Beyannameler müstemleke askerlerinin kendi yerli dillerinde ve ngilizce,
Fransızca yazılmıstı.
XXXIV
Yine Kolsuz Ahmet
Kapının çalınması, ustayı sasırttı. Çünkü vakit geçti ve kapıyı çalan ne Sait,
ne Stoyan olabilirdi. Bir hafta, beyanname isinin arkası alınıncaya kadar
birbirlerini görmemeye karar vermislerdi.
Odada anası, Gülizar ve usta oturmuslardı, "Ana" romanının ikinci cildini
okuyorlardı. Ömer minderde uyuyor.
Kapı bir daha çalındı.
Usta, kadınlara :
— Siz, Ömer'i alıp içeri odaya gidin, ben kapıya bakarım, dedi...
Gelen Kolsuz Ahmet'ti. lk geldigi geceden beri bir daha görünmeyen, üç gün
sonra gelirim dedigi halde gelmeyen Kolsuz Ahmet.
Usta, Kolsuz Ahmet'i odaya alıp karsılıklı oturdukları vakit, onun sarhos
oldugunu sezdi.
Kolsuz Ahmet sarhostu. Fakat sarhoslugunu belli etmemeye çalısıyor.
— Gelemedim, diyor, affedersin, usta... sim çıktı.
— s buldun demek?..
— Daha bulmadım ama, arıyorum da... s aramak, iste olmaktan çok vaktini alıyor
insanın...
Usta cevap vermiyor. Susuyorlar. Ahmet bir aralık ayaga kalkıyor :
— Birdenbire üsüdüm, usta, diyor ve pencereleri kapatıyor.
193
Yine susuyorlar. Fakat usta, on dakika içinde Ahmet'in sıcaktan bunalmasına,
sonra üsümesine sasıyor. "Sarhos" diye düsünüyor.
Susuyorlar. Söze ilk baslayan Ahmet oluyor :
— Arkadaslar yok galiba bu gece?
— Hangi arkadaslar?
— Su adı neydi unuttum. Bulgarla... Adı neydi?.. Duruyor. Usta cevap
vermemistir. Devam ediyor :
— Hani, canım, su senin Bulgar arkadas... tuh Allah belasını versin, adı
gelmiyor aklıma bir türlü... Ötekisi Sait'ti, degil mi?..
— Evet...
— Sait nerde çalısır be usta?
Usta yalan söylüyor. Yalan söylemek, her nedense Kolsuz Ahmet'ten Sait'in nerde
çalıstıgını gizlemek lüzumunu duymustur :
— Hiçbir yerde çalısmıyor. Simdi o da bosta...
— Eskiden nerde çalısırdı?
Odaya girerken usta lambayı yere koymustu. Sonra orda unutmustu. Ahmet'in
gölgesi büyük bir örümcek gibi duvarda kımıldanmaktadır. Ustanın gözüne bu koca
örümcek ilisiyor. Ve tek gözünü, kendi de farkına varmaksızın kırparak, Ahmet'e:
— Niye sordun? diyor. Sait'in eskiden nerde çalıstıgını ne diye ögrenmek
istiyorsun?
Ahmet gülüyor :
— Hiç, diyor, merak bu ya!.. Yoksa ne diye soracagım!.. Merak bu ya!..
Yine susuyorlar.
Nuri Usta, Ahmet'i göz hapsine aldı. Dikkat ediyor, eski günlerin çocuk,
delikanlı, daha sonra hastanede, daha sonra dükkândaki Ahmet'i ile simdi
karsısında duran adam arasında öyle büyük bir fark var ki...
Çocuk Ahmet neseliydi, tası en uzaga atandı, gururluydu. Delikanlı Ahmet
neseliydi, mahallede komsu kızlarının gözlerini kafeslerin arkasına toplardı,
gururluydu. Dükkândaki Ahmet nesesini kaybetmisti, sarhostu, fakat gururu vardı.
Daha
194
dogrusu bütün eski Ahmet'lerdeki sey gurur degildi pek, bir acayip izzetinefis
fazlasıydı. Simdiki Ahmet'in nesesi yok, daha dogrusu zorla neseli gözükmeye
çalısıyor. Fakat isin asıl tuhafı simdiki Ahmet'te o gururla izzetinefis fazlası
arasındaki seyden bir gölgenin bile kalmamıs olması.
Simdiki Ahmet sırıtıyor, yılısıyor. Gözlerinden sanki yapıskan sulu bir sey
fıskırıyor... Usta bu gözlerle karsılastıkça yüzünde, ellerinde yapıskan, sulu
bir seylerin dolastıgını duyuyor gibi...
Kovalanan geyik nasıl her kımıldanan dalın arkasında bir kaplan gözünden
iskillenirse, kovalanan adam da öyledir.
Ve Nuri Usta artık kovalanan adamlardan biridir.
Kovalanan adamda süphe bir prensip haline gelir.
Nuri Usta, birdenbire, deminden beri Ahmet'ten süphelenmekte oldugunu idrak
etti.
Sebep?
Yok!
Daha dogrusu sebepler teker teker o kadar küçük, o kadar ehemmiyetsiz ki, her
biri baslı basına sebep degil. Hepsi bir araya gelince de gözle görülür, elle
tutulur olmuyorlar. Fakat süphenin havasını yaratıyorlar...
Ahmet sordu :
— Niye öyle daldın, ustacıgım?.. Usta silkindi:
— Hayır, dedi, daldıgım filan yok... Seni dinliyorum... Anlat bakalım... Ha...
s arıyorsun, degil mi?
— Evet...
Usta kelimelerin üstüne basmamaya çalısarak, alelade bir sey soruyormus gibi:
— Nerelere basvurdun? dedi. Ahmet birdenbire cevap veremedi. Usta tekrar sordu:
— Malum ya, her isi de yapamazsın... Nerelerde is aradın?
— Sey... Birçok yerlerde...
— Mesela?..
— Mesela... Sey... Sirket-i Hayriye'de...
— Sirket-i Hayriye'de mi? Ne is aradın orada?
195

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:25:49
Meddelande
Svara med citat
— Bekçilik, kapıcılık filan...
— Ha, demek vapurlarda, atölyelerde filan degil de, dairede... Öyle mi?
Ahmet'in yüzü güldü:
— Evet, dedi... Sen de söyledin ya... Tek kolla fabrikalarda, atölyelerde filan
is vermezler... Dairelerde is aradım... Seyr-i Se-fain'e de basvurdum...
Sonra...
Artık sayıyordu... Birçok daire isimleri birbiri pesine Nuri Ustanın önünden
geçtiler... Ahmet nihayet:
— Hâlâ is bulamadık ama, dedi, sustu ve sonra yavasça ilave etti:
— Su senin Sait'in, sonra neydi onun adı, su Bulgarin bildikleri bir yerde bana
is bulunmaz mı acaba? Belki sen bugünlerde görmezsin onları, hiç olmazsa su
Bulgarin adresini versen de bana, ona gidip bir basvursam... Olmaz mı?
— Olur.
Nuri Usta, "Olur," dedi ve Ahmet'in yüzüne baktı. Ve öyle sandı ki, Ahmet
sevincinden haykırmamak için kendini zor tutmustur...
Nuri Usta:
— Olur, diye tekrar etti. Fakat sen, "Gâvurdan insana hayır gelmez," diyordun...
Hatta onu evime sokmamı bile dogru bulmuyordun... Ne çabuk fikrini
degistirdin...
Ahmet bir seyler söylemeye, itiraz etmeye hazırlanırken, usta ayaga kalktı,
geldi, onun karsısına dikildi:
— Ahmet, dedi... Mektep arkadasıyız, mahalle arkadasıyız, ikimiz de vaktiyle
esnaflık ettik... Övünmek için söylemiyorum, elimden geldigi kadar sana dostluk
etmeye de çalıstım vaktiyle... Fakat, sebebini sorma bana, artık seninle
ahbaplık etmek istemiyorum... Belki aldanıyorum... Belki simdi sana bunları
söyleyerek enayilik ediyorum ama, süpheleniyorum senden... Hem de bu gece. Demin
birdenbire süphelendim senden...
Ahmet kıpkırmızı, yerinden fırladı:
— Benden süpheleniyorsun ha! diye bagırdı... Benden... Benim gibi bir isçiden...
Bir arkadastan...
— Bagırma, Ahmet... Öyle bagırıyorsun ki, daha çok süp-
196
heleniyorum... Anladın mı? Simdi daha çok süpheleniyorum senden... Söyle
bakayım... Demin pencereyi niçin açtın?.. Ahmet kekeledi:
— Hava almak için...
— Sonra niçin kapadın?
— Üsüdüm...
— Yalan söylüyorsun, Ahmet... Yalan söylüyorsun... Asagıda, dısarda, sokakta
birileri vardı : Onlara isaret verdin, degil mi?
Ahmet yine avaz avaz bagırdı:
— Hayır... Vallah, billah, kimseye isaret vermedim!.. Ne diye isaret vereyim!..
Nuri Usta, bir an düsündü, sonra kendi kendine konusur gibi söylendi:
— Sait'le, o ismini unuttugun Bulgarin burda olup olmadıklarını, burda bir
seyler yapıp yapmadıgımızı anlamaya gelmistin... Bos bir baskın yapıp bizi
ürkütmektense, seni kullanmak, emin olduktan sonra içeri dalmak daha akıllıca
olurdu... içerde kimseyi görmeyince...
Usta sustu. Ahmet sapsarı. Usta :
— Defol, dedi... Seni ne hale getirdiklerini bir düsünebil-sen... Bir kolun
kesildi, dilencilik ettirildin, yankesicilige düstün, usak oldun ve bunların
hepsi, açlık, seni bu hale getirmek için kullanıldı. Defol... Bir daha da ayak
basma buraya...
Kolsuz Ahmet'in, acayip bir örümcege benzeyen gölgesi duvardan kayboldu. Asagıda
sokak kapısı açılıp kapandı. Usta hâlâ odada, oldugu yerde dimdik duruyordu.
Kapı yavasça aralandı. çeri Gülizar girdi.
— Ne oldu, Nuri? Nuri Usta silkindi...
— Allah belasını versin, dedi... Allah belasını versin su Cemal Hocanın... Hâlâ
onun tesiri altındayım... Hâlâ güzel, cakalı laf, isten önce geliyor bende...
Herifin hafiye oldugunu hem anla, hem sonra bunu herife söyle... Üstüne üstlük
bir sürü de ukalaca lakırdı et... Benim adam olacagım yok...
197
Gülizar hiçbir sey anlamıyor. Fakat sormuyor da...
— Bu bizim Ahmet yok mu, Gülizar, buz gibi hafiye... Dilenciligi, hapse girdigi,
belki usaklıgı da dogru, fakat sonra dükkân açıp sattıgı yalan...
Gülizar korktu:
— Ahmet hafiye mi?
— Evet...
— Emin misin?..
— Evet...
— Peki, ne yapacaksın simdi ona?..
— Bilmem... Esekligimiz yüzünden kaçırdık elden...
Sabah erkenden, deniz kıyısında Ömer, Stoyan Amcayı buldu. Babasından aldıgı
talimatı harfi harfine yerine getirip etrafına iyice baktıktan ve yeni dogan
günes aydınlıgının tenhalıgında hiç kimsenin olmadıgını gördükten sonra Stoyan
Amcaya yanastı. Bütün güçlük yanasana kadardı. Ondan sonra, sekiz yasında bası
açık bir çocukla sapkalı bir adam deniz kenarından caddeye dogru çıkabilirlerdi.
Stoyan'la Ömer yürüdüler.
Ömer konusuyor :
— Babam gelemedi. Pesimi bırakmıyorlar, diyor. Senin de adresini ögrenmek
istiyorlarmıs, Stoyan Amca... Hani bir Ahmet varmıs, Kolsuz Ahmet. O da
hafiyeymis... Ben sinemaya gittim, Stoyan Amca... Sen hiç sinemaya gittin mi?
— Gittim, ne olacak?
— Orda da bir hafiye var... Hırsızları kovalıyor... Babama da söyledim. Ahmet
öyle hafiye degil, dedi. Ahmet çok fena hafiyeymis... Hırsızları degil, bizi
kovalıyormus... Biz hafiyeden filan korkmayız, degil mi, Stoyan Amca?..
Bulgar güldü:
— Korkmayız, koca komitacı, dedi. Korkmayız. Ama dikkatli olmak lazım... Sen
geçenlerde Fenerbahçe'ye geldigini, bana bohçaları getirdigini, bugün buraya
gelecegini kimseye söylemiyorsun, degil mi?
Ömer durdu. Stoyan'in yüzüne sert sert baktı:
— Hayır... Babam diyor ki, insanın kafasını kesseler bile
198
agzından lakırdı çıkmamalı... Bugün nereye gittigimi annem bile sorsa
söylemem...
Caddeye çıktılar. Bir küçük sütçü dükkânına girdiler. Atesten henüz indirilmis
tencerenin agzından beyaz süt kokusu tül gibi dumanlara karısarak dükkânın içine
yayılıyor. Camlı bir dolapta yuvarlak francalalar, ay biçiminde çörekler var.
Mermer tezgâhta yogurt kâseleri. Kaim bardaklar.
Ömer önüne konan sıcak süt bardagına ay biçiminde bir çöregin ucunu batırıp
ömründe ilk defa sütün - çünkü anasının memesinden emdigi sütün tadını
hatırlamıyordu - tadını tadarken, dükkâncıyla Stoyan Amca bir seyler konustular.
Sonra amca bir kâse yogurt alarak geldi, Ömer'in yanına oturdu. Sordu :
— Sütün sekersiz mi, Ömer? Daha seker ister misin?
— sterim, amca...
Ömer'in bardagına iki seker daha koydular.
Konusmadan sapırtılar içinde Ömer sütünü, Stoyan Amca yogurdunu bitirdi.
Kalktılar. Dükkân sahibi amcaya bir tomar kâat verdi. Amca kâatları Ömer'e
uzattı:
— Bunları elinde sıkı sıkı tut, Ömer, dedi. Sait Amcaya götüreceksin... Sait
Amcayı vapur iskelesinde bulursun... Benim gelemedigimi söylersin... Ona
verirsin bu kâatları.
— Peki...
Stoyan Amca düsündü. Sonra birdenbire sordu :
— Ya, yolda seni çevirirler de elindekileri almak isterlerse...
— Vermem... Stoyan Amca güldü:
— Nasıl vermezsin bre komitacı!.. Bir karıs boyun var... Zorla alırlar...
Ömer boynunu büktü. Stoyan Amca:
— Hayır, dedi, isterlerse verirsin... Ama, bunları sana kim verdi derlerse...
— Kimse vermedi, yolda buldum, derim...
— Bravo, bre... Yolda buldum, uçurtma yapmak için aldım, dersin... Ama ya alıp
götürürlerse, döverlerse...
— Ben de onları döverim...
199
— Eh... Hani döversin de... Baban kim, anan kim? derlerse...
— Söylemem...
— Söylemem olur mu? Ömer yine boynunu büktü. Yine Stoyan Amca yardım etti :
— At bir isim, Hasan, de... Hem kim senden süphelenecek... Ne yapalım! Bunların
Sait Amcaya bugün verilmesi lazım... Haydi, komitacı, göreyim seni...
Ömer merakla sordu :
— Bu kâatlar ne olacak?
Stoyan Amca bos bulundu. Büyük bir ciddiyetle izahat verdi:
— Duvarlara yapıstırılacak... Yarın yapıstırılması lazım... Sabahleyin
erkenden... Kimse görmeden... Onları zirto da zirto yapacagız yine...
Stoyan Amca bu "zirto da zirto"yu öyle sevinçli, öyle istahlı söylemisti ki Ömer
kâatları Sait Amcaya vermeden önce üç tanesini sakladı. Kendisinin de bu zirto
da zirto isinde payı olmasını istiyor.
Gece üç küçük kâadı yastıgının altına koydu ve gözleri ka-panıncaya kadar,
bunları, nasıl, nereye asmak lazım geldigini düsündü.
Nasıl asılacagını buldu. Nereye asılacagını bulamadı. Sabaha bıraktı.
Sabahleyin Gülizar, Ömer'in yine dünkü gibi çok erken mektebe gitmis olmasına
kızdı biraz. Mutfakta unun durdugu kesekâadının yere indirilmis oldugunu gördü.
Bir tabakta da un ezilmisti.
— Yine uçurtması için unları ziyan zebil etmis, diye söylendi...
Ömer bir cebine hamur tutkalını koymustu, bir cebinde o üç kâat vardı.
Hamur cebinin içine bulastıgı için eli ne zaman oraya gitse yüzü burusuyordu.
200
Ömer etrafına bakma bakına yürüyor. Vakit daha öyle erken ki mahalle boyunca
yalnız bir kömür arabasına, bir polise ve bir simitçiye rastladı.
Caddeye çıktı. Bombos tramvay raylarından baska kimseler yok.
Ömer ıslık çalarak yürüyor. Sinemada gördügü bir adamı taklit ediyor. Pesini
hafiyeler kovalarken sinemadaki adam da ıslık çalarak, sanki kovalanan kendisi
degilmis gibi iki yana ba-kınarak yürüyordu.
Ömer karakolun önüne geldi. Pencerelerden birisinde hâlâ lamba yanıyor.
Söndürmeyi unutmuslar. Nöbetçi dolasıyor kapıda...
Ömer karsı kaldırıma geçip nöbetçiye baktı. Nöbetçi yorgun. Ömer'in kendisine
baktıgını görmüyor bile...
Ömer kaldırımın üstüne oturdu.
Nöbetçiyi içerden çagırdılar. Gitti.
Ömer oldugu yerden kalktı. Yine ıslık çalarak karakola yaklastı. Uçurtma
yapıstırmakta büyük ustalıkları olan elleriyle kâatlardan birisine hamur
tutkalını sürdü. Ve ayaklarının ucunda kalkarak, kâadı, karakolun kapısındaki
sütunlardan birinin üstüne yapıstırdı.
Agır agır ve daima ıslık çalarak merdivenleri indi. Arkasına baktı. Sütunda
kâadı gördü. çine korku düstü birdenbire. Hızlı hızlı yürüdü. Sonra
alabildigine ve arkasına bir daha dönüp bakmaksızın kosmaya basladı. Köseyi
sapıp yokusa geldigi vakit durdu. Dükkânlar birbiri pesine açılıyor. Çıraklar
dükkânların önünü sulayıp süpürüyorlar.
Ömer yine ıslık çalarak yokusu tırmandı. Cebinde yapıstırılacak iki kâat daha
var. Birisini bir dükkânın henüz açılmamıs kepengine yapıstırdı. Ötekisini
sakladı. Aklına birdenbire bir fikir gelmisti. Islık çalmayı bırakarak yukardan
dolasıp mahalleye indi.
Bekçi, kulübesinin kapısını kilitlemis, içerde uyuyor. Horultusu dısardan
duyulmaktadır. Ömer, stanbul'un padisahı dedigi mahalle bekçisi Vahdettin'in
kapısına son kâadı yapıstırdı.
201
O gece Nuri Usta, Ömer'i bilhassa yanma alarak mahalle kahvesine çıktı. Kahvede
görünmek icap ediyor.
Ömer lokumunu yerken, tavla gürültüsü, iskambil isimleri arasında kesik kesik
cümleler ilisiyor ustanın kulagına. Karsısında oturan Bakkal Nazifi Efendi de,
ustayı alakadar eden ve gitgide sasırtan bu dedikodular hakkında mufassal
malumat vermeye basladı:
— Efendi, rivayete nazaran sehrin muhtelif semtlerine kâ-atlar dagıtılmıs. Hatta
karakol duvarına bile asmıslar... Bizim bekçi bile kapısında bir tane bulmus...
Nuri Usta sordu :
— Bizim bekçi mi? Anlamadım...
— Evet, bizim bekçinin kulübesi kapısına da yapıstırmıslar...
Usta afalladı.
Karakola beyanname asılmıs olmasına söyle böyle aklı eriyordu ama kendi
mahallelerinde, bekçinin kulübesi kapısına kim yapıstırmıstı bunu? Ne Sait, ne
kendisi, ne Stoyan böyle bir is yapmamıslardı, yapmazlardı. Ötekilere de böyle
bir direktif verilmemisti. Planda kendi mahalleleri yoktu.
Bakkal Nazifi Efendinin sözlerine Ömer de kulak kabartmıstı. Lokumunun yarısı
agzında, yarısı dısarıda, az daha bogulacaktı.
Usta sordu :
— Peki, Nazifi Efendi, bu isi kimin yaptıgı, yani seyi, bekçi kulübesinin
kapısına bunu kimin yapıstırdıgı anlasılmıs mı?
— Hayır...
Ömer lokumunu yuttu. Sırıttı...
Baba ogul kahveden çıkıp eve gelirlerken usta hâlâ düsünceliydi. Bu
münasebetsizligi yapanın kim oldugunu kestirmek istiyor.
Ömer göz ucuyla, asagıdan yukarıya dogru, babasına bakıyor. "Söyleyeyim mi,
söylemeyeyim mi? Kızar mı, kızmaz mı?" diye düsünüyor...
Nihayet dayanamadı. Tam evlerinin kapısı önüne geldikleri vakit babasının
etegini çekti... Usta durdu, Ömer'e baktı:
202
— Ne var? Ne istiyorsun? Ömer sırıtıyor:
— Sey, baba... Sana bir sey söyleyeyim mi?
— Söyle...
— Söylersem... Kızmaz mısın?..
— Ne bileyim, söyle de...
— Yok, kızmam de... Ben de söyleyeyim.
— Peki kızmam... Söyle...
— Sey... Bekçinin kulübesi yok mu?
— Var, ne olacak?
— Oraya bir kâat yapıstırmıslar ya...
— E...
— ste onu ben yapıstırdım...
Usta hayatında hiç bu kadar sasırdıgını bilmiyor.
— Sen mi yapıstırdın?
— Evet, baba, Karakola da ben yapıstırdım... Sonra bir de dükkâna yapıstırdım...
Usta kahkahalarla güldü. Ömer'i kucakladı. Havaya kaldırdı :
— Oglum, dedi... Sen benim oglumsun!..
Ömer babasının boynuna sarılmıs, babasını hayatında ilk defa öpüyor:
— Baba... Bizim evin kapısına da yapıstıracaktım ama... Usta dehsetle Ömer'i
kollarından bıraktı. Oglan adeta düstü yere.
— Ne, bizim evin kapısına da mı? ste o zaman halt ederdin...
Ömer münasebetsiz bir söz yüzünden tahtından atılmıs bir kral gibi pisman.
Usta büyük bir ciddiyetle :
— Bana bak, Ömer, dedi... Marifetli bir delikanlı oldugun anlasıldı. Fakat bir
daha sefere böyle isleri beraber yapalım... Olmaz mı?..
Ömer kaslarını çattı. Deminki pismanlıgı yoktu artık. Magrur cevap verdi...
— Olur, Nuri Usta...
203
XXXV
Yine Gözlüklü Amca
Hilmi'nin nüfuzu iyiden iyiye kırılmıstı. Ve usta yakında kendisine atölyeden
yol verilecegini anlıyor.
Mürettipler grevi de isleri kolaylastırdı. Ustanın bütün isçi birliklerinde
arkadasları, dostları var. Meclis-i idare intihaplarında kavga etmek usulleri
ustanın canını sıkıyor ama, "Ne yapalım," diyor, "mademki bu da lazım."
"Ana" romanı bitti. Kaç gündür Gülizar :
— Tütün depolarında çalısmak istiyorum. Orada o kadar çok kadın isçi var ki...
diye tutturdu.
Ustanın anası "Ana" romanındaki ana kadar her iste cesur degil. Daha dogrusu,
onun haçına, putuna da kızmasını, haçını, putunu da yıkmak istemesini
hazmedemiyor...
Bir aksam Ömer eve aglayarak geldi. Kapıdan içeri girer girmez anasının etegine
yapıstı:
— Çabuk çarsafını giy, ana... Çabuk... Haydi... diye bar bar bagırmaya basladı.
Gülizar sasırdı. "Ne oluyorsun Ömer? Ne var?" diye sormaya çalıstı. Bu esnada
ustanın anası da asagı inmisti. Ömer onun da üstüne atıldı:
— Haydi, nine, sen de gel... Giyin... Haydi... Sonra Gözlüklü Amcayı
bulamayacagız. Gider belki. Haydi... Anne... Nine...
Nine de Ömer'in ne demek istedigini anlamadı. Ve çocuk öyle bir helecan
içindeydi ki dedigini yapmaktan baska çare yoktu...
Ustanın anası, Gülizar'a :
— Sen giyin de git bari... dedi...
Gülizar çarçabuk çarsaflandı ve eline yapısan Ömer'in pesine takılarak sokaga
fırladı...
Çocuk hiçbir sey söylemiyor kosuyor ve Gülizar'ı kosturmaya çalısıyordu.
Lambalar yanmaya baslarken büyük caddeye çıktılar.
Ömer birdenbire anasını kösede bıraktı ve artık alabildigine kosarak, "tramvayın
altında kalıp ezilecek" diye anası-
204
999999996999?
nın yüregini agzına getirerek karsı tarafa geçti. Gözden kayboldu.
Gülizar oldugu yerde, havagazıyla aydınlanmıs bir berber dükkânının kösesinde
durup bekliyor. Gelip geçenler bakıyorlar ona. Ömer'den hâlâ haber yok... Ömer'e
bir sey oldu diye merak etmiyor. Çünkü nasıl olsa oglan bütün gün sokakta...
Nihayet Ömer geldi.
Dudakları titriyor, burnunu çeke çeke konusuyor :
— Yok, anne... Gitmis... O kadar da, "Bekle," dedim. Ama beklemeyecegini
anladıydım...
Ana ogul dönüyorlar. Ömer bitkin. Anlatıyor :
— Mektep paydos olunca, çocuklar, "Balık tutalım," dediler. Naci'nin oltası
varmıs. Külüstür bir olta ama... se yaramaz. Naci attı denize oltayı, biz
basında beklestik... Bir tek izmarit bile tutamadı... Hem öyle yeme balık vurur
mu?.. "Ben gidiyorum," dedim... Bıraktım enayileri orda, caddeye çıktım...
Manavın kösesinde bir de kimi göreyim, anne? Gözlüklü Amca... Manavın yanma
dikilmis duruyor. Yanına kostum. "Amca," dedim, "Gözlüklü Amca, merhaba!" Beni
tanımadı, anne... Gözlüklü Amca kör olmus. Dilenci gibi, anne. Potinleri yırtık.
Bir elinde teneke bir kutu var, anne... "Benim, Gözlüklü Amca," dedim, "ben,
Ömer..." Öteki elindeki degnegini uzattı. Degnegini tuttum:
— Bize gidelim, Gözlüklü Amca, dedim...
— Gelmem, dedi... Degnegini çekti elimden. Yalvardım, yakardım.
Gözlüklü Amca aglamaya basladı. Ben de agladım... Sonra, "Belki," dedim, "sen
gelirsen, onu çagırırsan razı olur." Ama iste kaçmıs... Yok... Gözlüklü Amca...
Ömer gene aglıyor...
Ömer evde bütün gece içini çeke çeke agladı. Nuri Usta:
— Ben onu bulurum, sana getiririm... Merak etme, dedikçe :
— Gelmez... Kimse onu bulamaz... Gözlüklü Amca dilenci olmus. Kör olmus, baba...
diyerek hıçkırıklar içinde uyudu.
205
Ve Ömer'in dedigi çıktı. Usta sahiden de aradı Gözlüklü Amcayı. Bulamadı. Ve bir
hafta süren bu bos arastırmanın sonunda Gözlüklü Amcayı bulacak yerde Gâvur
Cemal Hocayı buldu.
Birbirlerine ikinci mevki bir tramvay arabasında rastladılar.
Gâvur Cemal'in sakalı gene darmadagınık, fesi gene kalıpsız, ceketinin yakası
yaglı, pantolonu ütüsüz ve kunduraları boyasızdı.
Usta bütün bunları bir an içinde gördü ve bir anda anladı ki Gâvur Cemal içinde
dönüp dolastıgı çemberin gene alt tarafına düsmüstür.
Eger Cemal de ustayı görüp büyük bir sevinçle, tramvayın kalabalıgını ikiye
yarıp onun üstüne gelmeseydi, usta ilk durakta, hiç ses çıkarmadan inecekti.
Nuri Ustanın ellerine sarılan Cemal lakırdıları arkası arkasına diziyor:
— Seni gördügüme amma sevindim... Nerelerdesin... Ne âlemdesin?
— Tramvayda çalısıyorum.
— Biletçi misin?
— Hayır, depoda, atölyedeyim...
Cemal'in zoru ile ilk durakta indiler. Gene Cemal'in zoru ile bir meyhaneye
girdiler. Usta bir kadeh içti. Cemal içtikçe açıldı:
— Bu rakı gibi sey yok be usta... Suni bir dünyada yasıyoruz. Suni heyecana,
suni neseye, suni kedere ihtiyaç var.
Rakı mühim sey... Beseriyetin en büyük kesfi iki tanedir : Birisi yatak, birisi
rakı imbigi... Birisi uyku makinesi, yani unutmak denen seyi istihsal ediyor.
Ötekisi bu isin yardımcısı...
Usta Gâvur Cemal'e tam bir bitaraflıkla bakıyor. Sadece, ara sıra, "Nerden
çattım bu gevezeye," diye düsünüyor...
Cemal bahsi degistirdi:
— Biz gene eski meslege döndük... Bir mektepte Fransızca hocasıyım. Anadolu'ya
geçeyim, diyorum... Çok enteresan orası...
Cemal bir kadeh daha içti. Daldı. Sonra adeta silkinerek :
206
— Sen içmiyorsun ama, dedi. iç Allah askına. Hâlâ dargın mıyız? Yoksa... Genis
ol, usta... Geçen gün senin Nuri'yi gördüm, gene Ali ile beraberlermis. Cıgara
kâadı isi yapıyorlarmıs... Enteresan herifler... Kâatların kapagına bir ay
yıldız koymuslar... Sürüyorlar Anadolu'ya... "Kuva-yi Milliye" kâadı diye alan
alanaymıs... Halbuki ortaklarından birisi de su meshur Hı-risto..'.
Usta meshur Hıristo'yu tanımıyordu. Nuri ile Ali'yi ise, Cemal'i unuttugu kadar
unutmustu. Ve suni kedere, suni sevince ihtiyacı olmadıgından Cemal'in elinden
kurtulmak için fırsat aramaktaydı. Bu fırsat kendiliginden geldi.
Meyhanenin gramofonunda çalınan bir mars yüzünden kavga çıktı. Marseyezi bagıran
gramofona ngiliz bahriye çavusları kendi marslarını söyletmek istediler.
Gramofonun basında duran Fransızlar buna razı olmayınca Kuva-yi tilafiye
birbirine girdi.
Nuri Usta Gâvur Cemal'e :
— Haydi, gidelim, dedi.
Dısarı çıktılar. Ve usta, Cemal Hocanın "Görüselim ya-hu"larım, "Olur,
olur"larla savusturarak ondan ayrıldı. Yolda, eve gelene kadar, memleketlerinden
denizlerce uzak bir sehrin meyhanesinde bir mars yüzünden birbirlerine giren
üniforma giymis Fransız balıkçılarıyla ingiliz balıkçılarını düsündü.
XXXVI Yine Kapı Çalındı
Sabaha karsı çalman kapıyı Gülizar açmaya gitti. Usta çok yorgun ve geç gelmisti
eve... Gülizar, ustayı uyandırmak istemedi. Bazı sabahlar böyle erkenden kapı
çalınır ve birisi ustaya haber bırakıp giderdi.
Fakat bu sefer Gülizar kapıyı açtıgı vakit karsısında birisini degil, bir
kalabalıgı gördü. Bekçi, muhtar, iki polis ve üç sivil...
Sivillerle polisler içeri daldılar. Bekçi kapıda kaldı. Muhtar:
207
— Basını ört, hanım, dedi.
Usta bu sabahçı misafirleri merdiven basında karsıladı. Evin içi birdenbire öyle
gürültülü olmustu ki ustanın anası, koynunda yatan Ömer'i de uyandırarak
odalarından çıktılar.
Sivillerden birisi, kısa boylu, kesik kara bıyıklı ve yüzü toprak testilerin
renginde bir adam, ustaya :
— Taharriyat yapacagız, dedi. Usta güldü :
— Buyrun...
Yarım saat içinde evin içi altüst olmustu. Mukavemeti ustanın anası gösterdi.
Sandıgını karıstırmak isteyen kısa boylu, kırpık bıyıklı adamın karsısına
dikildi:
— Elâlemin sandıklarını karıstırmaya utanmıyor musun? dedi. Hele elini sür de
göreyim...
Muhtar, ustanın anasına "emre1 karsı gelinmeyecegini" anlatmak istedi. Fakat o
dinlemiyordu :
— Koskoca stanbul inim inim inliyor. Siz kadınların sandıklarını
karıstırıyorsunuz. Yalnız sokaklarda gâvur askerleriyle devriye gezmesini
bilirsiniz... Allah sizi de, size emir verenleri de kahretsin, diye bar bar
bagırıyordu.
Ancak ustanın müdahalesiyle sandık açıldı ve taharri edildi.
Evin içinde olup bitenlere Ömer uykulu gözlerini ovusturarak bakıyor.
Hep aklında o bir defa gittigi sinema var. Orda da hafiyeler böyle bir evi
basmıslardı. Yalnız ötekiler tabanca sıkmıslardı hafiyelerin üstüne... ki
taraftan da ölenler olmustu.
Ömer simdi de tabancalar patlayacak sanıyor. Ama kim atacak tabancayı. Babası
hiç oralı degil. Sanki evin içinde hiçbir sey olmuyormus gibi odanın bir
kösesine dikilmis, gülerek yapılan islere bakıyor.
Bir aralık Ömer'in gözleri anasına ilisti. Gülizar sapsarı. Elleri titriyor. En
çok telas eden o, evin içinde.
Ömer yine sinemayı hatırlıyor. Orda baskına ugrayanlardan birisi pencereden
atlayıp arkadaslarını imdada çagırmaya gitmisti.
Ömer yavas yavas pencereye sokuluyor. Pencere kapalı.
208
Kafesi de var. Hem asagı atlamak olmaz. Bacakları kırılır... Halbuki gidip
Stoyan Amcayı, Sait Amcayı imdada çagırmak lazım... Ama onları nerde bulmalı...
Birdenbire Ömer'in aklına sütçü geldi. Kararını verdi...
Kimsenin nazar-ı dikkatini çekmeden merdivenleri indi. Sokak kapısı açık. Fakat
kapının önünde stanbul padisahı Bekçi Vahdettin duruyor. Ne yapmalı?
Ömer mutfaga kostu. Bir tabak aldı. Ayaklarının ucuna basa basa tekrar sokak
kapısının arkasına geldi ve kolunun bütün kuvvetiyle tabagı mümkün oldugu kadar
uzaga attı.
Tabak karsıda, sokakta, tasların üstüne çarpıp kırılınca stanbul padisahı Bekçi
Vahdettin irkildi, "Ne oluyor?" diye o tarafa dogru baktı. Hatta bir iki adım da
attı. Ömer bu fırsatı ka-çırmadı. Yavasça sıyrıldı dısarıya...
Sütçü dükkânına giren Ömer'in sütçüden ilk sordugu sey :
— Stoyan Amca nerde? oldu. Sonra :
— Çabuk, Stoyan Amcayı, bul, getir, diye emir verdi... Ömer kalın bir bardak
içinde yine beyaz francalasını sıcak
süte batırırken dükkân sahibi Stoyan Amcayı bulmaya gitti. Ve bardakta süt
bitmisti ki Stoyan Amca Ömer'in karsısına dikildi:
— Ne var, komitacı?., dedi... Böyle sabah sabah hayrola?.. Ömer meseleyi anlattı
amcaya. Fakat ne tuhaf sey, Stoyan
Amca hemen tabancasına sarılıp dörtnala oraya gidecegine Ömer'in yanına
oturuyor:
— Nasıl olsa, diyor, bu isi bekliyorduk. Baban telas etti mi?.. Ömer bu hale
güceniyor adeta, küskün :
— Hayır, diyor, babam gülüyordu. Hatta annem bile aldırıs etmedi.
Ömer bile bile yalan söylüyordu. Çünkü anasının nasıl telaslandıgını görmüstü.
Stoyan Amca :
— Simdi senin hemen oraya gitmen olmaz... Ama gitmesen de evden merak ederler.
Ne yapalım?..
mdat kuvvetinden ümidi kesen Ömer :
— Ben yine giderim, diyor, ne olacak... Sokaga çıktım, derim. Hem belki
hafiyeler gitmislerdir... Ben buraya imdat için geldiydim...
209
Stoyan Amca, Ömer'e böyle seylerde yapılacak en kuvvetli imdadın etrafı telasa
vermemekte oldugunu anlatmaya çalıstı. Ve aksam yine burda bulusmak üzere
sözlesip ayrıldılar...
Ömer eve geldigi vakit, hafiyelerin babasını da alıp gitmis olduklarını ögrendi.
Anası aglıyordu. Ninesi bir köseye oturmus, basına çatkı çatmıs, altüst edilen
sandıgına ara sıra kızgın kızgın bakarak somurtuyordu.
Ömer de bir iskemleye ilisti...
Bir aralık anasının aglaması öyle çogaldı ki, ninesi:
— Kızım, dedi, ne oluyorsun?.. Asmaya götürmediler ya... Gelir elbette... Senin
kocansa, benim de oglum... Böyle isler karıstıracaktı da basına bela gelmeyecek
miydi sanıyordun. Haydi çarsaflan, Müdüriyet'e gidelim...
Müdüriyet'in kapısındaki nöbetçiye ustanın anası sordu :
— Bu sabah buraya Nuri Usta diye birisini getirdiler, onu görmek istiyoruz.
Nöbetçi eliyle içeriyi gösterdi.
Gülizar, Ömer, ustanın anası içeri girdiler. Yerler tahtaydı. Koridorlardan
koridorlara geçiliyor. Ve koridorların hepsi karanlık, hepsi cıgara dumanıyla
dolu. Telaslı telaslı insanlar gidip geliyorlar. Fakat sanki hepsinin
ayaklarında lastik kundura varmıs ve hepsi müthis bir bogaz hastalıgına tutulmus
gibi, adımları gürültü çıkarmıyor, boguk fısıltılarla konusuyorlar. Ustanın
anası koltugunda bir dosyayla duvarların dibinden bir gölge gibi geçen bir adamı
çevirdi. Sordu. Adam eliyle meçhul ve anlasılmaz bir isaret çizdi havada.
Yürüdü.
Koridorları ve bu gölge adamları geçip aydınlık bir merdiven basına geldiler.
Bir resmi polis duruyordu merdiven basında. Ustanın anası ona da sordu. Ve üst
katta bir kapıyı saglık alınca Ömer'i ve Gülizar'ı asagıda bırakarak
merdivenleri çıktı.
Saglık verilen kapının önünde bir adam duruyor. Ustanın anasını dinledi. Sonra:
— Sen bekle burda, dedi. Odaya girdi. Çok geçmeden çıktı:
210

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:27:27
Meddelande
Svara med citat
— Nuri'yi bugün göremezsin, dedi.
Ustanın anası elinden geldigi kadar sesini yumusatmaya çalısarak sordu :
— Peki ne günü gelelim?..
— Bilmem...
— Peki, ne kadar kalacak burda?
— Bilmem...
— Bari yatak yorgan getirelim... Olmaz mı?
— Olur, kapıdan bırakın.
Ustanın anası karsısındaki adamı süzdü. Ve tuhaf bir sesle :
— Affedersin, oglum, dedi. Sen evli misin?.. Nöbetçi sasırdı birdenbire. Fakat
cevap verdi:
— Evet...
— Çocugun var mı?
— Var...
— Kaç yasında?
— Sekiz... Niye sordun, hanım teyze?
— Benim Nuri'min de bir çocugu var. O da dokuzuna girdi girecek...
Sustu. Sonra yine aynı sesle sordu :
— Nuri'yi niçin getirdiler buraya? Adam mı öldürdü? Hırsızlık mı etti? Niye
asagıda onun oglunu gözleri dolu dolu bekletiyorlar?
Karsısındaki adam hemen cevap vermedi. Yutkundu. Sonra yüzünü burusturdu :
— Boyundan büyük isler karıstırmıs, dedi. Çoluk çocuguyla oturup ekmek parasını
düsünecegine... Devlete karsı gelenin encamı budur, hanım...
Ustanın anası güldü.
— Niye güldün?..
— Seni birisine benzettim de...
— Kime?
— Tanımazsın... Çok benziyorsun ama, tanımazsın... Sana benzeyen adam bir
kitaptaydı...
Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı:
— Haydi, dedi, çok konustuk...
Ustanın anası merdivenlerden indi. Gülizar, gözleri yer-
211
lerinden fırlayacakmıs gibi, ihtiyar kadının üstüne atıldı adeta :
— Ne olmus, anne?
— Hemen gidip yatak getirelim oglana.
— Göstermiyorlar mı?
— Hayır...
Ömer kapıdan çıkıncaya kadar dönüp dönüp arkasına baktı. Ve aksam Stoyan Amcayla
bulustukları vakit olanı biteni, bütün gördüklerini anlattı ona...
Stoyan Amcanın yanında Sait de vardı. Ömer'le, üzülme-meleri için eve haber
gönderdiler... "Yakında bırakırlar," dediler ve Sait Amca Ömer'e bes lira verdi:
— Daha lazım olursa, gel benden, yahut Stoyan Amcadan al, dedi...
Nuri Usta üç gün sonra geldi eve... Nasıl gülerek çıkmıssa, öyle gülerek döndü.
Yalnız biraz topallıyordu ve sag kasının üstünde taze bir yara vardı.
Bu beklenilmeyen dönüsü ustanın anası üst üste, durup dinlenmeksizin okudugu
surelere verdi. Usta bu hususta anasıyla aynı fikirde degildi:
— Darılma ama, anacıgım, dedi, evde bir seyler bulmadıkları ve tabanlarımın altı
sopaya, gözlerim uykusuzluga dayanıklı oldugu için yakayı sıyırdım.
Ömer babasını bir köseye çekip Stoyan ve Sait Amcaları nasıl buldugunu, onların
nasıl para verdiklerini büyük bir sır söyler gibi anlattı:
— Parayı Sait Amcamdan aldıgımı ne nineme, ne de anama söyledim, dedi. Onlar
sordular. Ben, "Yolda buldum," dedim...
— nandılar mı?
— Bilmem... Herkes kendi isini bilecek degil mi, baba?.. Baska seye
karısmayacak...
O gece Gülizar kocasına yeni bastan âsık olmus gibiydi...
212
XXXVII
Bir Konusma
— Ne dersen de, tesadüf büyük kuvvet...
Yagmur ince ince yagıyor. Nuri Usta, Stoyan, Sait Büyük-dere'ye giden yolda
yürüyorlar. Çamur. Sait ıslık çalıyor. Yagmurlu havaları günesli havalardan çok
sevmektedir. Çünkü ona göre günes, ay, yagmur, dag, deniz, ates, bütün tabiat ve
bütün tabiat unsurlan "isi" kolaylastırdıkları vakit güzel ve faydalıdırlar,
"isi" zorlastırdıkları vakit zararlı ve çirkin... günesli havalarda yollar
kalabalıktır, "onlar" dolasırlar ortada ve insanın pesini bırakmazlar. Halbuki
yagmurda takip edilmez insan... Herkes canını pazarda bulmamıs. Ve otuz lira
maastan yagmurda ıslanacak kadar fedakârlık beklemek dogru degildir.
Yagmurlu havalarda daha kolay bulusulur, daha rahat yürünür, daha emin
konusulur.
Usta tekrar etti:
— Ne dersen de, Stoyan, tesadüf büyük kuvvet, mesela benim hayatımda
tesadüflerin öyle rolü oldu ki!..
Stoyan cevap vermeye hazırlanırken Sait ıslıgını kesti ve söze karıstı:
— Tesadüf sözünden ne anlıyorsun?
— Tesadüf sözünden sen ne anlıyorsan, ben de onu anlıyorum...
— Yani...
— Yani, sey, umulmadık, beklenilmedik bir hadisenin birdenbire meydana çıkısı ve
keyfine göre ortalıgı altüst edisi... Mesela...
— Mesela simdi su agaçların dallarından birisi tesadüfen kopsa, tesadüfen
kafama düsse, tesadüfen gözümü çıkarsa ben de tesadüfen senin gibi tek gözlü
olurum, degil mi?..
— Evet...
— Hayır...
— Nasıl hayır?..
— Tesadüf nedir biliyor musun?.. Tesadüf sebeplerini önceden bilmedigimiz seyin
meydana gelisidir. Sebeplerini önceden
213
bildigimiz sey meydana gelirse ona tesadüf demiyoruz... Mesela ben su kafama
düsecek dalın mukavemet kuvvetini önceden bilsem, esen rüzgâra karsı ne kadar
dayanacagı malumum olsa ve bilsem ki rüzgârın tesiriyle o dal su dakikada
düsecektir, basıma çarpacaktır ve basıma çarpınca söyle bir aksülamelle sıçrayıp
bir ucu gözüme girecektir, o zaman gözümün çıkması benim için bir tesadüf
olmazdı. Degil mi?..
Münakasa uzadı. Sait kâinatta ve kâinatın bir parçası olan cemiyette sebep ve
netice zincirlenisi temeline dayanan bir ka-nuniyetin varlıgını, her sebebin
aynı zamanda bir netice, her neticenin bir sebep oldugunu izah etmeye çalıstı.
Ve Büyükdere karsıdan göründügü vakit yagmur dinmis ve söyle bir karara
ulasılmıstı:
"Nuri Usta okumayı son günlerde ihmal etmistir, daha büyük bir vakit ve
ehemmiyetle okuması lazımdır."
Tramvay grevinin sonunda kumpanyanın Nuri Ustayı sekiz arkadasıyla beraber isten
çıkarması Gülizar'm tütün depolarında çalısmasına vesile oldu.
Usta bir mensucat fabrikasında is bulduktan sonra da Güli-zar yerinde kaldı.
Gülizar basdöndürücü bir süratle degisiyor. Sert, açık ve kestirme bir konusması
var simdi. Bütün hareketlerinde bir istiklâl havası esiyor. Hatta bir gece
ustayla uzun uzadıya bir münakasaya giristi. Okuyor. Nihayet bir gün :
— Nuri, dedi, ben de sizinle beraber çalısmak istiyorum. Ama öyle sizin ne
yaptıgınızı bilmeden yardıma gibi degil. Sizin gibi, beni de içinize alınız...
Gülizar'm bu istegini usta, arkadaslarına söyledi ve Gülizar'm istegi oldu.
Ömer dokuzunu bitirip on yasma girdigi sıralarda ninesi hastalandı. Yataga
düstü. Bir hafta Gülizar ise gitmedi. Ömer, mektepten çıkar çıkmaz dogru eve
geldi, ninesinin yanında oturdu. Nuri Usta doktor getirdi. Ve doktor hastanın
odasından çıkıp merdiven basında vizite parasını alırken ustaya : ' — Ne de olsa
ümit kesilmez ama, dedi. Her seye hazır olmalısınız...
214
Annesi agırlastıgı vakit Nuri Usta, Gülizar ve Ömer onun yanındaydılar... Usta
elleriyle yüzünü örtmüs, Ömer ninesinin ayakucunda büzülmüs oturuyor ve Gülizar
ayakta, sapsarı.
Sabaha karsı ustanın anası dogrulmak istedi. Gülizar hastanın arkasına
yastıkları koydu ve usta, anasının yanına geldi.
Hasta su istedi. Verdiler.
Dısarda safak söküyordu. Ustanın anası bir çocuk gibi gülümsüyor. Bekçi
sopasıyla polis düdükleri dogan günesle beraber son akislerini sokakta
dolastırıp kayboldular.
Ustanın anası:
— Nuri, dedi. Emanetini sahibine verecegim... Senden de, Gülizar'dan da,
Omer'cigimden de hosnudum, Allah da sizden hosnut olsun...
Yumusak ve pürüzsüz bir sesle konusuyor :
— Bazı seylere, oglum, aklım ermiyor. Sizin gibi gençken açmadılar gözümü. Hani
o romanda benim gibi bir kadın var. Onun kadar faydalı, açık fikirli olamadım.
Sait'e, Stoyan'a selam söyle... Benim her inandıgıma siz inanmıyorsunuz ama, ben
sizin birçok seylerinize inanıyorum.
Sustu. Hastalıgından beri kınasını koyamadıgı saçlarının üstünde mor oyalı
kırmızı bir yemeni var. Damarları çıkmıs kuru elleriyle yemenisini düzeltti.
Sonra :
— Ömer'i avukat yapın, dedi...
Kollarını uzattı iki yanına. Gözlerini kapadı. Mor oyalı kırmızı yemenisi
altında yüzü sapsarıydı. Alnı terliyor...
Cenaze oldukça kalabalıktı. Stoyan yine fes giymisti o gün ve Sait'le beraber
tabutu tasıdı. Usta hüngür hüngür aglıyordu.
Ninesinin bir daha gelmeyecegine en güç alısan Ömer oldu.
Ölümden bir ay sonra bir gece usta :
— Ömer, dedi, seni avukat yapacagız.
— Ben senin gibi tornacı olacagım, avukat olmam, baba...
— Ama ninen öyle istedi... Ömer'i avukat yapın, dedi. Ömer boynunu büktü:
— Peki, baba, dedi. Madem ninem istemis... Avukat olurum...
215
Ömer'in ninesine karsı yapacagı bundan büyük fedakârlık olmazdı.
Stoyan, Ömer'in avukat yapılacagını ögrendigi vakit:
— O da lazım, dedi. Ama ananın aklına nerden gelmis bu?..
Usta:
— Galiba, diye izahat verdi, bir gün Gülizar'a "bizimkinin" meslegini sormus.
Gülizar da "Avukat mektebinden çık-mısmıs diye duydum," demis... Anamın onu ne
kadar sevdigini bilirdin... Hep, "Ömer'im büyüyünce onun gibi akıllı, onun gibi
iyi adam olacak," derdi. Anlasılan sebep bu...
216
KNC KISIM I
Baba
Seneler geçti. Sait iki defa içeri girdi, çıktı. Usta üç ay yattı ve
Bulgaristan'a giden Stoyan'ı orda belkemigini kırarak öldürdüler.
Gülizar'ın cigerlerine yapısan tütün tozları geceleri sabaha kadar uyutmuyor
onu, ustanın sakaklarına kır düstü ve Ömer 16 yasında bir lise talebesidir.
Sene 1928.
Nuri Usta mühim bir karara geldi. Onu böyle bir karara getiren hadise çok basit.
Ömer'in okudugu lisenin Fransızca hocalıgına Gâvur Cemal tayin edilmisti.
Gâvur Cemal gene sola dönmüstü. Daha dogrusu sola döndügüne kanaat getirmisti.
Ve bu dönüsün tezahürü, mektepte sınıfa girer girmez bütün talebeleri teker
teker kaldırıp analarının, babalarının kim ve neci olduklarını ögrenmek
suretiyle ortaya çıkıyordu. Fakir aile çocuklarının isimlerini defterine yazıyor
ve onlarla alakadar olarak, imtihanlarda onlara bol numara vererek dehsetli bir
inkılapçılık yaptıgına kendi kendini inandırıyordu.
ste yeni tayin olundugu lisede de bu prensibini büyük bir taassupla tatbik
ederken Ömer :
— Ben Nuri Ustanın ogluyum, demisti.
Ömer bunu öyle azametle, yanında oturan muteber tüccarlardan Hüsnü Beyzadelerin
iki çocugunu öyle tepeden süzerek
217
söylemisti ki Cemal kürsüden inip Ömer'i alnından öpmemek için kendini zor zapt
etmisti.
Cemal teneffüste Ömer'i çagırttı ve evlerinin adresini aldı:
— Sen beni hatırlamazsın, delikanlı, dedi. Ama ben senin babanın çok eski
dostuyum. Seni su kadarcıkken bilirim. Elime dogdun...
Ömer o gece babasına Fransızca hocaları Cemal Beyden bahsetti. Usta müsamahalı
gülümsedi:
— Antika bir küçük burjuva münevveridir sizin hoca, dedi. Ama dogru, eski
dostumdur. Çok faydasını, bir hayli de zararını gördüydüm.
Ertesi aksam antika küçük burjuva münevveri, ustanın kapısını çaldı.
Nuri Usta, Gâvur Cemal Hocayı güler yüzle karsıladı. Uzun uzun dünya islerinden
konustular. Gâvur Cemal bazı meselelerde kendini Nuri Ustadan daha "sol" buldu.
Ve bunu söyledigi vakit usta :
— Senin sollugun bir ucundan sagla birlesiyor. Zaten sizin gibi küçük burjuva
münevverlerinin felaketi budur, dedi. Sözde en sol oldukları vakit pratikte en
saga yanasmıstırlar... Ama tabii kendileri de böyle bir hokkabazlıga kurban
gittiklerini fark etmeyerek...
Gâvur Cemal'in :
— Münevverleri böyle begenmiyorsun da... diye basladıgı sözü usta yarıda kesti:
— Her münevveri degil, dedi. Ben topyekûn münevver düsmanı degilim... Böyle bir
düsmanlık da bir küçük burjuva sollugu olur. Bak benim oglan da avukat olacak,
münevver olacak, ama bize faydalı münevver...
Böylelikle bahis Ömer'e intikal etti ve Gâvur Cemal sordu :
— Ömer'e meseleyi açtın mı?..
— Hangi meseleyi?..
— Yani asıl babasının Seyfi Bey oldugunu...
Usta yüregine apansız bıçak yemis gibi sarsıldı. Bunu hiç düsünmemisti. Ömer'e
bunu söylemeyi aklından bile geçirme-misti.
Gâvur Cemal güldü:
218
— Yoksa korktun mu? dedi. Hani babasının Seyfi Bey oldugunu ögrenirse sizden
vazgeçer, size artık faydası dokunmaz mı sanıyorsun?
— Hayır... Sadece... Fakat Ömer'den bunu gizlemek ne faydalı, ne faydasız...
Söylesem de olur, söylemesem de...
— Öyleyse, söyle... Herhalde daha dürüst hareket etmis olursun... Malum ya
Seyfi Bey dünyanın zengini... ki dokuma fabrikası var... Bankada meclis-i idare
azası... Belki oglanı da evlat diye kabul eder... Çocugu burda sıkıntı içinde
yasatmaya hakkın var mı? On altı yasında koskoca herif... Kendi hayatını kendi
tayin edebilir.
Gâvur Cemal bütün bu sözleri birdenbire içinde kabaran gizli bir gayızla
söylüyordu. Ustanın kendisini "küçük burjuva münevveri" diye asagılık görmesinin
acısını çıkarıyor...
ste basit bir vesile ile ortaya çıkan, ustayı mühim bir karara getiren hadise
budur.
Gâvur Cemal gittikten sonra usta o aksam geç vakit dönen Gülizar'a bir sey
söylemedi.
Aksam yemeginde, mahalle spor kulübünün kaptanı olan Ömer babasına yakında
yapacakları bir maçın tafsilatını anlatırken usta onu sanki ilk defa görüyormus
gibi gözden geçiriyor.
Ömer ise... Uzun boylu olacagı belli... Kumral, mavi gözlü. Anasından çok
ötekine benzeyecek. Usta yıllardır ilk defa ötekinin yüzünü hatırlamaya
çalıstı... Evet, Ömer'in yüzü simdiden ötekine benziyordu.
Ömer maçta mutlaka kazanacaklarını söylüyor ve :
— Bizim kulüpte hep aslan gibi delikanlılar var. Formalarımız cakalı degil,
sonra ne de olsa baklava börekle büyümedigimiz için ilk bakısta biraz sıskaca
duruyoruz ama... Öteki kulü-bünküler hep muhallebi çocukları. Sisko sisko
seyler... Hepsinin bir çesit futbol ayakkabıları var... Ama yürek yok
heriflerde... Göreceksin onları nasıl yenecegiz, baba... Hem...
Usta birdenbire Ömer'in sözünü kesti:
— Ömer, dedi. Sana bir sey söyleyecegim, mühim bir sey... Bilirsin ya,
mukaddemeden hoslanmam, daha dogrusu beceremem bu marifeti... Halbuki bu sefer
mukaddeme lazım gelecek...
219
Gülizar hayretle ustanın yüzüne bakıyor. Usta, Gülizar'm hayret ettiginin
farkındadır. Fakat bilhassa ondan tarafa bakmayarak sözüne devam etmekte :
— Sen Ömer... Sey, yani... Ben ananın ikinci kocasıyım... Gülizar kıpkırmızı
oldu. Ömer güldü :
— Biliyorum, baba, dedi.
Bu sefer ter dökmekten kurtulup sasırmak sırası ustaya gelmisti. Döndü Gülizar'm
yüzüne baktı. Gülizar'ın bası öne egik... Ömer hâlâ gülüyor :
— Biliyorum, baba... Sen benim anamın ikinci kocasısın... Daha dogrusu, anama
senden evvel oynadıkları oyunu biliyorum... Ama isabet olmus... "Bazen felaketin
de olurmus hayırlısı"... Tevfik Fikret'i seviyorum, baba.
Usta o kadar sasaladı ki kekelemeye basladı:
— Sey, öyleyse... Benim...
— Senin benim babam oldugunu biliyorum... Diyeceksin ki asıl baban ötekisidir...
Ben üvey babanım...
Ömer sustu. Sonra hep aynı gülüsle :
— Anamın bir kocası var. Sen. Ötekisiyle ne alakam var? Ne alakamız var? Dogru
degil mi, baba?..
Usta artık kendini toparlamıstı. Gülizar'da çok büyük bir is yapmıs bir insan
hali var... Usta sordu:
— Bütün bunları nerden, nasıl, kimden ögrendin?
— Bütün bunları çok eskiden biliyorum, baba... On yasımdan beri... Bir gün
Stoyan Amcaya eski günleri anlatıyordun... Beni uyumus sanıyordunuz... Sonra
anneme sordum... Ama bir kere... Altı sene evvel. Anlattı. Senden baska bir
babam olacagına inanmadım. Hâlâ da inanmıyorum... inanmam da...
— Peki ama, simdi onun ne is yaptıgını, nerede oldugunu biliyor musun?
— Hayır... Bana ne?.. Seni bu mesele, onun nerede, ne is yaptıgı alakadar
ediyor mu?..
— Hayır...
— Öyleyse beni ne diye etsin!..
Halbuki Ömer yalan söylüyordu. ki sene evvel bir gazetede Seyfi Beyin resmini
görmüstü. Bu, Seyfi Beyin "o" olabilece-
220
gini birdenbire düsünmüs, resmi anasına göstermisti. O günden beri ara sıra
gazetelerdeki ilanlarda onun fabrikalarının ismine rastlıyor ve ayıp bir sey
okuyormus gibi kızarıyordu. Alakası bu kadarcıktı... Yoksa bir an olsun
"ötekinin" yanında olmayı istememis, bunu düsünmemisti bile... Hatta ona öyle
geliyordu ki birisi gelip : "Sen artık Nuri Ustanın oglu degilsin, haydi bakalım
ötekinin evine git!" dese, kendisini denize atar, gitmezdi.. Ötekini sevmiyordu.
Anasını ve kendisini bıraktıgı için degil, Nuri Usta, Stoyan, Sait olmadıgı
için...
Ömer'in kafasında dünyanın en mükemmel adamı Nuri Ustaydı. Ustayı anasından bile
çok seviyordu. Hatta demin ustanın sözünü birdenbire gülerek kesip her seyi
bildigini söyledigi vakit gülüsü bir korkuyu gizliyordu : Ustanın onu tecrübe
etmeye lüzum görmesinin korkusunu...
Yemekten kalkarken usta :
— Mesele yok öyleyse, dedi... Ve gülerek ilave etti:
— Sen bu iste beni fersah fersah geçmissin... Her seyde de böyle geç...
Yemekten sonra Tevfik Fikret hakkında konustular. Ömer, Fikret'i niçin sevdigini
anlattı:
— Tevfik Fikret'ten sonraki sairler daha temiz Türkçeyle yazmıslar ama, baba,
hep kadından, kızdan bahsediyorlar. Bizim arkadaslar arasında böyle siirleri
seven çok. Hani ben de Fikret'in bazı kelimelerini ancak lügati açıp
anlıyorum... Fakat ne güzel seyler yazmıs... "Balıkçılar" fena mı, baba? Hele
bir siiri geçti elime : "Tarih-i Kadim". Sen okudun mu onu? Bize yakın bir adam
bu...
Usta, Fikret hakkındaki fikirlerini söyledi ve o gece ilk defa Ömer'in mektep
kitaplarından baska daha neler okudugunu merak etti. Ve Türkçede Ömer'in
okumasını istedigi ne kadar az kitap oldugunu bir kere daha anladı.
— Cemal'e söyleyeyim de, dedi, sana evde de gelip Fransızca dersi versin...
Ve iki gün sonra Gâvur Cemal Hocayla bulustukları vakit, bu meseleye dair
konustular. Usta :
— Yalnız Fransızca dersi vereceksin ama, diyordu. Öteki fikirlerin senin
olsun... Kontrol edecegim...
221
II
Ömer'in Romanı
Yalnız kadın, kız siirleri yazan sairler hakkındaki fikirlerini Ömer on sekiz
yasında degistirdi. Daha dogrusu, bu, tam bir fikir degistirmesi degil. Ömer
kendi kendisine bile yüksek sesle itiraf etmeksizin, o sairleri eskisi gibi
manasız bulmuyor. Hatta birisinin kitabını bir arkadastan aldı. ki gecedir
okuyor. Fena bir is yaptıgını sanarak, görecekler diye utanarak okuyor. Fakat
okuyor.
Mahallenin en üst basındaki evde oturan Adliye mütekaitlerinden Serafettin Beyin
kızı sebep oldu buna...
Serafettin Beyler mahalleye yeni tasındılar. Ömer de Sü-heyla'yı bir aydır
görüyor. Süheyla her sabah erkenden, Kız Koleji'ne gitmek için, Ömer'in durdugu
tramvay duragının karsısındaki durakta tramvay bekliyor.
Bazı sabahlar biri önde, biri arkada mahalleden caddeye çıkıyorlar. Bazen Ömer
pencerede Süheyla'nm geçmesini bekliyor ve hemen arkasından sokaga fırlıyor. Ve
bazen karsılıklı tramvay duraklarında, ikisi yapayalnız, dakikalarca, aksi
taraflara gidecek olan tramvaylarını bekliyorlar.
Ömer'in tramvayı daha önce gelirse, Ömer binmiyor. Fakat bir defa olsun Süheyla
bu nezaketi göstermedi. Kendi tramvayı gelir gelmez hemen sıçrayıp atlıyor
basamagına ve karsıda Ömer'i tek basına bırakıyor, camdan olsun bakmayarak
gidiyor.
Süheyla da Ömer'in yasında. Kesik saçları kumral. Gözleri çok iri, kestane
renginde. Spor ayakkapları giyiyor ve kocaman bir çantası var.
Ömer bu küçük burjuva kızına kızmaktadır. Kendini begenmisin biri. Burnu havada.
Kim bilir kafası nasıl karmakarısık, karanlık seylerle doludur. Balodan,
sinemadan baska bir sey düsünmez herhalde. Eger babası tekaüt edilmeseydi ve
mahallenin en güzel evi kendilerinin olmasaydı buraya tasınmazlardı.
Ömer bu küçük burjuva kızını eline geçirse bir kasık suda bogacak. Ve böyle bir
hanımefendinin pesine takıldıgı için ken-
222
dini dehsetli alçak buluyor. Kendisi gibi bütün hayatını büyük islere vermek
isteyen bir delikanlının böyle bir çift spor iskarpini kovalaması kepazelik.
Bir sabah mahalleden yine biri önde, ötekisi arkada caddeye çıktılar. Ömer hızlı
hızlı yürüyerek ve Süheyla'yı geçerek kendi duragının altına gitti ve karsıdaki
duraga baktı. Demin yanından geçtigi Süheyla orda yok. Telaslandı. Saga sola
bakındı ve birdenbire Süheyla'yı yanında gördü. Dimdik duruyor. Aralarında direk
var. "Bugün mektebe gitmiyor, stanbul'a inecek anlasılan," diye düsündü. Sonra
bir diregin bir yanında kendisinin, öte yanında onun bulunusu Ömer'in bütün
kanını basına çıkarttı. Simdi tramvay gelecek, ikisi aynı vagona binecek, belki
de yan yana oturacaklardı.
Tramvay geldi. Fakat ne aynı vagona bindiler, ne yan yana oturdular.
Çünkü gelen tramvay iki vagonluydu : Biri önde, biri arkada, biri kırmızı, biri
yesil, biri birinci mevki, biri ikinci mevki...
Ömer yesile, arkadakine, ikinciye bindi.
Süheyla kırmızıya, öndekine, birinciye atladı.
Ömer eskiden beri birinci mevkiin kırmızı, ikinci mevkiin yesil boyalı olmasına
kızardı. Bu sefer yalnız boyalardaki münasebetsizlige ve terslige degil, birinci
mevkie binen bir kıza tutulmus oldugu için, kendi kendine de bir kere daha
kızdı.
Süheyla Karakö/de indi.
Ömer mektebe gitmeyi astı, o da atladı tramvaydan.
Süheyla iki adım attı atmadı, döndü, arkasına baktı. Ömer'i gördü herhalde.
Basını hızla çevirdi. Kosarcasına yürümeye basladı.
Ömer durdu, uzun uzun baktı onun arkasından. Sonra okkalı bir küfür savurdu.
Küçük hanımın cilvesine içerlemisti.
Süheyla köse basında kaybolunca, Ömer :
— Akılsız basın cezasını ayak çeker, dedi kendi kendine. Simdi yürü bakalım,
Ömer sersemi... Tramvay parasını verip yarı yolda inmenin cezasını çek...
Ve Köprü'yü geçip ta mektebe kadar yayan yürüdü.
223
Ömer'in mektepte iki arkadası vardı, ismet ve Hayrı, ismet bir mürettibin
ogluydu, Hayri Anadoluluydu. Mektepte ücretsiz leyliydi. smet ve Hayri'den
baska talebelerle Ömer ya kavga etmis darılmıstı, yahut hiç ahbaplık etmemisti.
Mektebin dısında kulüp arkadaslarından baska kendinden iki yas büyük ve soför
muavini olan Kerim'le ve dört bes genç tütüncüyle dosttu.
Süheyla'nın yaptıgı ve Ömer'in çok biçimsiz buldugu son münabetsizlik
delikanlıya o kadar dokundu ki ertesi gün her vakitkinden erken çıktı evden ve
mektepte meseleyi biraz utana sıkıla smet'le Hayri'ye açtı.
Hayri macerayı merakla ve zaman zaman gülerek dinledi. smet'te talebesinin
dersini dinleyen bir hoca hali var. Ve Ömer :
— Utanıyorum kendi kendimden, ben bu hale düsecek delikanlı mıydım? diye sözünü
bitirdigi vakit Hayri, Ömer'e acıdı.
smet:
— Toyluk ediyorsun, Ömer, dedi. Seni bu kadar enayi sanmazdım. Kız küçük burjuva
imis de, sen isçi ogluymussun da... Ne yapalım, ben de pasazade degilim ya, ben
de mürettip çocuguyum, fakat mümeyyizin kızma buz gibi tutuldum... Babamız isçi
diye âsık olurken sevgilimizin nüfus tezkeresini mi soracagız... Kızın soyundan
sopundan sana ne...
Hayri de smet'e hak verdi:
— smet dogru söylüyor... Kızın da sende gönlü varsa, babasını kim dinler...
Kaçırırız...
Ömer:
— Durun çocuklar, diye bagırdı... Kızla görüsen, kızı almak isteyen kim?
Nerdeyse, "Yarın Belediyeye gidelim," diyeceksiniz...
Hayri oralı degil:
— Babasından iste... Nisanlanırsınız... Kız bekler seni... smet de itiraz etti
bu sefer :
— Amma yapıyorsun ha... Evlenmeyi, nisanlanmayı bırak bir tarafa... Ömer kızı
görmüs, sevmis...
— yi ya...
224
— nsan ilk sevdigi kızla hemen evlenir mi?.. Ben simdiye kadar dört kız
sevdim... Dördüyle de evlenseydim...
Anadolulu Hayri'yle stanbullu smet bu meselede anlasamadılar. Ve onlar
münakasa ederlerken Ömer isi oluruna bırakmaktan baska yapılacak bir is
olmadıgına karar verdi:
— Çocuklar, dedi. Bırakalım meseleyi inkisafına... Ben kalbimi susturmasını da
bilirim...
Fakat Ömer kalbini susturamadı.
Bir cuma aksamı Beyoglu sinemalarından birinin galerisinden inip sokaga çıkarken
oldugu yerde birdenbire basından alçı dökmüsler gibi kakıldı kaldı. Yanında
smet vardı. smet'in kolunu çekti. O da durdu ve cin gibi etrafına bakınmaya
basladı. Çok geçmeden meseleyi anladı. Sınıf arkadaslarından Hüsnü Beyzadelerin
büyük oglu yanında iki genç kızla sinemanın kapısındaki resimlere bakıyorlardı.
Kızlardan birisi bir çürük elmanın yarısı gibi Hüsnü Beyzadeye benziyor...
Herhalde kız kardesi... Ötekisi Ömer'in anlattıgı Süheyla olacak...
Ömer, Hüsnü Beyzadeyle konusmazdı. Fakat smet'in arası herkesle iyi oldugu gibi
onunla da iyiydi.
smet derhal kararını verdi. Ömer'in kolundan tuttugu gibi, adeta sürükleyerek
ötekilerin yanma götürdü ve Hüsnü Beyzadenin omuzuna vurarak:
— Merhaba, yahu, dedi... Galiba sinemaya gireceksiniz... Biz de simdi çıkıyoruz
içeriden... Güzel film... Ama senin hosuna gider mi bilmem... Dekoru mekoru
zengin degil... Sarkısı markisi da yok... Fakir fukara arasında geçiyor...
Sonra çürük bir elmanın yarısı gibi Hüsnü Beyzadeye benzeyen genç kıza dönerek:
— Bizim Resat'ın hemsiresisiniz galiba, dedi... Çürük elmanın yarısı sırıttı:
— Evet, dedi...
Çürük elmanın öbür yarısı bir parça afallamıstı. smet, hemsire hanımın elini
sıkarken, o artık milleti birbirine tanıstırmak lazım geldigine hükmetti.
— Hemsirem Madde, mektep arkadaslarımdan Ömer, smet...
225

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:31:12
Meddelande
Svara med citat
Ömer, kıpkırmızı, Macide'nin elini sıktı.
— Hemsiremin mektep arkadaslarından Süheyla Hanım... Ömer... smet...
Ömer, Süheyla'nm elini sıktıgı vakit deminki alçı kalıp birdenbire eridi.
Süheyla :
— Ömer Beyle aynı mahallede oturuyoruz galiba, dedi. Ömer basını egdi.
Konusamıyor... Süheyla'nm kalın, kırmızı dudaklarında alaycı bir gülüs var.
Çürük elmanın Macide isimli yarısı, smet'le alakadar :
— Demek film zengin degil...
— Hayır... Küçük Hanım... Hani biz gördük, begendik ama, sizi en terese
etmez...
smet ara sıra yarı alay yarı ciddi Fransızca kelimeler kullanırdı. Gâvur Cemal
Hocanın gözdelerinden oldugu için Fransızcaya karsı hem tuhaf bir istihzası, hem
garip bir saygısı vardı.
Süheyla :
— Vakit geç oldu, dedi. Zaten sinemaya girecek degildik... Bu suretle Ömer
zengin dekorlu filmlerin Süheyla'yı alakadar edip etmediklerini anlayamadı.
smet atıldı hemen:
— Eh öyle ise sizi Tünel'e kadar götürelim... Haydi yürüyelim, dedi... Ve
Resat'la Macide'nin aralarına girip yürüttü onları. Süheyla'yla Ömer arkada
kaldılar... Ve yan yana, konus-maksızm öndekileri takip ettiler...
Tünel'e geldikleri vakit, smet kosmus markaları almıstı.
— Ömer, dedi, Süheyla Hanım sana teslim... Sonra Süheyla ötekilerle
vedalasırken, smet:
— Gözünü aç, Ömer oglum, dedi... Al su markaları... Sasırma, ikisi de
birincidir... Tramvayda da birinciye bin... Ben çürük elmaları ekerim. Havadis
beklerim yarma...
Ömer'le Süheyla Tünel'in karanlıgını yine konusmadan geçtiler... Tramvay
duragında çok beklemediler. Yine kırmızılı yesilli iki araba geldi.
Ömer birinciye dogru yürürken Süheyla :
— Hayır, dedi, ötekine binelim...
226
Ömer bilet paralarını vermek istedi. Süheyla :
— Hayır, dedi. Ben kendi biletimi kendim alırım... Tramvay kalabalıktı. Arka
sahanlıkta ayakta duruyorlardı.
Dönemeçlerde, duraklarda durup kalkılırken birbirlerinin üstüne düsüyorlar...
Ömer her seferinde özür dilemek için bir seyler mırıldanıyor ve Süheyla
gülümsüyor. Fındıklı'ya geldikleri vakit Süheyla :
— Siz galiba konusmayı sevmiyorsunuz, dedi. Arkadasınız smet Beyin aksine...
Ömer artık bir seyler söylemek lazım geldigini anlıyor... Kızın bu sözleri
üzerine de Agop'un kazı gibi, dilini yutmus gibi durursa...
— Konusmayı severim, Süheyla Hanım, dedi... Fakat herkesle degil...
— Ya? Demek onun için benimle konusmuyorsunuz... Ömer ters bir laf ettiginin
farkına vardı. Bu küçük burjuva
hanımefendisinden çekecegi var... Ömer ne demek istedi. O ne anladı.
— Sizin için demedim, Süheyla Hanım... Umumiyetle herkesle konusmaktan hoslanmam
demek istiyorum.
Süheyla ısrar ediyor:
— Ben de bu umumiyetin içindeyim herhalde, degil mi? Ömer kararını verdi. Dobra
dobra konusacak. sterse kızsın, darılsın...
— Sizin hakkınızda hiçbir fikrim yok daha... Bu umumiyetin içinde misiniz,
dısında mısınız? Bilmiyorum... Fakat içtimai vaziyetinize nazaran...
Süheyla:
— Yani, dedi, beni içtimai vaziyetime nazaran nasıl buluyorsunuz?
Ömer artık açılmıs, büyük bir ciddiyetle konusuyor :
— Halis küçük burjuva... Süheyla sasırdı:
— Anlamadım...
— Bir bürokrat ailesinin kızı...
Süheyla bir bürokrat ailesinin kızı olmanın Ömer için neyi ifade ettigini merak
ediyor.
227
— Ne tuhaf konusuyorsunuz... Bir bürokrat ailesinin kızı olmak iyi mi, fena mı
sizin için?.. Böyle bir kızla konusur musunuz? Konusmaz mısınız?
Ömer dislerinin arasından:
— Görüyorsunuz ya, konusuyorum, dedi... Süheyla bu cevabın basındaki "maalesef'i
sezdi:
— Ama konustugunuza pek memnun degilsiniz... Sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim,
dedi ve daha kendi duraklarına gelmeden Dolmabahçe'de tramvaydan indi...
Ertesi gün mektepte Ömer meseleyi smet'le Hayri'ye anlattıgı vakit Hayri ses
çıkarmadı. smet:
— Senin adam olacagın yok, dedi. Böyle kitap sayfası gibi kafanla hayatta hiçbir
is beceremezsin... Bunun bu kadarına düpedüz züppelik derler. Softalık derler...
Ömer kendini müdafaa etti:
— Kafamın anlasamayacagı bir kıza yüregim tutulmus diye kafamı kurban mı edeyim,
dedi.
Bu söze smet'in verdigi cevap suydu :
— Kafanın anlasamayacagmı nerden tahmin ettin? Ne "borne" adamsın be... Sen
kafana güvenemiyorsun... Eger gü-venseydin, "Süheyla ile anlasırım," diye
düsünürdün... Baska bir düsünce ile hareket eden baska bir istikamet almıs az
insan mı var?.. Süheyla niçin bunlardan birisi olamaz...
Münakasa hiçbir netice vermeden üç gün sıra ile uzayıp gitti. Üç gün Ömer,
Süheyla'yı görmedi. Fakat dördüncü gün karsılıklı tramvay duraklarında gene
karsılastılar. Süheyla selam verdi. Ömer kızardı. Selamı iade etti.
III
Romeo Jülyet
Ömer, Sekspir'i okuyor.
Bu ise Sait sebep oldu. Sait, Nuri Ustaya dedi ki:
— Elime bizim sakallının hayatına dair küçük bir kitap
228
geçti. Megerse Sekspir ismindeki ingiliz muharririnin tiyatrolarını çok
severmis. Hatta kızlarına küçük yasta Sekspir'den parçalar ezberletmis...
Ömer'in edebiyata merakı var diyorsun, Fransızcası da kuvvetlendi herhalde...
Sekspir'i okutsana...
Ömer, Sekspir'i okuyor.
Abdullah Cevdet'in tercümeleriyle Fransızca tercümeleri karsılastırıyor. Bazen
Abdullah Cevdet'inkileri anlıyor, bazen Fransızcaları.
"Hamlef'te en çok hosuna giden, prensin, kafatasını eline alıp nutuk söylemesi
degil, tiyatrocularla konusması oldu.
"Hamlef'ten ve "Otello"dan sonra "Romeo Jülyef'i okumaya basladı. Birinci
perdedeydi ki Süheyla'yla barıstılar... Daha dogrusu, darılan Süheyla oldugu
gibi, barısan da Süheyla oldu. Barısan Süheyla oldu ama vesileyi hazırlayan
Ömer'di. Söyle ki:
Ögleden sonra mektep yoktu. Ömer tramvaydan Besiktas'ta inecek yerde, Bebek'te
indi.
Saat bir buçuk. Sıcak. Deniz durgun. Bebek gazinolarından birinde erkenden
çalmaya baslayan bir orkestra var. Sıcak havanın içinde keman, piyano, flüt
sesleri, kızgın bir tavaya atılmıs yag gibi dagılıp eriyorlar. Tramvay duragında
taksiler bekliyor. Sokak ve meydan tenha. Ömer ceketini çıkardı. Gazino
duvarının dısına oturdu. Burası serin biraz... Kocaman, koyu yesil bir agacın
gölgesi düsüyor Ömer'in üstüne...
Ömer "Romeo Jülyef'ini açtı. Bir sayfa okudu. Sonra kitabı kapadı. Beklemeye
basladı. Cebinde elli kurus var. Ara sıra gelip geçen kayıkçılara ve beyaz
fanila pantolonlu delikanlılara bakarak mühim meseleler düsünmek istiyor. Fakat
imkânı yok. Kafasında yalnız "beklemek" denen sey.
Birdenbire karsı köseden Süheyla'nm geldigini gördü. Yanında iki kız ve bir
erkek arkadası var. Süheyla'nm yanındaki erkek "Otello"dan bir iki cümleyi
hatırlattı Ömer'e...
Süheyla ve arkadasları Kolej'den geliyorlardı. Tramvay duragına dogru
yürüyorlar. Ömer ayaga kalktı. "Ne diye buraya geldim... Amma iradesiz herifim!"
diye kızdı kendi kendine...
Süheyla, Ömer'i gördü.
Tramvay kalkmak üzere...
229
Süheyla arkadaslarım tramvaya bindirdi.
Onlar gittiler...
Süheyla gülerek Ömer'e dogru yaklastı:
— Siz buralarda, dedi. Bir isiniz mi var? Birisini mi bekliyorsunuz yoksa?
Ömer, Süheyla'nın elini sıkarken onun iri kestane renkli gözlerinin içine
bakarak sert cevap verdi:
— Evet, birini bekliyordum... Sizi bekliyordum... Süheyla sözde sasırdı:
— Beni mi?
— Sizi... Niçin sastınız?..
Süheyla birçok seyler söylemek istedi. Fakat vazgeçti. Sadece :
— Eh, öyleyse, simdi ne yapacagız? dedi...
Ömer, Bebek'e gelip Süheyla'yi beklemeye karar vermeden önce bu Küçük Hanıma
karsı nasıl bir vaziyet almak, onunla nasıl konusmak icap ettigini tasarlamıstı.
Her seyden önce sasırmamak, sıkılmamak lazım.
— Elli kurusum var, Süheyla Hanım... Hava güzel... Sandala binelim...
Süheyla düsündü:
— Peki, dedi... Günes banyosu yapmıs oluruz. Benim de bir liram var... Suradan
üzüm filan da alalım...
Sandala bindiler... Ömer küreklere oturdu. Açıldılar... Denizin üstü daha
sıcak... Günes suya vuruyor, sonra mavi ve sarı bir pırıltı halinde Ömer'in
gözlerine doluyor. Süheyla'nın saçları ısıl ısıl... Üstünde ince bir gömlek var.
Ömer'in günesten kamasan gözleri bu gömlege takıldıkça delikanlı basını
çeviriyor.
Süheyla:
— "Romeo Jülyef'i okuyorsunuz galiba, dedi.
— Evet... Siz de okudunuz mu?
— Okudum, aslını, ngilizcesini...
— Ben daha bitiremedim... Birinci perdedeyim... Bogazdan inen bir gaz vapuru
yarısı suyun üstüne çıkan
kocaman pervanesiyle denizin ve havanın durgunlugunu, muntazam fasılalarla
çalan bir davul gibi, inletmeye basladı.
230
Vapur Ömer'le Süheyla'nın o kadar yakınlarından geçti ki çocukların sandalları
bir dagın dibinde kalmıs gibi oldu.
Vapurun arka tarafında güvertede bir gemici küpesteye dayanmıs asagıya, denize
bakıyordu.
Süheyla, Ömer'e sordu:
— Su vapurun içinde olmak ister misiniz? Ömer düsünmeden cevap verdi:
— Hayır.
— Yolculuk etmesini sevmez misiniz?.. Uzak denizlerde, dillerini, âdetlerini
bilmediginiz insanlar arasına gitmek... Sergüzest, macera... Heyecan...
Ömer kürekleri bıraktı. Gaz vapuru, küpestesindeki gemi-cisiyle beraber
uzaklasmıstı. Yalnız derinden derine, sanki denizin dibinden geliyormus gibi
pervanesinin gümbürtüsü isitiliyor.
— Yolculuk etmesini isterdim, Süheyla Hanım.. Gitmek, görmek istedigim bir iki
memleket var. Fakat bir gaz gemisinin güvertesinde sergüzest ve macera aramayı
anlamam... Heyecan duymak hiçbir zaman gaye olmadı benim için... Heyecan
duymadım, demiyorum... Çok defa heyecandan daha sertini, keskinini de duydum...
Korktugumu bile biliyorum... Fakat bütün bunları ben aramadım, yolumun
üstündeydiler ve onları geçtim sadece...
Süheyla, Ömer'e hayretle bakıyor. Yüzünün çizgileri, acayip utangaçlıgı, sessiz
inadı o kadar hosuna giden bu çocugun simdi böyle serbest, kendinden emin
konusması bir parça sasırtıyor Süheyla'yı:
— Dehsetli hesabi bir ahlakınız var, Ömer Bey, diyor.
— Hesabi sözünden ne kasdettiginizi bilmiyorum. Bu, eger insanın her attıgı
adımda kendi sahsi menfaatlerini hesap etmesi ise. Hayır... Ben hesabi
degilim... Ama insan bir büyük kavga içinde, o kavga hesabına hesabi olmalıdır,
realist olmalıdır manası varsa sözünüzde... Evet... Hesabiyim...
Artık dönüyorlardı. Süheyla birdenbire igneli ve hınçlı bir sesle sordu:
— Beni bugün beklemenizde de o bilmedigim büyük kavganın bir hesabı mı vardı?..
231
Ömer bir an bozuldu. Sasaladı. Fakat kendini hemen toparladı:
— Hem evet, hem hayır... Sizinle görmek istedigim bir hesap vardı ki beni
alakadar ettigi için, dolayısıyla...
Süheyla güldü. Ömer:
— Gülmeyin, dedi. Sizinle konusmam, bir neticeye ulasmam lazımdı. Konusalım
mı?..
— Buyrun... Zaten konusmuyor muyuz?..
— Konusuyoruz ama, konusmak istedigim seyleri konusmuyoruz.
Ömer bir aralık bırakıp tekrar çekmeye basladıgı küreklere kuvvetle asıldıktan
sonra tekrar onları bıraktı. Kendi de farkına varmaksızın Nuri Ustanın sesini
taklit ederek :
— Ben mukaddeme yapmaktan hoslanmam, dedi. Zaten yapmak istesem de beceremem...
Süheyla gene güldü :
— Ama... Yapıyorsunuz ya iste...
Ömer bu itirazı duymamıs gibi devam etti:
— Sizi seviyorum...
Bu "Sizi seviyorum" cümlesini, "Sandal muvazenesini kaybediyor, azıcık sola
oturunuz," der gibi söylemisti.
Süheyla sasırdı. nce uzun boylu Ömer'in yanında ondan bir iki yas küçük
göründügü halde ondan bir yas büyüktü. 19 yasında idi. Ve simdiye kadar üç dört
defa ona, "Sizi, seni seviyorum," demislerdi. Bazıları bunu yarı sakaya dökerek,
bazıları sesini titreterek, bazıları büyük bir ciddiyetle söylemisti. Fakat
hiçbirisi bunu bu kadar havadan sudan söylememisti.
Süheyla cevap vermedi. Saskınlıgını belli edecek hiçbir hareket yapmadı.
Ömer devam etti:
— Mesele sizin için belki basit, fakat benim için o kadar basit degil.
Ve Ömer meselenin kendisi için neden o kadar basit olmadıgını, Süheyla'nm pek
anlayamadıgı ıstılahlar kullanarak, fikirler söyleyerek izah etmeye çalıstı.
smet'in itirazlarına sebep olan düsüncelerini tekrarladı. Ve en nihayet sözünü
söyle bitirdi:
232
— Bana uyup uymayacagınızı ancak sizinle konusup arkadaslık etmekle
anlayacagım... Benim size gelmeme imkân yok, siz bana gelirseniz mesele
kalmaz... Cevap vermenizi istemiyorum. Cevap ancak zamanla belli olacak...
* * *
Aksamüstü eve geldigi vakit Ömer'de çok rüzgâr ve çok günesle bası dönmüs gibi
bir hal vardı. Bir yıgın manzara, bir yıgın söz, ince bir gömlek, bembeyaz bir
sıra dis, kestane renginde gözler, sıkılan bir elin yumusak sıcaklıgı, bütün
bunlar Ömer'in kafasında renklerinden, hacimlerinden, temaslarından bir zerre
kaybetmeksizin karmakarısıktılar.
Sandaldan çıktıktan sonra Arnavutköy'e kadar yayan yürümüsler, sırtlara
tırmanmıslar ve kocaman bir agacın altında, birdenbire esmeye baslayan rüzgâra
gögüslerini vermislerdi. Asagı inerken Ömer yardım etmek için Süheyla'nın elini
tutmustu.
Tramvayda yan yana oturmuslardı. Mahallelerine girerken Süheyla esrarlı bir
sesle :
— Ben önden gideyim. Siz bekleyin biraz, bizi beraber görmesinler, demisti.
18 yıllık hayatında bir yıgın gizli ve tehlikeli is yapan Ömer'i, sır tasımanın
agır tadını bilen delikanlıyı Süheyla'nın bu teklifi simdiye kadar esine
rastlamadıgı bir heyecana düsürmüstü.
O gece yemekte Sait Amca vardı.
Ömer sofrada konusulanları bir bulut arkasından duyuyor gibiydi.
Sofradan kalkılırken Sait Amca :
— Ne tuhaf sey, Nuri, dedi. Bu aksam sana gelirken kime rastladım dersin? Bes
sene önce beni mahkûm eden mahkeme reisine... O beni tanımadı tabii... Zaten
önümde gidiyordu. Ben onu sırtından tanıdım. Belki yüzünden görseydim
tanımazdım. Fakat sırtı öyle aklımda kalmıs ki... Hükmü teblig ettikten sonra
mahkeme salonundan çıkan adamın sırtını unutamamısım
233
anlasılan. Yürüdüm hızla yanından geçtim... Bes senede amma da ihtiyarlamıs...
Sonra dikkat ettim sırtından baska her seyi degismis... Yüzü basbayagı senin
benim yüzüm gibi, yemek yiyen, uyku uyuyan bir insan yüzü... Halbuki mahkemede
öyle hayattan uzak olmaya çalısan mücerret bir yüz takınmıstı ki... Sizin
mahallenin üst basındaki koca evde oturuyor... Tekaüde çıkarıldıgını duymustum
zaten...
Ömer'in kulagına sesleri yumusak ve bulanık veren bulut birdenbire dagıldı.
Sait Amca, Süheyla'nın babasından bahsediyordu. Demek Süheyla'nın babası
stanbul'un isgali yıllarında Sait Amcayı mahkûm eden hâkimdi... Belki Stoyan
Amcanın hudut harici edilmesine de o karar vermisti. Stoyan Amcanın kırılan
belke-migine inen sopada onun parmaklarının izi vardı.
Manzaralar, rüzgâr, günes, beyaz disler, ince gömlek, elin teması hepsi hepsi
birdenbire dagılıverdiler.
Ömer üç odalı evlerinde kendisine verilen odaya girdigi vakit, büyük bir kabahat
islemis olduguna emindi. Kabahatin büyük bir kısmını smet'in üstüne yüklemek
istedi. Fakat haksızlık edecegini anladı. "Ne de olsa mektep muhitinde bozulan
smet 'le konusacak yerde, bu isi tütüncü ahbaplardan birine açsaydım beni bu
belaya sokmazlardı," diye düsündü.
Lambayı yaktı. Yatagının üstünde bütün bir günün denizi, günesi ve Süheyla'nın
elleriyle olgunlasmıs bir yemis gibi duran "Romeo Jülyet" kitabı vardı.
Ömer kitaba baktı. Kendini Romeo'ya ve Süheyla'yı Jülyet'e benzetti. Hatta, Ömer
'e göre, kendisiyle Süheyla arasındaki duvar Romeo ile Jülyet'i ayıran duvardan
daha asılmazdı.
* * *
Bir hafta birbirlerini görmediler. Daha dogrusu Ömer, Süheyla'yı görmemek için
bütün tedbirleri aldı. Bahsi açmak isteyen smet'le kavga etti. En beylik
tabirle, "kalbini susturmak için" elinden geleni yaptı. Fakat kalbinin agzını
baglayıp onu zorla sustururken canı öyle sıkılıyordu ki anası günden güne suratı
asılan oglunu bir aksam sorguya çekti:
234
— Ömer, dedi, sende bir sey var. Babandan, benden, hepimizden bir seyler
gizliyorsun... Bu dogru degil...
Bunu dogru bulmayan Ömer, anasına meseleyi anlattı. Kendini yerden yere çalarak,
zaafına küfrederek, Nuri Ustanın oglu olmaya layık olmadıgını söyleyerek büyük
derdini döktü ve :
— Merak etme, ana, dedi, geçti artık... Böyle isler vızgelir bize...
Gülizar "Romeo Jülyef'i okumamıstı. Hatta böyle bir kitabın varlıgını bile
bilmiyordu:
— kide bir, bir kitabın ismini söylüyorsun, nedir bunun mevzuu? diye sordu.
Ve Ömer kitabın mevzuunu anlattıgı vakit Gülizar çıkıstı ogluna:
— Biraz zamansız, baska isin yokmus gibi, daha çocuk sayılırken sevdalanmıssın.
Bu kötü... Sana yakıstıramadım... Fakat mademki olan olmus bir kere, isi
büsbütün karmakarısık etme... O kızdan sana, bize hayır gelir mi, gelmez mi,
bilmem ama, böyle eski zaman masallarını çıkarma ortaya... Kızla anla-sabilirsen
ne âlâ... Babasından sana ne?.. Hem kız senin kimin oglu oldugunu biliyor mu?
— Hayır... Ben söylemedim... O da sormadı...
— Kimin oglu oldugunu da söyle... Sonra açılmaya falan da kalkma... Okusun
ilkönce... Kim bilir, belki faydalı bile olur...
O gece Gülizar isi Nuri Ustaya açtı. Nuri Usta :
— Bizim oglanın taassubu hosuma gidiyor, dedi. Çocukça tarafları var elbet ama,
dogru tarafları da yok degil... Onun yası heyecan ve coskunluk yası oldugu kadar
taassup yasıdır da... si akısına bırakmalı... Bırakmalı, bocalasın, çırpmsın,
bu tarafları da pismeye baslasın... Bizim dikkat edecegimiz sey onun
yuvarlanmamasıdır... Yuvarlanacagını hissedersek yakasından tutarız...
* * *
Süheyla, Ömer'i yakaladı.
Ömer, smet'ten ayrılmıs Sirkeci'de tramvay bekliyordu. Süheyla birdenbire çıktı
karsısına :
235
— Sizi beklemek sırası bu sefer de bana geldi, dedi. Siz beni Bebek'te
beklediniz, ben sizi Sirkeci'de...
Ömer'in ilk duydugu sey büyük bir telas ve sıcak bir sevinç oldu.
Süheyla, Ömer'i Eminönü'ne dogru yürütürken boyuna konusuyor:
— Hani bana kitap getirmeyi vaat etmistiniz... Hani benimle birçok mühim seyler
konusacaktınız. Hani arkadas olacaktık... Bütün bunlar günesli ve rüzgârlı bir
günün bos vaatlan mıydı? Bana darıldmız mı?
Köprü'yü geçtiler. Karaköy'de bir pastacının üst katma çıktılar. "Yukarıda
salonumuz vardır" ismini tasıyan bu dört bes masalı yerde onlardan baska iki
çift daha vardı. Birbirlerinin burnuna sokulmus, kâinattan gizlemek istedikleri
bir seyleri konusan iki çift.
Çiftlerden birisinin erkegi kasketliydi, trası biraz uzamıs. Karsısındaki
kadının basında siyah bir örtü var ve parmaklan tendürdiyota batmıs gibi boyalı.
Ömer, "Bu genç kadın bir dokuma fabrikasının isçisi olacak," diye düsündü. Ve
gene bir lahzada, "Bana böylesi lazımdı," fikri aklından geçti.
Öteki çiftin erkegi çok sisman bir adam. Çok da sık giyinmis. Kadına gelince
ince, tüy gibi bir sey... Dudaklarında boya ve uzun ellerinde manikür.
Süheyla, Ömer'i dürttü :
— Patronla daktilosu, dedi. Patronu daktilosuna Tokatlı-yan'da randevu verecek
degil ya, burada bulusmuslar iste...
Buraya Ömer'i sokan Süheyla idi. Ömer, Süheyla'ya sordu:
— Buraya ilk gelisiniz mi?
— Niye sordunuz?..
— Merak ettim...
— Sizden baska birisiyle de böyle yerlere geldim mi diye merak ediyorsunuz,
degil mi?
— Evet...
— Daha dogrusu hayatımda flörtlerim olup olmadıgını anlamak istiyorsunuz...
236
— Evet...
— Öyleyse oldu... Üç tane... Fakat hiçbiriyle böyle yerlere gelmedim...
Ömer, "Öyleyse niçin benimle geldiniz?" diye sormak istedi, sormadı. Fakat bu
sorulmayan suale Süheyla cevap verdi:
— Bana "ilan-ı ask" edenlerden birisi bizim Erkek Kole-ji'ndendi. Bizim
mektepte bir âdet vardır. Mesela Erkek Kole-ji'nin 5. sınıfı ile Kız Koleji'nin
5. sınıf talebeleri "sınıf kardesi" olurlar. Ara sıra birbirlerini çaya filan
çagırırlar. Onunla bu çaylarda bulusurduk. kincisi, arkadaslarımdan birisinin
kardesiydi. Bir zmirli fabrikatörün oglu... Üçüncüsü...
Ömer, Süheyla'nın sözünü bir parça sert kesti:
— Anlasıldı, dedi, kimisi sınıf kardesiniz, kimisi arkadas kardesiniz, yani
hepsi sizin muhitinizdendi. Muhitinizin delikanlılarıydı. Onlarla böyle
pastahanelerde bulusmaya lüzum yoktu... Ama ben sizin muhitinizin çocugu
degilim... Görüyorsunuz ya, aramızda nasıl asılmaz karlı daglar var. Hatta, kim
bilir, belki sizin bana gösterdiginiz alaka da Amerikanvari bir küçük hanım
alakası. Baska muhitten bir erkegi tanımak merakı... Bir film görmüstüm. Zaten
hayatımda iki filmin tesiri olacakmıs... Birisini gördügüm vakit çocuktum. Bir
hırsız polis filmi... Ama bana hayatımın en güzel isini yaptırmıstı. kincisini
göreli bir sene kadar oluyor. Bir milyonerin kızı büyük bir transatlantigin
atesçisine tutuluyor. Daha dogrusu milyoner hanım tıpkı baklava börek yemekten
muvakkaten bıkan bir obur gibi zeytinin de tadını merak ediyor...
Süheyla, gözleri dolu dolu, Ömer'in yüzüne baktı:
— Ömer, dedi. Çok kötü insansın...
— çinizden geçenleri yüzünüze vuruyorum diye mi? Süheyla ayaga kalktı.
Ömer birdenbire yakaladı onu bileginden :
— Otur, dedi...
Süheyla oturdu. Öteki iki masadakiler baslarını çevirip baktılar. Sisman efendi,
ince tüy gibi kıza bir seyler söyledi, gülüstüler.
Siyah basörtülü kadın kasketliye :
— O da senin gibi hoyrat, diye fısıldadı.
237
Ömer dislerinin arasından, tane tane konusuyor :
— Belki bana böyle bir merakla gelmiyorsun... Belki mübalaga ediyorum. Su, bu,
ne olursa olsun... Otur, gidemezsin... Ben düsündüklerimi söyleyecegim ve sen
dinleyeceksin...
Süheyla sevincini zor gizleyebilen bir sesle sordu :
— Zorla mı?
— cap ederse zorla...
— Peki, sonra ne olacak?
— Anlasacagız, yahut anlasmayacagız... Sana evvelce de söyledim ya...
Anlasırsak da mesele yok, anlasmazsak da... Ya yan yana kalırız, ya ayrılırız...
— Bütün bunları biliyorum...
— Bilmedigin bir sey daha var... Ben Nuri Ustanın ogluyum... Senin baban...
— Nuri Ustanın oglu oldugunu da biliyorum...
— Ya?
— Evet... Ayrı muhitlerden oldugumuzu da biliyorum... Ömer gözlerini kısarak:
— Ama bilmedigin bir sey var, dedi... Üstüne üstlük senin baban benim bir
arkadasımı, yani Sait Amcayı mahkûm eden adamdır.
Süheyla omuz silkti:
— Olur a, dedi... Mahkeme reisiyken vazifesini yapmıs... Ömer güldü. Ve "vazife"
mefhumu etrafında düsündüklerini bir simendifer tekerlegi hızıyla anlattı.
Süheyla için, her sefer oldugu gibi, bu sefer de Ömer'in fikirleri pek
anlasılmaz, simdiye kadar alısmadıgı ve okudugu kitaplar arasında rastlamadıgı
seylerdi. Ve zaten Süheyla, Ömer'in bütün ısrarına ve inadına ragmen,
münasebetlerinde bu tür düsüncelere ehemmiyet vermiyordu. Belki Ömer haklıydı,
belki Ömer'e karsı duydugu alakanın sebebi onun ötekilere benzeme-mesiydi. Fakat
Süheyla bu benzememezligin Ömer'in kafasından geldigini anlamıyordu.
Sisman efendiyle ince kız kalktılar. Gittiler.
Ömer genis bir nefes aldı:
— Simdi daha rahatız, dedi. Bu sisman herif canımı sıkıyordu.
238
Süheyla sordu :
— Ya ötekiler?..
— Onlar bizden...
— Tanıdık mı?..
— Hem evet, hem hayır...
— Anlamadım...
— Yani kadının da, erkegin de ismini bilmem... Bugün ilk defa görüyorum onları.
Fakat erkegi de, kadını da tanırım... Onları her gün görüyorum...
Süheyla güldü :
— Avukat olacagınız belli... En mantıksız laflan büyük bir imanla
söylüyorsunuz...
Ömer:
— Maalesef avukat olacagım ama, dedi, simdi mantıksız laflar ettigimi
sanmıyorum.
Ve Ömer niçin mantıksız laf etmedigini anlattı.
Böylelikle bir saat konustular. Daha dogrusu Ömer, Sühey-la'nın dinlemek
istedigi seylerden baska her seyden konustu.
Ömer'in hem tanıdıgı, hem tanımadıgı kasketliyle siyah basörtülü de gittiler.
Bu sefer Süheyla bilhassa belli ederek genis bir nefes aldı:
— Simdi daha rahatız, dedi. Sizi sorguya çekmek sırası bana geldi artık.
Söyleyin bakalım, küçük bey...
— Bana küçük bey demeyin...
— Sade bey mi diyeyim?
— Hayır sade Ömer deyin... Hem sizli bizli konusmayı da bir tarafa bırakalım.
Komik oluyor.
— Peki... Söyle bakalım, Ömer... Kaç komsu kızına âsık oldun simdiye kadar?
Ömer kızardı.
— Simdiye kadar hiçbir komsu kızına âsık olmadım.
— Sahi mi?
— Niye yalan söyleyeyim?
— Hiç yalan söylemez misin?
— Sahsi münasebetlerimde, hayır... Yalan söylemem... Fakat bazı islerde yalan
söylemek icap ederse söylerim...
239
Dısarda tramvay çanları, otomobil kornaları, insan gürültüleri arasında yavas
yavas hava kararıyor.
Süheyla'nm yüzü alacakaranlık.
Ömer, dısardan gelen gürültülere, içerdeki bos masaların ve iskemlelerin
kalabalıgına ragmen, kendini Süheyla'yla ıssız bir adadaymıs gibi yalnız
hissediyor. Tuhaf bir yalnızlık bu. Ne sandaldaki, ne Arnavutköy sırtlarındaki
yalnızlıga benziyor. Alacakaranlık bir odanın fısıltılı, alttan alta, ete,
sinire, kana isleyen gıcıklayın bir yalnızlıgı.
Süheyla'nm sag eli masanın mermeri üstünde, ısıldayan su bardagının yanında
duruyor.
Ömer'in sol eli çenesinde... Ve gözleri Süheyla'nm masadaki eline takılı.
Süheyla'nm masadaki eli kımıldadı.
Ömer'in eli çenesinden agır agır ayrıldı ve Süheyla'nm elinin yanma indi.
Ömer bu hareketi gizli bir is yapar gibi, kendi kendinden de saklayarak yaptı.
Simdi masanın üstünde iki el yan yana duruyor.
Ömer basını kaldırdı. Süheyla'yla göz göze geldiler.
Ömer'in eli Süheyla'nm eline dokundu. Ve Ömer birdenbire tuttu Süheyla'nm elini.
Bütün kuvvetiyle sıktı.
— Canımı acıtıyorsun, Ömer... Ömer silkindi:
— Haydi kalkalım...
Ve Süheyla'nm elini hâlâ sımsıkı tutarak genç kızı^ayaga kaldırdı. Merdivenleri
öylece indiler. Süheyla'nm elini bırakmadan Ömer pasta paralarını verdi. Sokaga
çıktılar.
— Dans etmiyorsunuz demek?..
— Hayır...
Ömer müthis sıkılıyor. Bütün bu delikanlılar, genç kızlar sokaktayken resim
gibi. Fakat konusmaya, gülmeye basladıkları vakit dehsetli iç sıkıyorlar.
Ömer'i buraya Süheyla getirdi. Zorla, ısrarla.
— Mademki benim arkadaslarımı, muhitimi ögrenmek isti-
240

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:32:22
Meddelande
Svara med citat
yorsun. Daha dogrusu mademki beni adam etmek için muhitimi bilmen lazım...
Haydi, iste gidelim... Gör...
Süheyla'nın muhiti esasen nazari olarak Ömer'in kızdıgı muhitti. Fakat simdi
pratikte bu muhit Ömer'in asabım bozuyor.
Hüsnü Beyzadelerin oglu bile burada mekteptekinden baska türlü.
Odada on, on iki kisi kadar var. Sinema dekoruna benzeyen masalar, iskemleler.
Ömer konusulanlara dikkat ediyor.
Sisman bir kız spordan bahsetmekte. Bütün rekor kırıcı Avrupa ve Amerikan kadın
sporcularının isimlerini biliyor ve bunları öyle bir söyleyisi var ki...
Gramofonda bir dans havası çalıyorlar. Ömer'den baska hepsi dansa kalktı.
Süheyla'yla dans eden delikanlı yirmi dört yaslarında var. Kıza öyle sokuluyor
ki Ömer'in kan tepesine çıkıyor. Süheyla da bunun farkında. Ara sıra
delikanlının omuzu üstünden Ömer'e bakıp gülümsüyor.
Dans bitince Süheyla, Ömer'in yanma geldi. Ömer boguk bir sesle :
— Gidelim burdan, dedi. Ögrendim yeter... Bir daha da böyle yerlere zor ayak
atarsın...
Süheyla hep aynı gülümseyisle :
— Ayıp olur, Ömer, diyor... Biraz daha oturalım... Simdi çay içecegiz...
Ömer çay içmek denilen seyin bu kadar belalı olabilecegini düsünmemisti.
Pastaları, bisküvileri nereye koyacagını sasırdı. Herkes kendisiyle alay
ediyormus gibi geliyor ona...
Demin Süheyla'yla dans eden ve genç kıza lüzumundan fazla sokulup Ömer'in kanını
tepesine sıçratan delikanlı simdi dünyadan uzak, kırılmıs bir sesle konusuyor :
— Hayat bir aynanın içine düsen rüya gibi. Dün ... Beydeydim. Üstat altmıs
yasında. Ve altmıs senenin hesabını, neticesini ne derin bir cümleyle anlattı.
Dedi ki: "Ugrastık, didindik, yazdı^ söyledik, neler için mücadele etmedik.
Fakat simdi anlıyorum ki hepsi bosmus. Hayat arzularımızın dısında akıp gidiyor.
Biz bosuna yoruluyoruz!"
241
Etraftakiler, bilhassa sporcu isimleri mütehassısı sisman kız bu sözleri alakalı
olmaya çalısarak dinliyor. Fakat bahis biraz daha uzarsa içlerinin sıkılacagı
belli.
Süheyla, Ömer'in yanında oturuyordu. Bilhassa yüksek sesle sordu:
— Sen ne dersin bu fikre, Ömer? Ömer :
— ... Beyin fikirlerini çok beylik buluyorum, dedi.
... Beyin fikirlerini nakleden genç muharrir, bir gözünü sinirli sinirli
kırparak Ömer'e baktı. Ömer:
— Evet, dedi. Bizim sınıfta Sadi isminde bir delikanlı vardı. Boyuna döner
durur. Sınıfta iki sene kalmadan imtihan verdigi olmamıstır. On dokuz yirmi
yaslarında bir sey... Ama o da ... Beyin fikrinde. Yani demek istiyorum ki bu
sözleri söylemek için altmıs yıllık bir hayata ihtiyaç yok.
Gözleri ısıl, ısıl, Süheyla, Ömer'e bakıyor. Sinirli genç muharrir cıgarasınm
külünü üfleyerek, cahilin cehlini yüzüne vurmaya mecbur olmus bir âlim edasıyla
:
— yi ama, küçük bey, dedi, bu sözleriniz mektep arkadasınızın çok sayan-ı
dikkat bir zekâya sahip oldugundan baska bir seyi ispat etmez...
Ömer hafifçe öne dogru egildi:
— Hayır, dedi, bu bir zekâ meselesi degil. Bu çesit tefelsüf-lerin kaynagı
vardır. Ve ekseriya buna muayyen muhitlerin genç delikanlılarıyla,
ihtiyarlarında rastlanır. "Hayat bir aynadaki hayallerdir. Ne yapsak bos..."
falan filan gibi seyler maglupların lafıdır. mtihanı geçemeyen ukala liseliyle,
yenilmis politikacının lafları. Ama ne tuhaftır ki bu lafları böyle ederler de,
sonra gene yasarlar, para kazanmak, söhret sahibi olmak için bin bir dolap
çevirirler.
Süheyla, Ömer'le övünmeye basladıgının ilk defa farkına vardı. Ömer konustukça
Süheyla'nın heyecandan yüzü kızarı-yordu.
Bahis uzadı. Genç muharrir en nihayet Ömer'e :
— Kafanız suyun üstünde delikanlı, dedi. Derinlige inmek için daha çok
agırlasması lazım...
242
Ömer güldü:
— Öyle olsun, dedi. Boyalı, yaldızlı söylense de tahkir daima tahkirdir. Ama
sizin beni tahkire kalkısmanız da gayet tabii. Bahsi kapatmıs oldunuz. Ya
suratınıza bir tokat ask etmem lazım, yahut gülmem. Simdilik gülmeyi tercih
ediyorum.
Gramofona yeni plak konmustu. Ömer ayaga kalktı:
— Ben gidiyorum, Süheyla, dedi. Ev sahiplerine Allahaıs-marladıgı sen
söylersin...
Süheyla, Ömer'i bırakmadı. Beraber çıktılar. O gece Ömer hadiseyi anasına
anlattı. Anası Nuri Ustaya söyledi. Nuri Usta:
— Bir defa da benim basıma böyle bir is gelmisti, dedi. Çok eskiden. Gâvur Cemal
Hocayla Kızıltoprak'ta bir köske gitmistik. Seyfi Beyi de orda görmüstüm
ilkönce... Bu herifler böyledir zaten, en okumusları, sıkıstılar mı tahkire
kalkarlar. Ama kabahat bizde, ne diye heriflerin inine gideriz? Memnun oldum,
Ömer de agzının payını aldı.
Üç aydır senli benliydiler. Süheyla, Ömer'in verdigi bütün kitapları okuyor,
münakasa bile etmeden Ömer 'in bütün fikirlerini kabul ediyordu. Ömer onu
tütüncü delikanlılarla ahbap etmisti. Hatta bir tütüncü kızla çok iyi arkadas
olmustular. Haftada iki defa Zehra'yla -tütüncü kızın ismi Zehra'ydı- bulusuyor,
Ömer'in verdigi kitapları beraber okuyordular. Süheyla'nın bilgisi Zehra'dan
çoktu. Süheyla kitapları daha çabuk anlıyordu. Fakat Zehra her okudugu satıra
derhal hayattan bir misal buluyordu. Kitaplar Süheyla için herîüz sadece
"enteresan kitaplar", fakat Zehra için, hayat...
Zehra'nın Cevat isminde bir sevgilisi var. Cevat bir dokuma fabrikasında
çalısıyor. Yirmi dört, yirmi bes yaslarında.
Bir gün Cevat teklif etti:
— Çocuklar, dedi, söyle hep beraber bir cuma bir gezinti yapalım. Sarıyer'e,
sulara gidelim.
Teklif kabul edildi ve ertesi cuma erkenden, Ömer, Süheyla, Zehra, Cevat,
Sarıyer iskelesinden Çırçır suyuna dogru yürümeye basladılar.
243
Hava serindi. Gökte iri iri bulutlar var. Gece yagmur yagdıgı için nemli toprak
mis gibi kokuyor.
Zehra'yla Cevat önde gidiyorlar.
Cevat kolunu Zehra'nın beline dolamıs. Süheyla'nm o zamana kadar duymadıgı,
güzel ve ısıklı günlerden bahseden bir sarkı söylüyorlar. Zehra'nın sesi kalın.
Eger kendi kendinden utanmasa ve Ömer'e söyleyip onu kızdıracagını bilmese Süheyla,
Zehra'nın sesini bilmem hangi meshur yıldızın sesine benzetecek.
Ömer sordu:
— Nasıl bu türküyü begendin mi, Süheyla?
— Çok. Lakırdılarını yaz da ver bana. Olmaz mı?
— Olur.
Önde Cevat, Zehra'ya daha çok sokulmustu. Kolu genç kızın belini daha kuvvetle
sıkıyor. Havanın serinligine ragmen ceketini çıkarmıs ve gömleginin yenlerini
sıvamıs oldugu için dirseginden asagı kalın bilegine kadar tüylü kolunda
damarlar çıkmıs.
Süheyla önde gidenlere baktı:
— Nasıl birbirlerini seviyorlar, Ömer, dedi. Bak Cevat nasıl yakalamıs Zehra'yı.
— Ne sade, ne düpedüz, degil mi?
Süheyla basını salladı. Simdi daha agır yürüyorlar, önde gidenlerle araları
gitgide açılıyor. Ömer elini Süheyla'nm omuzu-na koydu. Biraz da böyle
yürüdüler. Konusmuyorlar. Ömer'in eli Süheyla'nm omuzundan beline indi ve genç
kızı bütün kuvvetiyle yakalayıp çekti kendine. Süheyla durdu. Ömer'in kolu
içinde döndü. Yüz yüze geldiler. Süheyla, Ömer'den biraz daha kısa boylu.
Bakısıyorlar.
Ömer birdenbire güldü:
— Hay Allah belasını versin, dedi. Sinemalardaki gibi oluyor. Seni öpeyim,
dedim. Düpedüz, basbayagı öpeyim dedim. Hay aksi...
Süheyla eliyle Ömer'in agzını kapattı. Sonra tıpkı sinemalarda birinci plana
alman pozlarda oldugu gibi ayaklarının ucuna kalktı. Elini Ömer'in agzından
çekti. Dudakları Ömer'in dudaklarıyla karsı karsıya kaldılar.
244
Ömer gözlerini kapadı ve çok yüksek bir kayadan denize atlıyormus gibi
Süheyla'nm dudaklarına atıldı.
Basları birbirinden ayrıldıgı vakit, artık sinemalardaki birinci planlan
düsünmüyordu. Süheyla'nm gözlerine baktı. Sonra bir daha öptü genç kızı. Bir
daha, bir daha... Sonra büyük kavgadan muzaffer çıkmıs gibi, kafası dimdik
durdu. Süheyla'nm belini bıraktı. Onun sag elini sol eline aldı ve parmaklarını
parmaklarına geçirdi.
Öndekiler durmus onlara bakıyorlar. Cevat seslendi:
— Hele sükür aradaki buzlar çözüldü demek... Ömer cevap verdi:
— Biraz uzun sürdü ama, çözüldü... Eh ne de olsa bu isin içine bile numara
sokuyoruz. Kahrolası, yarı münevverlik var serde.
Öndekiler arkadakileri bekledi. Dördü de kol kola girdiler. Bir erkek, bir kız,
bir erkek, bir kız... Süheyla :
— Su demin söyledigniz türküyü bana da ögretin, dedi. Zehra türküyü satır satır
Süheyla'ya ögretti.
Ömer:
— Ben yardım edemiyorum, dedi, karga gibi bir sesim var. Cevat güldü :
— yi ama karga gibi sesinle demin yolda Süheyla'nm kulagına bülbül gibi
sakıdın...
Süheyla sarkıyj yarıda keserek itiraz etti:
— Hayır, çocugun günahına girmeyin... Simdiye kadar, yalnız bir defa, o da
bundan üç ay önce, konustugumuzun ikinci seferi mi ne, bana, "Sizi seviyorum,"
dedi. O kadar.
Zehra :
— O sana yine bir defa olsun, "Seni seviyorum," demis, dedi. Cevat bana bunu da
söylemedi ya... Tanıstıgımızın haftası bir gece yarısı isten dönerken...
Cevat, Zehra'nın sözünü kesti:
— Ben nazariyeci degilim, malum ya nazariyeyle... Ömer derhal bahse giristi:
— Sakayı bırak, Cevat, fakat senin bu nazariye düsmanlıgın, bu seylerde degil,
iste de nazariyeye ehemmiyet verme-mekligin çok kötü. Boyuna bunu söyleyip
durursun : "Biz na-
245
zariyeden anlamayız." Hata ediyorsun, Cevat. Nazariye hayattan, pratikten,
kavgadan ayrı oldugu zaman palavradır. Fakat nazariyesi olmayan kavga da maglup
olur. Nazariye hayata, pratige girdigi vakit kuvvettir. Hasta, hastalıgını bilir
ama, onu tedavi eden doktordur. Sen hasta olarak yalnız ıstırap çekersin. Bu
ıstıraba kızarsın. Fakat bu ıstırabı geçirmek için aynı zamanda doktor da olmaya
mecbursun... Kitapsız kavga, kavgasız kitap olmaz...
Zehra, Ömer'e hak verdi. Süheyla bahse karısmadı. Zaten o böyle konusmalara
karısmak hakkını daha göremiyor-du kendinde. Süheyla'ya öyle geliyordu ki bir
sey söyleyecek olsa ona : "Dur bakalım, sen daha kim oluyorsun?" diyecekler...
Ömer de kaç zamandır Süheyla'daki bu halet-i ruhiyenin farkında. Bu sefer bu
yarayı desmek için fırsatın geldigine hükmetti :
— Sen ne dersin, Süheyla? dedi. Haklı degil miyim? Hani sana bir hafta evvel
verdigim kitapta ne yazıyordu?
Süheyla isteksiz cevap verdi:
— Evet, öyle... Sey..
— Seyi ne? Senin bu meselede fikrin yok mu?
— Var!
— Ne? Süheyla, Cevat'm yüzüne baktı. Cevat çıkıstı adeta :
— Söylesene... Yüzüme ne bakıyorsun?.. Sana bir hafta vel verdigi kitapta ne
yazıyormus?
— Asagı yukarı simdi Ömer'in söyledikleri... Cevat bu sefer yumusak bir sesle :
— Öyleyse deminden beri ne kekeleyip duruyorsun be kızım... nsan düsündügünü
dangadak söyler...
Çırçır'a gelmistiler. Kahvede kimseler yok.
Cevat'la Ömer iki masa tasıyıp getirdiler. Sonra iskemle buldular. Onları da
yerlestirdiler. Zehra'yla Süheyla paketleri açtılar. Gazete kâatları masaların
üstüne yayıldı. Peynir, ekmek, kutu balıgı, karpuz masalara yerlestirildi.
Süheyla bir parça kı-zararak:
— Ben evde kendi elimle kek yaptım, dedi.
246
Ömer:
— Malum, ev kadınısın, diye takıldı. Sizin mektepte kızlara yalnız okumak,
yazmak, tenis oynamak degil, böyle pasta filan yapmak gibi, dehsetli mühim,
hayati ehemmiyeti haiz ev isleri de ögretirler.
Vakit daha çok erkendi. Fakat Cevat:
— Haydi, dedi. Su isi bir an önce temizleyelim.
Zehra ihtiyatlı kızdır. Peynirden, ekmekten ve kekten bir miktar-ı münasip
aksama sakladı. Cevat, Ömer'e takıldı:
— Süheyla'yla alay ettin ama, hepimizden çok, kek midir, nedir, ondan yiyen sen
oldun. Hani nazariye ile pratigin birligi.
Orda bir çesme vardı. Avuçlarını dayayıp kana kana içtiler. Süheyla daglara
çıkmayı teklif etti.
Tepelere tırmandılar. Orada en yüksek tepede kayalar vardı. Yorulmuslardı.
Oturdular. Cevat, Zehra'nın dizine yattı. Süheyla, Ömer'e baktı:
— Sen de yoruldun mu, Ömer? Ömer gülerek cevap verdi:
— Evet!.. Söyle biraz çekil bakalım.
Süheyla kımıldandı. Ömer'e yer açtılar. Ömer de Sühey-la'nın dizine yattı.
Asagıda fundalıklar, yollar, dere ve ta uzaklarda Bogaziçi denizinden bir parça.
Sabahki karanlık, agır bulutlar aydınlanmıstılar.
Cevat "Çarsambayı Sel Aldı" türküsünü söyledi. Türkü bittigi zaman, Ömer:
— Halk havalarına bayılıyorum, dedi. Tabiattan, sevdadan bahsederken bile
yasadıgı, ezildigi dünyadan nasıl sikâyeti var köylünün.
Zehra da alaturka sarkıları çok sevdigini söyledi. Ömer:
— Alaturka ile halk havalarını birbirine karıstırma, dedi. Hele piyasa
sarkıları dinlenir sey degil. Alaturka denilen sey kozmopolit... Halk havası
yerli... Kozmopolitlik baska, yerlici-
247
lik baska... Beynelmilelci yerliyi, milliyi inkâr etmez. Yerli ve millilerin
yekûnu beynelmilel olur. Ama kozmopolit yamalı bohça gibidir.
Asagı indikleri vakit kahvede yine kimseler yoktu. Karınları acıkmıstı.
Zehra'nın "ihtiyat"mı yediler.
Cevat:
— Haydi çocuklar, dedi. Dönelim.
Tam merdivenlerden inip yola çıkarlarken arkalarından bir adam bagırdı:
— Hey, nereye gidiyorsunuz? Ömer döndü cevap verdi:
— Müsaade ederseniz evimize...
— Peki ya paralar? Cevat söze karıstı:
— Ne parası...
Kahveden seslenen adam asagıya indi:
— Ne parası olacak, diye böbürlendi. Yediniz, içtiniz, babanızın evi mi burası?
Cevat kasketini kaslarının üstüne çekerek adamın burnuna sokuldu :
— Babamızın evi degil, dedi. Ama sana ne oluyor?
— Ben buranın sahibiyim... skemle, masa, su parası. Ömer :
— Peki ama, babalık, diye itiraz etti, iskemleleri, masaları biz kıyıda kösede
bulduk, yüklendik getirdik. Su gürül gürül kendi kendine akıyordu içtik... Sen
ne ortalarda gözüktün, ne de yardım ettin bize...
Kahvenin sahibi bar bar bagırıyor :
— Fazla laf istemez... Dört iskemle, iki masa parası yirmiser kurustan 160... Su
parası da kırk kurus... ki lirayı sökülün bakalım...
Zehra kavga çıkacagını anlamıs gülerek bakıyordu. Süheyla sıkılıyor. Ömer'in
kulagına fısıldadı:
— Bende iki lira var, verelim de kapatsın agzını.
Ömer, Süheyla'yı dinlemedi bile, kahve sahibine yirmi bes kurus uzattı:
— Al bunu, dedi, fazla söylenme, bas... Dört iskemleyle iki
248
masanın ve akan suyun inhisar hakkı Amerika'da bile bundan fazla etmez...
Kahve sahibi parayı almak istemiyor. Küfrediyor :
— Kolunuza karı takıp gezmesini bilirsiniz. nsanın cebinde para olmazsa
boyundan büyük ise yeltenmez...
Ömer, Cevat'a fırsat bırakmadan atıldı ve herifin agzının ortası budur diye,
elinin tersiyle bir tokat indi.
Kahve sahibi hem çok zengindi, hem çok bıçkın. Servetini biraz da bıçagının
ucuyla kazanmıstı. Simdi böyle tırası henüz gelmis bir delikanlıdan tokat yemek
kanını tepesine sıçrattı. Eli siyah yeleginin altından görünen kusagına gitti.
Cevat, Ömer'e seslendi:
— Yüklen, Ömer...
Ve bu sefer Ömer'den evvel kendisi yüklendi herifin üstüne... ki delikanlı yere
yuvarlanan adamın hakkından kolayca geldiler.
Süheyla, Zehra'nın koluna sarümıs, korkuyla degil, acayip bir utangaçlıkla
dövüsü seyretti.
Ömer üstünü basını silkerek yerden kalktı. Ve biraz uzaga yuvarlanan yirmi bes
kurusu alarak, yerde upuzun yatana :
— Simdi bunu da vermeyecegim sana, dedi.
Kızları alarak yürüdüler. Vapur iskelesine geldikleri vakit Cevat:
— yi ettin, dedi. Hakettiydi kerata...
Ömer cevap vermedi. Düsünceliydi. Vapurda dönerlerken hiç konusmadı. Süheyla'dan
mahallelerinin agzında ayrılırken :
— cap etti de yaptık. Yoksa bu hareketin büyük bir marifet oldugunu sanma,
dedi.
Sarıyer gezintisinden bir hafta sonra Süheyla, Zehra'yla bulustugu vakit genç
kızın halinde bir tuhaflık sezdi. Bir iki sayfa okudular. Zehra dalgın. Süheyla
kitabı kapadı. Zehra farkında bile degil. Nihayet Süheyla dayanamadı, sordu :
— Nen var, Zehra, canın sıkkın gibi?.. Zehra:
— Hiç, dedi. Söyle daldım biraz... Sonra bir parça sinirli:
— Duymadın mı, dedi. Cevat'ı içeri aldılar...
249
¦
Süheyla sasırdı. Ve birdenbire dilinin ucuna gelen suali so-ruverdi:
— Neden? Geçen günkü kavga için mi? Zehra yarı sitemli, yarı alaycı ve acı:
— Hayır, dedi. Daha büyükçe bir dövüs yüzünden... Süheyla kıpkırmızı oldu. Bir
müddet sustular. Bu sefer
Zehra sordu:
— Ömer sana bir sey söylemedi mi?
— Hayır... Zaten onu üç gündür görmüyorum. Bu aksam bulusacaktık... Acaba...
Her nedense, "Acaba onu da almıslar mı?" diyemedi. Bir hakikatin yanında bir
ihtimalle telaslanmak ayıp bir sey olur gibi geldi ona...
Zehra da, "acaba"nm sonunu getirtmedi Süheyla'ya.
Aksam Süheyla, Ömer'i bekledi. Her sefer en fazla bes dakika geciken ve ekseriya
daha evvel gelen Ömer'i bir saat bekledi. Yok. Ortalık karardı, yok.
Mahalleye döndü. Ömer'in evlerinin önünden geçerken pencerelere baktı. Yalnız
üst katta ısık var.
Gece, sofrada babası, misafirleri Süleyman Beye vaktiyle geçen karısık bir
cinayet davasının tafsilatını anlatıyordu :
— Bütün meselenin inceligi madde tayinindeydi, diyordu. Sag aza 116'dan, sol aza
117'den dediler. Benim kanaatime göre cürüm ne 116'ya, ne 117'ye uyuyordu,
depedüz 120'likti. Müddeiumumi ise 118'den islemisti.
Süleyman Bey bir taraftan tabagına tepeleme doldurdugu pilavı kasıklıyor, bir
taraftan da maddelerin sayısını aklında tutmaya çalısıyordu. Nihayet isler öyle
karıstı ki pilavını rahat yiyebilmek için sordu:
— Peki hangi maddeyi tutturdunuz? Mütekait mahkeme reisi kısaca cevap verdi:
— Astık.
Mütekait mahkeme reisi bu sözü öyle bir edayla söylemisti ki Süheyla'nm gözü
önüne birdenbire bir ipte sallanan Ömer geldi:
— Baba, diye haykırdı.
Babası gözlüklerinin altından Süheyla'ya baktı:
250
— Ne var, kızım?
Süheyla, "Ömer'in cürmü kaçıncı maddeye uyar?" diye soracaktı. Fakat her nedense
bunu babasına sormak Ömer'in ve Cevat'm dostluklarını suiistimal etmek gibi
geldi ona ve :
— Hiç, dedi. Hangi maddeden astınız? diye soracaktım... Babası büyük bir
ciddiyetle cevap verdi:
— Taammüden katil...
Ömer ertesi aksam da gözükmedi. Süheyla, Zehra'ya gitti. Fakat o da bir sey
bilmiyordu.
Daha ertesi sabah ve aksam da Ömer gözükmeyince Süheyla kararını verdi. Ömer'in
kapısını çaldı. Kapıyı Gülizar açtı. Süheyla'yı uzaktan tanıyordu. Bir sabah
pencerenin altından geçerken Ömer onu göstermisti anasına.
— Buyur, kızım... Gir içeri...
Süheyla sapsarı. Taslıga girdi. Gülizar'in elini öptü. Kekeleyerek :
— Teyze, dedi. Siz Ömer'in anasısınız, degil mi?
— Evet, kızım.
Gülizar'in halinde göze batar bir telas yoktu. Süheyla bunun farkına vardı ve
hemen sevindi.
— Buyur yukarı çıkalım, kızım...
— Zahmet etmeyin, teyze, bir sey soracaktım... Gülizar gülmeye çalısarak:
— yi ya, kızım, dedi, soracagını yukarda sorarsın... Yukarı çıktılar. Süheyla
etrafına bakmıyor. Kendi eviyle
Ömer'in evini mukayese ediyor. Eyüp'te bir ihtiyar dadısı vardı. Ömer'in evi
onun evi gibi, tahtalar temiz, ama halı yok. Camlar silinmis, ama perde yok.
Yalnız kâat istorlar var. Söze baslayan Gülizar oldu.
— Ömer'i sormaya geldin, degil mi, kızım? dedi. Süheyla önüne bakarak cevap
verdi:
— Evet, teyze, merak ettim de...
— Merak etme... ki üç gün sonra gelir.
Süheyla'nın gözleri dolu dolu oldu. Gülizar sevgiyle Sü-heyla'ya baktı. Üç
gündür o da dehsetli üzülüyordu. Nuri Ustanın da çok üzüldügünü biliyordu. Fakat
ikisi de karsı karsıya
251
geldikleri vakit üzüntülerini birbirlerine belli etmiyorlar, bunu belli etmek
istemiyorlardı. Halbuki Süheyla simdi dokunsan aglayacak gibi. Gülizar'm böyle
"dokunsan aglayacagını" belli eden bir insana öyle ihtiyacı var ki...
— Yarın Ömer'i görmeye gidecegim... Senin geldigini söylerim...
— Ben de gelebilir miyim, teyze?..
— Hayır, kızım... Hem dogru olmaz...
Süheyla, Gülizar'a bakıyor. Onun evi Eyüp'teki dadısının evine benziyor, ama
kendisi hiç benzemiyor ona... Gülizar, Sü-heyla'nm anasına da benzemiyor.
Konususunda, durusunda belki Zehra'ya benzeyen bir tarafı var.
— Ömer benden bahsetti mi size?
— Etti kızım...
Süheyla, Ömer'in anasına kendisinden nasıl bahsettigini anlamak merakına düstü.
Kurnazlıga basvurdu :
— Beni pek begenmez ama o...
— Niye begenmesin?..
— Bilmem, "Hâlâ küçük burjuvalıktan kurtulamadın^nafi-le, senin adam olacagın
yok," deyip duruyor. /
— Sen bakma ona, kızım. Niye adam olamayacakmıssm... nsan istedikten, yerine
düstükten sonra... Hem benim oglan yeni yeni okuyor... Mektep de bozdu biraz
onu... Bir parça ukala, degil mi?
Süheyla güldü.
Gülizar, Süheyla'yı yavas yavas, hissettirmeksizin sorguya çekti. Neler
okudugunu, neler düsündügünü anlamak istiyor. Kızı begeniyor. Güzel buluyor.
Akıllı buluyor. Fakat "Daha çok ham," diye düsünüyor.
Ömer bir hafta sonra geldi. Babasıyla uzun uzun konustular. Sait Amca da
oradaydı. kisi de Ömer'e bir hayli çıkıstılar. Sait:
— Malum ya, oglum, dedi, hareket eden adam hata eder. Hata etmeyen de yalnız
budalalardır. s hatayı anlamak ve bir daha tekrarlamamaktadır.
Gülizar o gece Ömer'in serefine telkadayıfı pisirdi. Ertesi sabah Ömer'le
Süheyla bulustular. Süheyla sokak ortasında
252
Ömer'in boynuna atılmamak için kendini güç tuttu. Arkası arkasına sordugu
seylere Ömer kısaca :
— Canım geç simdi bunları, dedi. Gün gelir anlatırım... Sende ne var ne yok
bakalım?
— Cevat nasıl?..
— yi. Dün aksam burda ayrıldık... Zehra ne âlemde?..
IV
Ayrılık
Bermutat günler geçti!
Bermutat bir aksam Ömer, Süheyla'yı gördügü vakit genç kızın yüzü sapsarıydı.
— Ömer, dedi. Biz zmir'e gidiyoruz.
— zmir'e mi gidiyorsunuz? Ne münasebet?..
— Babam orada bir ecnebi sirketinin hukuk müsavirligini alıyor. Buradaki evi
satıyorlar. Ben de oradaki koleji bitirecegim artık.
Besiktas'tan Kabatas'a dogru yürümeye basladılar. Ömer uzun uzun düsündü. Sonra
birdenbire sordu :
— Sen gitmesen olmaz mı?
— Nasıl olur?
— Burda akraban filan yok mu? Onların yanında kalamaz mısın? Babana, "Buradaki
koleji bitirmem daha dogru," desen...
— Beni burada bırakmazlar, Ömer... Ömer omuz silkti:
— Eh, öyleyse, ne yapalım, dedi, güle güle!.. Süheyla çekti Ömer'in kolundan :
— Bana ne kızıyorsun?..
— Yoo, sana kızdıgım filan yok... Gideceksin... Ne yapalım!..
Ömer'in sesi acı. Aksiligi üstünde...
Süheyla cevap vermedi. Kabatas'a geldiler. skeleye çıktılar. Dört bes çocuk
oltayla balık tutuyor. Ömer onlara baktı. Kendi çocuklugunu hatırladı.
253
Süheyla sokuldu Ömer'e:
— zmir ne kadar yer ki, dedi, sana muntazaman mektu yazarım. Sen de cevap
verirsin... Hem orda bildiklerin fila varsa... Sonra ben iki üç ayda bir
stanbul'a gelebilirim.. Eyüp'te dadımda kalırım. Bilsen nasıl üzülüyorum. Ama
güveniyorum kendime... Bir sene sonra mektep bitiyor...
— Ee, mektep bitince...
— stanbul'a gelip bir is arayacagım kendime... Ömer sevincini belli etmemeye
çalısarak :
— Sen ne is görebilirsin ki?..
— Çok... Mesela mekteplerde ngilizce hocalıgı bulurum... Hiçbir sey yapamasam
daktiloluk edebilirim ya...
Ömer, "Simdi gitmesen de daktiloluk etsen," demek istedi. Fakat demedi.
Ortalık iyiden iyiye kararmıstı. Döndüler. Tenha bir köseyi geçerken Süheyla,
Ömer'in boynuna sarılıp onu öptü...
Bermutat günler geçti.
Bermutat Süheyla zmir'den mektup gönderdi. Ömer cevap verdi.
Bermutat aylar geçti.
Bermutat zmir'den gelen mektupların arası seyreklesti.
Bermutat Ömer, Süheyla'ya atıp tuttu. Gülizar, kızı müdafaa etmeye çalıstı.
Ve bir gün Ömer Darülfünun Hukuk Fakültesi'ne kaydedilip eve döndügü vakit anası
ona bir mektup verdi. Mektup zmir'dendi. Fakat Süheyla'dan degil. Mektubu üç ay
evvel zmir'e is için giden Cevat göndermisti. çinde bir zmir gazetesinden
kesilmis küçük bir nisan haberi vardı:
"Adliye mütekaitlerinden ve ... Sirketi'nin hukuk müsaviri ... Beyin kerimesi
Süheyla Hanımla zmirli mühendislerden Ziya Beyin nisan merasimi dün ... otelde
icra edilmistir..."
254
UÇUNCU KISIM I
1932
— Sen Sarlo'ya benziyorsun, Hüseyin. Yalnız bıyıkların eksik. Sen Selim, tıpkı
bizim Hukuk-u Düvel hocası... bir sakal tak. Sesini de kahnlastır biraz... Gir
içeri, ders ver...
— Ya ben kime benziyorum?
— Sen mi? Prens dö Gal'e...
— Ömer de milyoner Seyfi Beye benziyor. Dikkat edin çocuklar, ne kadar benziyor
ama... Dün ... mecmuası herifle bir mülakat yapmıs... "Nasıl Zengin Olunur?"
diye sormus... Kapaga da bir resmini koymus...
Ömer basını, okudugu gazeteden kaldırmadı... Sinirlendi...
Beyazıt kahvelerinden birindeydiler : Selim, Hüseyin, smet, Niyazi, Ömer.
Fakülte arkadasları.
smet cebinden ... mecmuasını çıkardı. Mecmuanın kapagını Ömer'in yüzüne
yaklastırdı:
— Bakın hele, dedi, Seyfi Beyin küçügü, degil mi?.. Hani Ömer'in babası olsa bu
kadar benzemez...
Ömer gazeteyi masanın üstüne koydu ve yüzüne yaklastırılan mecmuayı hısımla
itti:
— siniz mi yok be? diye çıkıstı.
Fakat iki saat sonra eve dönerken kösedeki tütüncüden ... mecmuasının son
sayısını aldı. Kapagındaki resme baktı. Hakikaten Seyfi Beye öyle benziyordu
ki...
Mecmuayı yırttı. Eve her nedense canı biraz sıkkın girdi. Senelerdir unuttugu
bir adamı tekrar hatırlamak ve ona bu ka-
255

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:34:14
Meddelande
Svara med citat
dar benzemek... Bu adamla hiçbir alakası yok. Kendi dünyasına düsman bir
dünyanın adamına yüzünün bu kadar benzemesi canını sıkıyorsa da...
Ömer 21 yasında. Fakültenin son sınıfını bitiriyor. ki ay kaldı. Sonra staj...
Sonra avukat olacak...
Gece Nuri Usta eve gülerek geldi. Sofrada :
— Sait Amcadan mektup var, Ömer, dedi. Oldukça rahatmıs. Öyle yerlerde ne kadar
rahat edilebilirse... ngilizce ögreniyorum diyor. Gördün mü adamı?.. Kırkından
sonra saz çalmaya kalkmıs ama... Ögrenir, bilirim... ki yıl sonra karsımızda
bülbül gibi ngilizce okur, görürsün...
Gülizar sordu:
— Gönderdigimiz yün kazagı almıs mı?
— Almıs...
— Hırıltı zırıltı yokmus ya?..
— Pek açık yazmıyor ama... Var gibi... Ve yaparsın, bir sürü kanlı canlı adam
köklerinden koparılıp, hayatla bagları kesilip dört duvar arasına tıkılınca, ara
sıra birbirlerini didiklerler... Tasmayan fazla enerji, issizlik, dedikodunun
temelidir...
Sofradan sonra da hep Sait Amcadan konustular. Bir aralık çok eski günlere
gidildi. Stoyan Amca anıldı. Ömer :
— Yüzü hâlâ dipdiri, bütün çizgileri, girinti çıkıntılarıyla gözümün önünde,
baba, dedi. Ne güzel bir yüzü vardı, degil mi?
Gülizar güldü :
— Eh, biraz mübalaga ediyorsun... Stoyan aslan gibi erkekti, ama pek de ahım
sahım, yakısıklı delikanlı degildi.
Ömer itiraz etti:
— Tam bir erkek suratı vardı. Ona benzemeyi öyle isterim ki!
Nuri Usta alay etti:
— Ne o, galiba, Darülfünunlu küçük hanımlar seni begenmiyorlar...
— Alay etme, baba... Gülizar karıstı söze:
— O çesit hanımlardan agzı yandı bizim oglanın. Ama haksızsın, Ömer... Süheyla
iyi kızdı. Olabilecegini oldu. Bize bir kötülügü dokunmadı.
256
— Süheyla'yı düsünen kim simdi, ana!.. Çocukluk... Nuri Usta bahsi degistirdi:
— Biliyor musunuz kimi gördüm bugün? Bizim Gâvur Ce-mal'i... Adamakıllı göçmüs
artık......'de belediye çavuslugu yapıyormus.
Gülizar:
— Çagıraydın bari, Nuri, dedi. Ömer:
— Sahi, baba, diye sordu, çagırmadın mı?
— Çagırmaz olur muyum? Yarın aksam gelecek.
Ve ertesi aksam Gâvur Cemal Hoca geldi. Gülizar'ı degismemis ve Ömer'i çok
büyümüs buldu. Ve bütün bunları söyledikten sonra sordu :
— Beni nasıl buluyorsunuz? Nuri Usta cevap verdi:
— Eskisi gibi, ama çok eskisi gibi... Sakalını boyuyor musun ne? Bir tek beyaz
tel yok. Seni ilk tanıdıgım yıllarda na-sılsan öylesin... Ama bana öyle geliyor
ki, yalnız kalıbın kıyafetin degil, kafanın içi de dönüp dolasıp gene basladıgı
yere gelmis...
— Bunu da nerden anladın?
— Bunu anlamak için falcılıga lüzum yok be hocam. Köhne bir yalının bir
yatagında kitaplarınla yapayalnızdın. Atesçi oldun... Gene yapayalnız... lase'de
mühim adam oldun... Gene yalnız... Mektep hocası oldun... Gene öyle... Simdi de
öyle degil mi sanki?..
Cemal gögüs geçirdi:
— Evet, dedi. Ama okumuyorum artık... Hiç okumuyorum. Kitapla alakamı kestim...
— Zaten ne vakit, sahiden alakadardın ki!..
— Dogru. Ben etrafıma perisan sakalımdan, girintisi, çıkıntısı bol, cilalı,
parlak sözlerden bir duvar çevirmisim... Bu duvardan bir tası oynatıp sahici
dünyanın ısıgını bir kere olsun göremedim. Bu duvar mezarım benim... Onun içinde
yasadım... Onun içinde geberip gidecegim. Ah, anasını sattıgımın, ben adam
olabilirdim halbuki...
Gâvur Cemal Hoca birdenbire durdu. Sonra Ömer'e döndü :
257
— Ama, delikanlı, dedi, ben bu duvarımı senin Darülfü-nunlu âlimlerin
palavrasına degismem gene de... Üç çesit münevver var : Birisi senin olacagın
gibi, birisi benim gibi, birisi de senin hocalar gibi... Senin olacagın gibisi
tam ve kusursuzu. Benim gibiler zavallı, fakat namussuz degil, ötekiler...
Gülizar yemege çagırdı. Bahis bitti.
II
Tesadüf
Hava dehsetli sıcaktı. Ömer son imtihanını vermis, eve dönüyor. mtihanı iyi
verdigine emin. Neseli... Gâvur Cemal Hocanın bildigi bir avukat varmıs : Kâmran
Bey... Onun yanında staj görecek.
Köprü'yü geçerken ceketini çıkardı. Kadıköy iskelesine indi. Orada gazete, kitap
ve mecmua satan kulübeden bir Fransız mecmuası aldı. Ve hemen oracıkta
sayfalarını karıstırırken :
— Bu babamın parasıyla aldıgım son mecmua, diye düsündü. Gelecek hafta Kâmran
Beyden haftalık aldık mı!..
Ömer, Kâmran Beyden ne kadar haftalık alacagını bilmiyordu. Fakat senelerdir
karar verdigi bir sey vardı. Kazandıgı ilk parayla anasına kundura ve babasına
bir kasket alacak.
Ömer mecmuaya göz atarken bir kadın sesi:
— Müsaade eder misiniz, efendim? dedi.
Ömer ürpererek çekildi ve kulübeden bir seyler satın almak için "müsaade"
isteyen kadına baktı.
Bu Süheyla'ydı.
Daha dogrusu, bu ses Süheyla'nm sesiydi. Bu çok sisman kadında eski Süheyla'nm
yalnız gözleri kalmıs. Eger sesi ve Ömer'in gözleriyle karsılasır karsılasmaz
birdenbire sasıran gözleri olmasaydı, delikanlı Süheyla'yı tanıyamayacaktı.
Yanaklar sis, yüzünde bol boya var. Havanın sıcaklıgına ragmen elbisenin üstüne
bol bir seyler giymis. Bu bol kumasın altından karnı çıkmıs. Süheyla gebe.
258
Ömer ne yapmak lazım geldigini kestiremedi. Selam vermeli mi, vermemeli mi,
konusmalı mı, konusmamalı mı?.. Kulübedeki gazeteci, Süheyla'ya bir mecmua
uzattı:
— Buyrun, hanımefendi. Sizin için saklamıstım...
Ömer, Süheyla'ya uzatılan mecmuaya bir göz attı. Bir ngiliz moda mecmuası.
Süheyla, mecmuayı, adeta ayıp bir is yapıyormus gibi elinin içinde evirip
çevirdi, saklamak, kaybetmek istedi. O kadar telaslı ki, mecmua yere düstü.
Ömer bu gebe kadının yere egilmesinden önce mecmuayı aldı yerden ve Süheyla'ya
uzattı.
— Tesekkür ederim, Ömer Bey...
— Bir sey degil, Süheyla Hanım...
— Darülfünunu bitirdiniz mi?
— Bugün son imtihanı verdim... Sustular.
Ömer, Süheyla'ya acıyarak bakıyor.
Aklına - galiba Maksim Gorki'nin - bir hikâye geliyor. Yıldızlar ve sarkılar
arasında dal gibi ince, neseli bir kıza tutulan bir delikanlı var ki bu kız için
çıldırmaktadır. Onunla evlenmeyi hayatının en büyük saadeti olarak görüyor.
Fakat yıldızlar ve sarkılar söndükten sonra birbirlerini uzun yıllar
göremiyorlar. Bir gün delikanlı, galiba Volga nehrinde isleyen vapurlardan
birisinin güvertesinde, o eski sesler ve ısıklarla dolu gecenin sevgilisine
rastlıyor. Eski sevgili obur, sisko, dümdüz, hayatından memnun bir kadıncagız
olmustur.
Ömer bir selale hızı ve gürültüsüyle aklından geçen hikâyenin burasına geldigi
vakit, "Acaba Süheyla da hayatından memnun mu?" diye merak etti. Sordu :
— stanbul'da mı oturuyorsunuz?
— Evet... Sisli'de... Burda, Seyfi Beyin kumas fabrikasında müdür de...
Süheyla "kocam" dememisti. "Kocam burda, Seyfi Beyin kumas fabrikasında müdür,"
diyememisti. Hatta bundan bahsettigine bile pisman olmustu. Fakat Ömer bunun
farkında bile degil... O, "kocam" kelimesinin eksikligine degil, "Seyfi Beyin
kumas fabrikasında müdür" sözlerine takıldı.
259
— Ya?., dedi...
Sonra, alakasız olmaya çalısarak sordu :
— Seyfi Beyin ailesiyle görüsüyor musunuz?..
— Evet... kızıyla ahbabım... On yedi, on sekiz yaslarında yetismis bir kızı
var...
Gene sustular. Ömer:
— Müsaadenizle, dedi ve Süheyla'nın elini sıkmadan uzaklasırken, o,
mırıldandı:
— Annenizin ellerinden öperim...
Fakat Ömer'in annesi Süheyla'nın bu selamını haber almadı. Ömer annesine bu
tesadüften bahsetmedi. Süheyla'dan bahsederse Seyfi Beyden de bahsedecekti. Son
aylarda ikide bir önüne çıkan bu ismin lafını etmek istemiyor.
* * *
Kâmran Bey haftada bes kâat veriyor Ömer'e. Ayda yirmi lira.
Ömer ilk haftalıgı alıp anasına kunduraları ve babasına kasketi getirdigi vakit,
Nuri Usta :
— Eh, dedi, sen dört yasındayken de eve ekmek getirmistin. Hatırladın mı?..
— Hatırladım, baba...
— Ben, o geceyi, o yokusu, hiç unutmadım. Sen de unutma...
— Unutmam, baba.
Ömer, Nuri Ustaya, her vesileyle "Baba" diyor. Bu adama "Baba" demek hakkını
hayatının en güzel haklarından biri gibi görüyor.
O gece yemekten sonra, Ömer'in itirazlarına ragmen, eve yardım etmemesi,
kazandıgı parayı biriktirmesi ve bununla bir iki sene sonra bir yazıhane açması
kararlastırıldı.
Ömer'in patronu Kâmran Bey, piyasanın zengin, büyük ticaret ve cinayet
davalarında kendini göstermis avukatlarından degildi. Fakat meshurdu. Masondu.
Siire merakı vardı. Ve eger mesela Fransa'da mahkemeye çıksa jürinin gözlerinden
yas ge-
260
tirecek kadar güzel ve dokunaklı konusmasını bilirdi. Derbederdi. Her vakit,
Ömer'e:
— Ben artistim, derdi. Avukatlık bir nevi artistliktir. Fakat adliye bu artist
avukatı çok defa lüzumundan fazla
geveze, hudut harici söz eder, nobran buluyordu. Karı koca, bosanma, nafaka
davalarında yed-i tûlâ sahibi olan Kâmran Bey bütün heyecan ve samimiyetiyle
boylu boyunca gözükebilmek için fırsat arıyordu. Bu fırsatı ona, Ömer buldu.
Ömer'in bir muharrir arkadası vardı. Memleket edebiyatında oldukça tanınmıs bir
genç. Bir kitap için mahkemeye verilmisti.
Ömer, Kâmran Beyden bu davayı almasını rica etti:
— Yalnız, üstadım, dedi, bizimkinin parası yok.
Kâmran Bey genç muharririn eserlerini okumustu. Onu begeniyordu. Kendi genis ve
çok eski tarihlerin masonluguna benzeyen bir seyler buluyordu onda.
— Para filan istemem, dedi. Sade bana vekâlet-i umumiye-sini versin. Bundan
sonra ne kadar davası olursa hepsini ben üstüme alacagım...
Muharrirle Kâmran Beyi birbirlerine tanıstıran Ömer bu tanısmadan iki tarafın da
memnun kaldıklarını gördü.
Dava günü salon kalabalıktı. Ömer dinleyicilerin arasında. Kâmran Bey, bermutat,
celse açıldıktan sonra, cübbesi uçarak, kan ter içinde salona girebildi.
Müvekkilinin elini sıktı. Darmadagın çantasından evrakını çıkardı. Sonra basını
kaldırarak he-yet-i hâkimeye baktı.
ddianameden sonra söz alan Kâmran Beye dört bes defa "sadet harici"ne çıktıgı
ihtar edildi ama o bugün bu ihtarları pek dinleyecek halde degil.
Ömer avukatı arkadan görüyor. Cübbesinin genis, uzun yenli sag kolu havaya
kalkıp indikçe sesi de yükselip alçalıyor.
Ömer bir gün kendisinin de böyle ortaya çıkıp konusacagını düsünüyor ve :
"Hiçbir zaman bizim Kâmran Hoca kadar tumturaklı konusmasını beceremeyecegim,"
diye geçiriyor aklından.
Fakat Kâmran Hocanın tumturaklı nutku fayda vermedi. Karara çekilen heyet-i
hâkime, genç zabıt kâtibinin maznuna
261
karsı gösterdigi güler yüze ragmen tekrar mevkiini isgal ettigi vakit hüküm genç
muharririn aleyhine çıktı.
Salondan dısarı çıkarlarken Kâmran Bey, genç muharrire :
— Sen böyle seylere aldırmazsın, diyordu. Gene de aldırma... Temyiz edecegim...
Mesele senin mahkûm olup olmamanda degil, mesele kitabın beraat etmesinde... Ben
senin degil, kitabın vekiliyim... Onu kurtaracagım...
Ömer günden güne Kâmran Beye daha ziyade ısınıyordu.
Bu da Gâvur Cemal Hoca gibi çok konusuyordu, ama sözlerini tabanca kursunu gibi
kullanıyordu. Yılgın degildi. Hayatı seviyordu. çkiyi, cıgarayı, kadınlan
seviyordu. Yasamayı güzel buluyordu. Fakat daha güzel yasamanın kabil oldugunu
söylüyordu. Davalarıyla hayatın içindeydi. Kendisini yalnız hissetmiyordu.
Bilakis bir tarafından kalabalıga sımsıkı baglıydı.
Ömer birinci ayın sonunda Kâmran Bey hakkında hükmünü verdi:
— Cana yakın, çok defa dost, dürüst ve palavrasız manasıyla radikal bir küçük
burjuva münevveri...
Hatta radikal degil, Jakoben. Sanki bir saat önce Fransız n-kılab-ı Kebiri'nin
içinden çıkıp gelmisti. Sanki bir saat önce Ro-bespiyer'den Danton'un basını
istemisti.
Ömer bu kararını, belki de biraz acele ve coskunlukla verdikten sonra Kâmran
Beye bir lakap taktı ve üstadın ismi arkadasların arasında : "1789 Kâmran Bey"
oldu. Sonra yavas yavas "bin yedi yüz" ile "bey" de kalktı. Ondan bahsederken
sadece "89 Kâmran" der oldular.
89 Kâmran'm içerledigi sey metres hayatı yasadıktan sonra evlenip ayrılan karı
kocaların nafaka davalarıydı.
Ömer hiç unutmuyordu. Bir gün aksama dogru, yazıhanenin tıklım tıklım dolu
oldugu bir saatte, içeri çok sık bir hanım girmisti. Otuz yaslarında kadar. Kürk
manto giymis ve yüzü çok boyalı.
Ömer tecrübelerine güvenerek biliyordu ki kürk manto giyen hanımlar nafaka
davaları için avukat tutmaya geldikleri vakit çok sabırsızdırlar, sıra beklemek
istemezler. Hele yazıhane böyle dolu oldugu zamanlarda, hele yazıhanedeki
kalabalı-
262
gm içinde eski çarsaflı ihtiyar kadınlar ve bıyıklarını kemiren gözleri dalgın,
üstleri eski püskü erkekler ekseriyeti teskil edince...
Ömer, hanıma yer gösterdi:
— Buyrun, dedi, haber vereyim... Sizi bekliyor muydu? Hanım gösterilen yere
oturmadı, çıkıstı:
— Hayır, dedi, beni beklemiyordu tabii... Benim gelecegimi nereden bilsin?..
Ömer içeri odaya girerek 89'a meseleyi anlattı. Ömer'in arkadası genç muharrirle
bir edebiyat münakasasına girismis olan 89 :
— Söyle, gelsin, dedi. Ötekiler biraz daha beklesinler, biraz daha kızsınlar...
Belki adam olurlar...
Kürk mantolu hanım Kâmran Beyin uzattıgı bir cıgarayı içerken meseleyi anlattı:
— Ben ... Magazası'nda satıs memuresiydim. Hani ihtiyaçtan degil, hayata ahsayım
diye... Zevcimle orada tanıstık. Kendisi doktordur. Ayıp degil ya, o da genç,
ben de genç, sevistik.
89, sadede çabuk gelmek için :
— Anlasılıyor, dedi, sonra evlendiniz... Kadın biraz sıkılarak :
— Hayır, diye devarrt etti. Doktor tuhaf bir adamdır. Hâlâ ögrenemedim ya, mason
mudur, nedir! "Nikâh filan yapıp ne olacak," diyordu. Bir roman varmıs, saç
tuvaleti gibi bir ismi var : "Alagarson"... Okudunuz mu?..
Kâmran güldü:
— Okudum, dedi. "Alagarson" degil, "La Garson"...
— Evet... Doktor onu okur okur bana anlatırdı. Deli kızın biri... Ben de onun
gibi olmalıymısım... Evlenmek saçmaymıs... Kendi hayatımı kendim
kazanmalıymısım... ikimiz iki erkek arkadas gibi de yasamasını bilmeliymisiz...
Daha neler de neler...
Kâmran Bey gene dayanamadı:
— Sadede gelelim, dedi, sadede... Ka'dın anlamadı:
— Ne dediniz? Ha... Ne diyordum. Biz bu minval üzere ara sıra onun evinde
bulusarak yasayıp gidiyorduk ki annem, babam haber aldı isi... Bizim komsulardan
bir Tıbbiyeli vardır.
263
Doktorun da talebesiymis... Doktor imtihanda döndürmüs onu... Bir gün beni
doktorun yanında, Beyoglu'nda görmüs, gelmis hemen yetistirmis... Annem aglar,
babam üstüme yürür. Konu komsu, "Neriman metres olmus!" diye dedikodu ederler...
Hani o hale geldim ki sokakta adım atamaz oldum... Nihayet bir aksam doktora
dayandım. "Ben Alagarson olamam," dedim... "Ya beni nikâh et, al, ya bir daha
görüsmeyelim..." Eh doktor ihtiyarca... Ben çocuk sayılacak kadar genç...
htiyar kurt eline düsen kuzuyu kaçırmak ister mi?
Kâmran Bey büyük bir ciddiyetle bu sualin cevabını verdi:
— stemez...
Kürk mantolu hanım söyle bir süzüldü, gülümsedi. Kâmran Bey bir cıgara daha
uzattı.
Kurdun eline düsen kuzu devam etti:
— Lafı uzatmayalım, nikâha kandırdım... Geldi babamdan istedi beni... Annemin
elini öptü... Bomonti'de bir apartman tuttuk. Annem belediye nikâhından baska
imam nikâhı da istiyordu. Aksi kadın. Ne yaparsınız. Doktoru buna da razı ettim.
Evlendik.
— Allah afiyet versin...
— Allah afiyet vermedi ama...
— Ya?.. Neden?
— Neden olacak? Apartmana geçer geçmez artık magazayı bıraktım. Evli barklı,
nikâhlı bir kadının hayata alısmak için de olsa magazalarda çalısması dogru mu?
Ne diye evlenir kadın kısmı?.. Erkek evin ekmegini getirecek, kadın evde oturup
hizmetçiye, ahçıya kumanda edecek, degil mi?..
Kâmran Bey bu sefer sualin cevabını vermedi. Sadece :
— Devam buyrunuz, hanımefendi, dedi.
— Neyse lafı uzatmayalım, doktor da ses çıkarmadı. Eh o da nikâhlı karısının
tezgâhtarlık etmesini istemez tabii... Yeni ahbaplarımız oldu. Benim kabul günüm
pazartesiydi. Neden mi pazartesi diyeceksiniz? Pazar günü doktorla gezeriz,
olmaz... Cumartesi Yahudilerin günü... Cuma gününü ben istemedim. O kadar da
eski kafalı degilim... Salı ugursuzdur. Ayın ilk çarsambasıyla son çarsambası
hamama bile gidilmez. Persembeyi her nedense sevmem... Ne kaldı? Pazartesi.
Degil mi?
264
— Evet...
— Evet ama, basıma gelenler iste bu yüzden geldi. Pazartesileri doktor
hastahanede nöbetçi kalır. Halbuki benim kabul günlerime sade kadınlar gelmiyor
elbette. Erkek kardeslerini, kuzenlerini filan da getiriyorlar. Doktor, o bana
Alagarson ol diyen adam, nikâhtan sonra birdenbire kıpkızıl kıskanç çıkmasın mı!
Böyle ben evde yokken burda erkek filan istemem diye tutturdu. Ben : "Bu kadar
geri, softa gibi bir adamla evlenecegime Allah canımı alaydı," dedim... Sizin
anlayacagınız...
— Kavga ettiniz...
— Evet... Ama nasıl... Büfede ne kadar tabak çatal varsa kafama attı...
— Peki siz ne yaptınız, hanımefendi?
— Elbette armut devsirmedim, ben de divandaki yastıkları fırlattım suratına...
— Kaza filan olmadı ya...
— Hayır...
— E, sonra...
— Sonrası... Basımı örttügüm gibi... Sey... Sapkamı giydigim gibi anamın evine
kaçtım... Simdi bosanmak istiyorum... Nafaka istiyorum... Sizi tavsiye ettiler.
\
Hanım sustu. Ömer derin bir nefes\aldı. Genç muharrir, Kâmran Beyin yüzüne
bakıyor...
Hazret alt dudagıyla oynayarak karsısında oturan kadını süzüyor. Kadın
omuzlarını oynatıp :
— Fiyat meselesi kolay, dedi.
— Anlasırız, hanımefendi... Yarın tesrif edin... Davayı açalım...
Kadın çıktıktan sonra Ömer :
— Ne tuhaf hikâye, degil mi, üstadım, dedi. Kâmran Bey güldü :
— Kadın güzelce, dedi. Ama olur is degil... Alagarson isine bayıldım... Hem
doktora, hem hanıma... Herif Alagarson, ama nikâhı kıyılınca is degismis. Sonra
kadın da, erkek de ayrı ayrı çalısır, birbirlerini beslemezlerken, nikâh yok
diye metres hayatı yasar oluyorlar. Kadın isini bırakıp erkegin eline bakınca,
ara yerde nikâh var diye namus kurtuluyor...
265
Ömer bu vesileden istifade etti. Sordu :
— Ailenin, sahsi mülkiyetin ve devletin menseleri diye bir kitap var, üstadım...
Okudunuz mu?..
— Hayır...
— Tavsiye ederim, okuyun... Kâmran Bey güldü :
— Ne o? Bize de mi propagandaya basladın?..
III
Aysel Hanım, Ay Hanım ve Ömer'in lk Sarhoslugu
Ömer'e ilk rakıyı 89 Kâmran içirdi.
Bir aksam, geç vakit yazıhaneden çıkarlarken merdivenlerde iki genç kadına
rastladılar. Kâmran Bey kollarını iki yana genis genis açarak kadınları
karsıladı. Merdiven basında uzun bir hasret nutkundan sonra hanımları Ömer'e
takdim etti:
— Benim meslektaslardan Aygül Hanım... Ankara Hukukundan mezundur. Baronun en
yaman, sözü sureti gibi sirin perisi... Bu sarı saçlı melike ise kardesidir.
Kendisine Aysel derlerse de, ben "sel"ini kaldırdım, Ay Hanım derim. Hem
böylelikle onun huzurunda duydugum hayreti "Ay!" demekle izhar ederim. Hem de,
"Mahitaba bakmam yâr gelir hatırıma!" mısraını tersine çevirerek, "Yâre baktıkça
mahitap gelir hatırıma!" demis olurum... Vezin biraz uymaz ama zararı yok...
Ankara'dan gelir gelmez Kâmran Beyin ziyaretine gelen Aysel ve Aygül hanımların
serefine üstat o gece bir ziyafet çekti. Ömer'i de zorla çagırdı:
— Bu iki güzellik dünyası arasında beni saskına dönmekten kurtarırsın... Ay
Hanımla mesgul olursun. Ben de bizim meslektasla meslege dair müdavele-i efkâr
ederiz, dedi.
Yarısı bahçe, yarısı kapalı, çalgılı bir birahaneye gittiler. Ay hanımlara bira
ısmarlandı. Kâmran Bey:
— Biz seninle rakı içeriz, Ömer, dedi.
266
Ömer ömründe hiç rakı içmemisti. Fakat bunu söylemeyi her nedense gururuna
yediremedi. çkiler geldi. Kâmran Bey sordu :
— Sulu mu içersin, Ömer, susuz mu?..
— Susuz...
— Aferin... Ben de öyle... Haydi bakalım, Ay'ların serefine...
Ömer kadehi aldı. Burnuna çarpan anason kokusu içini bulandırdı. Gözlerini
kapadı. Rakı kadehini, ilaç içer gibi bir yudumda çekti. Sonra büyük bir telasla
mezelere baktı. Bir sardalye balıgını oldugu gibi attı agzına...
Kâmran Bey Nedim'den mısralar okurken Ömer, iki kadeh daha içti. Birdenbire
gözleri bulanarak bası dönmeye basladı. Kâmran Bey kolunu meslektasının
iskemlesi arkasına atmıstı. Nedim divanı kapanmıs, bir davanın münakasasını
yapıyorlar. Ömer'in gözleri birdenbire kendisine bakmakta olan Ay Hanımın
gözleriyle karsılastı.
Ömer: \
— Sefahat yapıyoruz, diye düsündü. Kendi kendine güldü. Ay Hanım bu gülümsemeyi
üstüne alındı. O da gülümsedi.
Kâmran Bey kolunu artık iskemlenin arkalıgından kaldırıp omuzuna attıgı
meslektasıyla giristigi münakasa arasında bu karsılıklı gülümsemeyi gördü.
— Oh, oh, dedi, ayla günes anlasmaya baslıyorlar. Ben bizim Ömer'i kesis
sanırdım... "Çok hacıların çıktı haçı zir-i ba-galde..."
Baska sefer olsaydı, Ömer, belki hâlâ kızarırdı. Fakat simdi bası dönüyor,
kendini suyun içinde hareket eden bir balık gibi serbest ve hür hissediyor.
— Niye kesis olacakmısım, üstadım, dedi. Haçımı filan da saklamadım... Sadece
haçı ortaya çıkarmak için fırsat lazım. Zemin, zaman lazım.
Ömer'le Ay Hanım, ahbap oldular. Bu genç kız Darülfünundayken birçoklarına
rastladıgı soydan. Yalnız ötekilerin ekserisi felsefeden, iktisattan,
edebiyattan bahsederler. Hele imtihan sıraları agızlarından ilim düsmez. Fakat
kabukları biraz ka-
267
zınmca altından, süse, tuvalete, otomobile, lüks apartmanlara karsı duydukları
hasret dalgası bir su yıgını gibi ortaya çıkıve-rir. Ay Hanım, edebiyattan,
felsefeden bahsetmiyor. Yani daha samimi...
Ömer birdenbire Süheyla'yı düsündü. O, Ay Hanımla Da-rülfünundakilerin
arasındaydı. Ve hayatının sonu da öyle oldu.
Birahaneden çıktılar. Kâmran Bey meslektasına sordu :
— Bu gece nerede kalıyorsunuz?
— Teyzeme gidecektik ama, geç kaldık artık...
— Bendehaneye buyurun, size ikram edecek bir eski karyola bulunur...
* * *
Ömer eve ögleye dogru geldi. O gün cumaydı. Anası babası evdeydiler. Kapıyı Nuri
Usta açtı.
— Nerdeydin? dedi. Hani dehsetli merak ettik... Koskoca herifsin, nereye gidip
geldigini soracak degiliz ama, ne de olsa...
Merdivenlerden usta önde, Ömer arkada çıkıp odaya girdikleri vakit delikanlı
cevap verdi:
— Kâmran Bey bırakmadı... Gece onda kaldım... Gülizar, Ömer'e baktı. Sonra :
— Yüzün ne kadar sarı, oglum, dedi. Gözlerinin altı berer-mis... Hasta mısın?..
— Hayır anne, hasta degilim, bir seycigim yok... Usta güldü :
— Kâmran Bey bizimkini bastan çıkarmıs dün gece... s anlasılıyor. Rakı mı
içtiniz, bira mı?..
Ömer yavas bir sesle cevap verdi:
— Rakı... Gülizar :
— Gözü kör olsun o avukat olacak herifin, diye çıkıstı... Biz onun yanma seni
ise ahsasın diye koyduk, rakıya ahsasın diye degil...
Nuri Usta, Gülizar'm hiddetini yersiz buldu :
— Bosuna sinirleniyorsun, Gülizar, dedi. Bizim oglanın adı
268
Ömer diye kendisi de Hazret-i Ömer olacak degil ya!.. Rakı iç-mese daha iyi
olur... Ama içtigi için de kıyamet kopmaz.
Ömer yatagına yattıgı vakit bası hâlâ dönüyordu.
Hayatında ilk kadının, ilk kadehin rakısıyla karısık olması, düsündükçe asabını
bozuyor. "Bu son kadeh rakı olsun," diyor, "ve o kadını da bir daha
görmeyecegim."
Ömer sözünde durdu. Ertesi hafta 89'un ısrarlarına ragmen ne içki içmeye gitti,
ne de o kadını bir daha gördü.
Yazıhanede isleri biter bitmez derhal mahalleye dönüyordu.
Bir gün eski bir tütüncü ahbabıyla konusurken :
— Aman çocuklar, dedi, beni sıkı tutun... Ters anlamayın... Kendime
güvenemedigim için, kayarım filan diye söylemiyorum. Ama körolası, öyle bir
meslek seçtik ki...
Ve Ömer körolası mesleginde günden güne ilerledi. Bütün gayreti, kendi tabiri
veçhile "büyük ormanla bagını koparmamakta."
\
Yaz geçti. Kıs geldi. Kıstan sonra gene\ yaz... Ve Ömer bir gece anasıyla
oturdu, birikmis parayı saydılar. Staj bitiyordu. Bu parayla bir büro açmak
kabildi. Yalnız bir yüz liraya daha lüzum var. Bu yüz lirayı da bir hafta içinde
arkadasları topladılar.
Nuri Usta bir gün gündeligi feda etti. Oglunu alıp han han dolasmaya basladılar.
Büroyu münasip bir yerde açmak istiyorlar. Bir taraftan da Ömer mahkeme stajına
baslamıstı. Nihayet büro bulundu. Bir hanın en üst katında küçücük bir oda.
Merdivenler biraz dik. Asansör de yok.
Nuri Usta :
— Aldırma, dedi, sana gelecek müsteriler, nasıl olsa yorgunluga alısmıs
insanlardır.
Hanın bir kapıcısı vardı. Pazarlıkta müskilat çıkardı. Bu genç çocukla bu üstü
bası oldukça eski ihtiyar adamı gözü tutmamıstı.
— Aylıgı pesin isterim, diyordu. Bizim bey titiz adamdır. Sonra kefil de
bulmalısınız. Ama tüccardan olmalı. Simdiden söyleyeyim de ona göre bizim beyi
görmeye gidin...
269
Kapıcıya teminat verdiler... Nuri Usta, hanın sahibini, yani kapıcının "Bizim
bey" dedigi zatı görmeye giderlerken, Ömer'e diyordu ki:
— Bütün kapıcılar birbirlerine benzerler. Bizim fabrikada da bir kapıcı vardır.
Sanki bunun ikiz kardesi... Aksamları isten çıkarken üstümüzü basımızı bir arar,
tarar, hani elinden gelse o da kendi beyinin malından dısarı bir toz zerresi
bile çıkarmamak için hepimizi çırılçıplak soyup sokaga salıverecek.
Beyle anlastılar... Kapıcının dedigi gibi ille tüccardan kefil istedi ama,
nihayet Kâmran Beyin kefaletine razı oldu.
Büronun tahtalarını kendi eliyle Gülizar sildi. Gülizar'ın, bu tahta silmeye
gelen kadının Ömer'in anası oldugunu anlayınca, kapıcının yeni müsteriye karsı
itimatsızlıgı büsbütün arttı. Kontrat mucibince kapıcı parası Ömer'e aitti.
Kapıcı:
— stersen benim aylıgı haftadan haftaya bulup ver de, sana yıkım olmasın, dedi.
Simdi is büroya bir masa, bes altı iskemle, bir dolap ve bir yazı makinesi
bulmaktaydı. Nuri Usta :
— Sendeki parayla bunları alabiliriz ama, olmaz, diyordu. Çünkü ilk aylar nasıl
olsa isin olmayacak. Daha dogrusu ilk ay sana para getirecek yaglı müsteri
bulamayacaksın... Parayı aylıklar için saklamalı.
— Peki, esyayı nasıl buluruz, baba?..
Nuri Usta onu da buldu. Yalnız tahta aldılar ve bildik bir marangoz bu
tahtalardan masaları, iskemleleri, dolabı çıkarıverdi. Yazı makinesini elden
düsme, bedestenden buldular.
Ömer'in adliyedeki stajı da artık sonuna eriyordu.
Kâmran Bey Baro'da Ömer'in islerini kolaylastırmak için elinden geleni yaptı.
Derken bir sabah Sait Amca çıkageldi. Daha hepsi evdeydiler. Ömer, Gülizar, Nuri
Usta...
Ustayla Sait Amca birbirlerinin kollarına atıldılar. Ömer'e öyle geldi ki, anası
Gülizar, gözlerinin yasını belli etmemek için masanın üstünde örtüyü düzeltiyor.
Sait amca biraz zayıflamıstı. Ama çok degil... Yalnız saçları adamakıllı
agarmıstı.
270

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:35:34
Meddelande
Svara med citat
Nuri Usta sordu :
— Nasıl ngilizceyi söktün mü? Sait Amca özür diler gibi:
— Okuyup anlıyorum... Hem de epeyce... Yalnız konusamıyorum... Eh, ne yapalım,
bizim orda ngilizce konusan yoktu...
— Bir daha seferine de Almancayı ögrenirsin... Gülizar çayı zaten hazırlamıstı.
Sait amca Ömer'le alakadar olarak çayı içti.
— Çoktandır hasrettim su çaya, dedi. Sabahları bir bardak sıcak çay içmenin ne
demek oldugunu bilmezsin, Ömer... Dünyada öyle ufak tefek seyler var ki insan
bunların tadını ancak orada anlıyor. Mesela ay ısıgı... Yani parmaklıklarla
bölünmemis ay ısıgı... Günesi, gündüzleri, avluya çıktıgımız vakit, duvarların
arasından, gökte hür ve serbest görebiliyorduk ama, ay ısıgını yalnız geceleri,
kogusun parmaklıklı penceresi arkasından seyredebiliyorduk...
Ömer :
— Bugün ise gitmesek, hep beraber Sait Amcayla doya doya konussak, diye teklif
etti.
Fakat bu teklife ilk itiraz eden Sait Amca oldu :
— Olmaz, dedi, haydi herkes isine... Zaten benim de ugrayacak yerlerim var. Gece
gelirim...
Kapıdan hep beraber çıkarlarken Sait, Gülizar'a :
— Biliyor musun, yenge, dedi, bekârlık hem iyi, hem kötü...
Gülizar güldü :
— Eh öyleyse seni evlendirelim.
— Bir çocugum olsun istiyorum hani... Belki biraz geç kaldık... Çocuk güzel sey,
yenge... Bak Nuri'yle Ömer nasıl yan yana gidiyorlar. Nuri'nin, böyle Ömer'in
yanındayken, nasıl da "küçük dagları ben yarattım" gibi bir hali var! Ama dogru
Ömer'i biraz da o yarattı...
* * * Adliye stajı, Baro muamelesi bitti. Ömer :
271
— Eh, baba, dedi, önümüzdeki cumartesine bizim bakkal dükkânının resmi-i
küsadmı yaparız...
Sait Amca sordu:
— Hazır davan var mı?
— Yok, amca, ama olur... Malum ya biz ceza islerini alacagız.
Nuri Usta alay etti:
— Öyle karı koca davalarına tenezzül etmeyiz... Gülizar :
— Yazıhaneyi açtıgın günün aksamı ben de size bir ziyafet çekerim... Söyle
bakalım, Sait Amca, ne istersin?
— Vallahi, yenge, patlıcan dolmasını pek göresim gelmisti...
— Olur... Sen ne istersin?
— Bol salata...
— Ya sen Ömer?..
— Et isterim, anne... Köfte filan bir sey...
— O da olur... Hem bol et ye ki zihnin açılsın... Nuri Usta :
— Bizim Gâvur Cemal Hoca gene stanbul'a gelmis... Bu sabah yolda rastladım...
Yarın bulusacagız. Onu da çagıralım ziyafete olmaz mı?
Hepsi birden, "Olur," dediler...
Cumartesi geldi. Gülizar o gün ise gitmedi. Erkenden mutfaga girdi. Ömer ögleden
sonra yazıhaneye gitti. Nuri Ustayla kararlastırmıslardı. Aksamüstü hana
gelecek, beraber eve dönecekler... Sait Amcayla Gâvur Cemal dogrudan dogruya eve
geleceklerdi.
Ömer hâlâ bir türlü ısmamadıgı "bakkal dükkânı"nda esyaların yerlerini
degistirdi. Duvara bir iki resim astı. Bunlar gazetelerden kesilmis resimlerdi.
Üçü de sakallıydılar. Birisinin sakalı aslan yelesi gibi saçlarıyla karısmıs,
kolalı bir gömlek üstünde dalgalanıyor. kincisinin asagı dogru kıvrılan kalın
bıyıkları altında düz, genis, müstatil kesilmis muntazam bir sakalı vardı.
Üçüncüsünün sakalı küçük ve sivriceydi ve çenesinin ucundan kurnazlıkla
sallanıyordu.
Ömer resimleri astıktan sonra karsılarına geçip baktı:
— Silsile-i meratibe riayet olundu, dedi.
272
Aslan yelelisi en yukarıda, en bastaydı. Müstatil sakallısı onun yanında biraz
daha asagıda, kurnaz sakallısı ise bir parmak daha asagıda...
Ömer:
— Neyse bizim bakkal dükkânı simdi bir seye benzedi, diye düsündü. Sonra Nuri
Ustanın isbası elbisesiyle çıkarılmıs bir fotografını masanın üstüne koydu.
skemleye oturdu. Ustanın fotografına uzun uzun baktı:
— Baba, diye söylendi, kendi kendine, seni hiçbir vakit utandırmayacagım...
Nuri Ustanın oglu oldugumu hiçbir zaman unutmayacagım... Biliyorum ki Nuri
Ustanın oglu olmak mühim bir seydir.
Kapıcı bir iki defa odaya girip çıktı. Ayak bastı parası istiyor. Ömer elli
kurus verdi. Ve aylıkların pesinen tediyesi, Uapıcı aylıgının taksitle ödenmesi
hakkında gene uzun bir konferans dinledi...
'
Kapıcı gittikten sonra Ömer, Kâmran Beyin gönderdigi bir meslek mecmuasını
karıstırırken:
— 89'u da ziyafete çagıracaktık, diye düsündü.
Meslek mecmuasının içinde, sayfalara sıra sıra yerlesmis, her nedense asagı
yukarı hepsi birbirine benzeyen avukat resimleri vardı. Bir gün, mecmuanın
gelecek seneki yıllık nüshasında kendi resminin de bu kalabalıgın arasına
karısacagını düsünerek Ömer'in yüzü kızardı.
Ortalık kararmaya basladı. Ömer daha elektrigi açtırama-mıstı. Masasının basında
kafasını avuçlarının içine alıp gitgide loslasan oda duvarlarına bakıyor...
Duvardaki üç resim ona süpheyle bakıyorlar...
Ömer kendi kendine:
— Görelim, delikanlı, dedi. nsanın Nuri Ustanın oglu olması kâfi degildir.
nsan hayatının hesabını ancak gözlerini kaparken verir. Sen de gözlerini
kapayıncaya kadar sapıtmadan yürüyebilecek misin? Güç is delikanlı... Yalnız
heyecan, yalnız coskunluk, yalnız bilgi yetmez.
Oda iyiden iyiye karanlık oldu. Dısarıda koridorda ayak sesleri var. Ömer babam
geliyor diye kalktı. Fakat ayak sesleri, daha oda kapısına gelmeden
uzaklastılar.
273
Ömer kapıyı açık bıraktı. Koridordan gelen ısık odanın dösemelerine düsüyor.
Saate baktı: 7...
Babasının, Nuri Ustanın çoktan gelmis olması lazımdı.
"7.30'a kadar beklerim," diye düsündü, "belki bir isi çıkmıstır."
Birdenbire içine bir süphe girdi. Acaba? Peki ama, bugünlerde sebep yok...
Yedi buçuga kadar bekleyemedi. Odanın kapısını kilitleyip anahtarı asagıda
kapıcıya bırakarak sokaga fırladı.
Tramvay beklemenin bu kadar münasebetsiz bir sey oldugunu bütün azametiyle ilk
defa bu aksam anlıyor.
Nihayet önünde "Dolmustur" diye yazan bir tramvayı zorla fethederek mahallenin
duragına gelebildi.
Evlerine dogru hızlı hızlı giderken inceden inceye yagmur çiselemeye baslamıstı.
Köseyi saptı. Tam bu sırada bir otomobil süratle yanından geçti.
Evlerinin kapısı göründügü vakit Ömer'in yüregi duracak gibi oldu.
Kapı açıktı. Kapının önü kalabalıktı.
Kapının önünde bir polis var.
Kosmaya basladı.
Kapının önündeki polisin yanında evin içinden çıkan Gâvur Cemal Hoca belirdi.
Gâvur Cemal Hoca, Ömer'i gördü. Üstüne dogru yürüdü :
— Oglum, dedi, telas etme... Hocanın sesi titriyor. Ömer bogulur gibi sordu :
— Ne var, amca, ne oldu?
— Hiçbir sey oglum... Hafif bir kaza...
Bu esnada polis de yanlarına yaklasmıstı. Cemal Hoca polise izahat verdi:
— Nuri Ustanın oglu, Avukat Ömer Bey...
Ömer'e ilk defa "avukat" diyorlardı. Fakat avukat bunun farkında bile degil.
Koluna giren Gâvur Cemal Hocayı sürükleyerek eve dogru telasla yürüyor.
274
Avukat sözü polisin üstünde tesir yaptı. Alacakaranlıkta, avukatın çok genç
oldugunu fark edemiyor.
— Beyefendi, diye konusuyor, otomobil numarası alınmıstır. Merak buyurmayınız...
Her gün olagan islerden.
Ömer kapının esiginden geçerken meseleyi anladı. Bir kaza olmustu. Bir
otomobil... Ve kaza...
— Anam mı, babam mı? Sait Amca mı? Kim?.. Kim ezildi? Söylesenize...
— Ezilmek filan degil be Ömer... Baban...
— Babam mı?..
— Evet... Nuri Usta, seni almaya gelmeden önce bir eve ugrayayım demis, tam
caddeden mahalleye saparken karsıdan gelen bir otomobil çarpmıs...
— Peki, simdi nerde?
— Hastaneye kaldırdılar.
— Anam nerde? Sait Amca nerde?
— Demin onlar da otomobille hastaneye gittiler...
Gâvur Cemal'in kolundan çıkan Ömer, yıldırım gibi kosmaya basladı. Mahalleyle
cadde arasındaki yol ona hiç bu kadar uzun gelmemisti. Cemal Hocayla polis
arkasından bagırı-yorlardı ama, duymuyordu.
Caddeye çıktı. Taksi duragından bir otomobilin kapısını açtı. Soföre soluk
soluga seslendi:
— Çek kardesim, çabuk...
Soför büyük bir sogukkanlılıkla sordu :
— Nereye gidecegiz, beyefendi?..
— Hastaneye...
— Hangi hastaneye?..
Ömer ancak o zaman babasını hangi hastaneye kaldırdıklarını bilmedigini anladı.
— Su, karsı sokaga sap, dedi... Çabuk yalnız...
Bu mahalle sokagının yarısında polisle Gâvur Cemal'e rastladılar. Otomobil
fenerlerinin aydınlıgında Cemal Hoca ellerini kollarını kaldırarak
bagırıyordu...
Ömer kapıyı açtı. Bagırdı:
— Haydi gel, hocam. Çabuk bin!..
Otomobil tekrar tersyüzüne dönüp hareket ettigi vakit Ömer, Gâvur Cemal Hocaya :
275
— Hangi hastaneye gidecegimizi söyle, dedi. Gâvur Cemal, soföre adres verdi...
Yolda Ömer bir taraftan soföre:
— Daha hızlı sür, kardesim, daha hızlı... Kuzum, kardesim, daha hızlı, diyor...
Bir taraftan da arka arkaya sordugu suallerle Gâvur Cemal Hocayı sıkıstırıyordu
:
— Bayılmıs mı? Bir yeri kırılmıs mı? Tehlike var mı? Hastanenin kapısı önünde
durdular.
çeri girmek kolay olmadı.
Hastane kapıcısı, bu saatten sonra ziyaretçi kabul edilemeyecegini söylüyordu.
Ömer kapıcının üstüne atılarak adamı pataklamak isterken Gâvur Cemal araya
girdi:
— Kusura bakma, kapıcı efendi, dedi, delikanlının babası bir kaza geçirmisti
de... Buraya getirdiler... Ondan malumat almaya geldik...
Ömer'in küfürleri ve hücumu karsısında canı sıkılan kapıcı:
— Demin bir iki kisi getirdiler, dedi... Ne bileyim ben hangisi?
O zaman Gâvur Cemal, Ömer'i güç bela zaptederek nöbetçi doktorun ismini sordu.
Ve Ömer'in kolundan çekerek bitisik bakkala gitti. Ordan hastaneye telefon etti.
Nöbetçi doktor, Gâvur Cemal'in ahbabıydı.
Ömer'le Gâvur Cemal tekrar hastane kapısına geldikleri vakit, kapıcı onların
içeri girmelerine ses çıkarmadı. Sadece arkalarından homurdandı. Nizam ve
intizamın bozulmasına canı fena halde sıkılmıstı.
Hastane bahçesi büyüktü. Karmakarısıktı. Agaçlar ve pencereleri aydınlık ayrı
ayrı pavyonlar.
Ömer deli gibi.
Gâvur Cemal Hoca bir hemsireye nöbetçi doktorun bulundugu yeri sordu.
Nöbetçi doktorun odasına girdikleri vakit bir köseye büzülmüs oturan Gülizar'la,
ellerini dizlerinin üstüne koymus, öylece dalmıs gitmis Sait Amcayla
karsılastılar...
Gülizar yerinden fırladı. Aglayarak Ömer'in boynuna atıldı...
276
Ömer kekeleyerek soruyor:
— Nasıl, anne, bir sey yok, degil mi?
Nöbetçi doktor, Ömer'in omuzuna dokundu. htiyar ve sefkatli bir kadın sesiyle :
— Bir sey yok, bir sey yok, dedi... Ufak bir kaza... Ömer soruyor:
— Simdi onu göremez miyiz, doktor bey?..
Doktorun cevap vermesini beklemedi. Tam bu esnada Gâvur Cemal'le Sait Amcanın
fısıltılarla bir seyler konustuklarını görmüstü. Bagırdı onlara:
— Ne konusuyorsunuz... Benden bir sey gizliyorsunuz... Babam nerde?.. Ne
oldu?..
Sait Amca agır agır Ömer'in yanına geldi. Ters ters gözlerinin içine baktı.
Sesini mahsus, zorla sertlestirmeye çalısarak :
— Kendine gel, Ömer, dedi. Ne oluyorsun be!.. Ananı düsün biraz...
Bu "Ananı düsün biraz" sözü Ömer'in kafasına bir balyoz gibi indi.
"Ananı düsün biraz..."
Demek anasını düsünmesi lazım...
"Ananı düsün biraz..."
Bu söz ne vakit söylenir?
Ömer birdenbire:
— Babam öldü mü? dedi.
Ömer'e öyle geldi ki bu "Babam öldü mü?" sözünü avazı çıktıgı kadar bagıra
bagıra söylemisti. Halbuki Sait Amca bu "Babam öldü mü?" sözünü büyük bir
güçlükle isitebildi.
— Deli misin? Baban ne diye ölecek?.. Gülizar sapsarı oldu.
Doktor:
— Ömer Bey, dedi. Pederinizin büyükçe bir tehlike geçirdigi muhakkak. Fakat emin
olun ki tehlike geçmistir, yalnız...
— Yalnız...
— Yalnız, sag bacagını diz kapagından itibaren... Ömer bu sefer avaz avaz
bagırdı:
— Kestiniz mi? Doktor basını egdi.
277
Sustular...
Sait Amca, Ömer'e sokuldu :
— Ne yapalım, Ömer, dedi... Baban tek bacakla da senden, benden iyi yürümesini
bilir...
Gülizar aglıyor.
Gâvur Cemal Hoca sakalını karıstırıyor.
lk konusan, Ömer oldu gene :
— Ne vakit, görebilecegiz, doktor bey?..
— Yarın aksama dogru gelin...
— Kaç gün kalacak burda?..
— Eh, belki bir ay kadar filan... Gene sustular. Gâvur Cemal Hoca :
— Gidelim artık... dedi... Sonra doktora döndü:
— Kardesim, dedi, Nuri Usta benim samimi kardesimdir... Ona iyi bakarsın, degil
mi?..
— Merak etme, Cemal... Sait Amca seslendi:
— Haydi...
Ve hep beraber çıktılar.
Ömer, Gülizar'ın koluna girmisti.
Sait Amca, doktor, Gâvur Cemal Hoca arkadan geliyorlar.
Ömer geceyi uykusuz, anasıyla karsılıklı, konusmadan geçirdi.
Sabah olur olmaz, kazanın tahkikati için müdüriyete giderken tramvayda aldıgı
bir gazeteden meseleyi ögrendi.
Üçüncü sayfada, dördüncü sütunda, "Bir Otomobil Kazası" baslıgı altında söyle
yazılıydı:
"Dün Besiktas'ta ... numaralı ve Seyfi Beye ait hususi otomobil Nuri Usta
isminde bir isçiye çarpmıstır. Nuri Usta hastaneye kaldırılmıs ve sag bacagının
kesilmesi icap etmistir."
O günlerde gazetelerin ilk sayfaları bir politika meselesiyle dolu oldugu için,
eyyam-ı adiyye'de birinci sayfayı fotograflarla isgal edecek olan bu kaza haberi
ancak üçüncü sayfada yer bulabilmisti.
Kazaya sebep olan otomobilin sahibi Seyfi Beydi. Bu "Sey-
278
fi" ve "Bey" kelimelerinin bir araya gelmesi Ömer'in kanını basına çıkardı.
Sonra birdenbire "stanbul'da hususi otomobili olabilecek bir tane Seyfi Bey
yoktur ya!" diye düsündü.
Haberi bir daha, bir daha okudu. lk durakta tramvayın camlarına tırmanan
müvezziden bütün sabah gazetelerini aldı. Onlarda da fazla bir tafsilat yok.
Sadece "Seyfi Bey" diyorlar.
"Seyfi Bey!"
Çok geçmeden Seyfi Beyin hangi Seyfi Bey oldugu anlasıldı.
Seyrüseferde Seyfi Beyin mufassal adresini verdiler.
Ömer 'in babasını çigneyen "Seyfi Bey" yüzü, gözleri, burnu Ömer'e o kadar
benzeyen Seyfi Beydi...
IV
Ömer'in lk Davası
Ömer hastaneye gitmek için Gülizar'la bulustugu vakit:
— Ana, dedi, babamın bacagını kimin kestigini biliyor musun?
— Biliyorum, oglum... Dün bilmiyordum... Polis söyler söylemez anladım...
Hastaneye dogru yürüdüler. Ne Ömer, ne Gülizar tramvaya binmek istemiyorlar.
Nuri Ustanın yatagı basında, Gâvur Cemal'le Sait Amcayı buldular.
Nuri Usta sapsarı. Gülizar'la Ömer'i görür görmez, kımıldanmak istedi. Fakat
sonra yüzünü burusturarak oldugu yerde kaldı.
Gülizar yavas yavas yataga sokuldu. Kucakladı. Nuri Ustanın boynunu, yüzünü,
gözünü öptü.
Sait Amca:
— Sarsma adamcagızı yahu, diye bagırdı. Ömer:
— Geçmis olsun, baba dedi... Usta gülümsedi.
279
Ömer yatagının yanma oturdu.
Ustanın eli battaniyenin üstünde, sapsarı yatıyor.
Ömer egildi. Bu eli öptü. Birdenbire aklına çok uzaklarda, hatıralar arasına
karısmıs bir hastane kogusu geldi. Orda da bir hasta vardı. Onun iki bacagını
birden kesmislerdi. Ve Ömer çocuktu. O bacakları kesilen hastanın da böyle
sapsarı bir eli vardı. Ömer o eli de öpmüstü.
Nuri Ustanın konusması yasaktı.
Doktor hastanın yanında çok oturulmasını da men etmisti.
Ömer aglamamak için kendini zor tutuyor.
Bir hastabakıcı girdi içeri.
Ziyaretçiler çıkmak zamanı geldigini anladılar...
Hastanenin bahçesinden geçerlerken Ömer, Gülizar'a :
— Dava edecegim, ana, dedi.
Avukat Ömer'in ilk davasını açtıgının haftasında, mesele daha stintak
Hâkimligi'nde iken, ... Hanının en üst kattaki küçük odasına Ali Bey girdi.
Ömer bu tanımadıgı ziyaretçiyi ayaga kalkarak kabul etti:
— Buyrun, beyefendi, dedi, arzunuz?..
Ali Bey bir iskemleyi çekip Ömer'in karsısına oturdu :
— Siz Ömer Beysiniz, degil mi? dedi.
— Evet...
— Beni tanımadınız mı?
— Hayır...
— yi bakın yüzüme... Bakın, masallah, siz de çok büyüdünüz, ama ben sizi görür
görmez tanıdım.
— Ben sizi tanıyamadım, efendim.
— Eh, tabii, küçükler büyükleri tanımazlar ama, büyükler küçükleri tanır... Ben
Ali... hatırladınız mı?
— Hayır...
— Harb-ı Umumi'yi hatırlıyorsunuz ya...
Ömer birdenbire Ali Beyi tanıdı. Yüzünden degil... Harb-ı Umumi sözünden...
Üsküdar'daki fabrika... Gözlüklü Amca, tahta oyuncak araba, fabrika müdürünün
odası, atölye, hepsi, hepsi gözünün önünden geçti.
280
— Hatırladım, efendim, dedi... Siz Üsküdar'daki fabrikanın sahiplerinden...
Eskiden babamın mahalle komsusu imissiniz...
— Evet... Her iki babanın da en iyi dostu... Ömer kıpkırmızı oldu:
— Ne demek istiyorsunuz?
— Yani, sey, hem Nuri Ustanın, hem de sonra Seyfi Beyin... Ömer birdenbire cevap
vermedi. Sonra gayet soguk :
— Ne istiyorsunuz? dedi. Ali Bey öksürdü:
— Oglum, dedi, koskoca avukat olmussun... Hayatın garip cilvelerini ben sana
anlatacak degilim...
Ömer, tıpkı 89 Kâmran'ın sözünü kesen bir mahkeme reisi gibi:
— Sadede gelelim, dedi. Ali Bey biraz sasırdı.
— Geliyorum, oglum, dedi... Malum ya, elçiye zeval olmaz... Su kaza meselesi
hakkında konusmaya geldim...
Ömer anlamamazlıktan gelerek sordu :
— Hangi kaza?
— Canım, bilmez gibi söyleme, Nuri Ustanın basına gelen kaza... Dava açmıssın...
Nasıl olsa hukuk-u umumiye davası açılırdı... Bir de senin dava açman...
Ömer sinirlendi:
— Benim dava açıp açmamam, sizi niye alakadar ediyor?.. Ali Bey kekeledi:
— Beni degil... Fakat sana çok yakın olan birisini... Belki bilmiyorsun...
Seyfi Bey...
— Yani kazaya sebebiyet veren adam... Ne olacak?
— Seyfi Bey senin babandır...
— Benim babamın adı Nuri Ustadır, Ali Bey, anlasıldı mı? Ve ben Nuri Ustanın
davasını deruhte ettim. Anlasıldı mı? Seyfi Beyle benim hiçbir alakam yok.
Kendilerini tanımam...
Ali Bey:
— Bunu senden beklemezdim, dedi. Belki Seyfi Beyin sana ve validene karsı
kabahati, kusuru vardır. Fakat affetmek kadar büyüklük olmaz... Sen bilirsin
ama...
Ömer:
281
— Yeter diye bagırdı... Eger konusacak baska isleriniz yoksa, beni daha fazla
mesgul etmeyin, Ali Bey...
Ali Bey, kıpkırmızı, ayaga kalktı. Kapıdan çıkarken :
— Nuri'nin yetistirmesi, ne olacak, diye söyleniyordu.
O gece Ömer, Ali Beyin nasıl geldigini, neler konustuklarını Gülizar'a birer
birer anlattı.
Gülizar hiç ses çıkarmadı. Yalnız yatmaya gitmek için ayrılırken :
— Ömer, dedi, bir geçit geçiyorsun... Ömer durdu :
— Benden süphe mi ediyorsun, ana?.. Geçit filan geçtigim yok. Babamın, Nuri
Ustanın bacagını kesen hususi otomobili kullanan adam mahkûm olacaktır...
Mesele stintak Hâkimligi'nde tabii seyrini takip ederken, Ömer de, bir taraftan
tahkikat yapıyordu.
Ve tahkikat neticesinde ögrendi ki:
O aksam otomobili bizzat kullanan Seyfi Bey Büyükde-re'deki otelde verilen bir
ögle ziyafetinden dönüyormus. Ziyafette bol içki içilmis... Seyfi Beyin sarhos
oldugu ihtimali çok kuvvetli.
Ziyafette bulunanlar arasında Süheyla ve kocası da var.
Bu sıralarda gazetelerin birinci sayfaları gene bos kalmıstı. Politika meselesi
birdenbire halledilmisti; gazeteler birinci sayfalık haber ararlarken iki hafta
önceki kazayı yakaladılar.
Kazaya sebebiyet veren sehrin en tanınmıs, en zengin adamı. Kazaya ugrayanın bir
bacagı kesilmis. Bundan baska kazaya ugrayanın oglu avukat... Davayı o açıyor...
Ve bir gün Ömer, gazetelerin birinci sayfalarında, kendinin, Nuri Ustanın, Seyfi
Beyin, hastanenin, Besiktas'ta kaza mahallinin fotograflarını görünce sasırdı.
Hele bir gazete muhabirinin kendisiyle mülakata gelmesi Ömer'in adamakıllı
canını sıktı. Gazeteciye bastan savma cevaplar verdi. Fakat, bu cevaplar ertesi
gün iki sütunu dolduran bir edebiyat mülakatı gibi süslü püslü bir halde ortaya
çıktılar.
Nuri Usta, Ömer'in dava açtıgını bilmiyordu. Hatta kazaya kimin sebebiyet
verdigini bile sormamıstı. Doktor, sabah yokla-
282
masında gazeteleri kendine gösterdigi vakit gözlerine inanamadı. Ve o gün
ögleden sonra Ömer, her günkü gibi ziyaretine gelince :
— Ömer, dedi, bu davadan vazgeçsen, olmaz mı? Nasıl olsa hukuk-u umumiye davası
açılacak...
stemeyerek Ömer'in agzından:
— Ali Bey gibi konusuyorsun, baba, sözleri çıktı. Nuri Usta hayretle sordu :
— Hangi Ali Bey?..
Ömer meseleyi ustaya anlattı... Usta sustu. Düsündü. Sonra :
— Anan ne diyor? diye sordu.
— Anam, davayı mutlaka kazanmamız lazım, diyor... Usta yine sustu, yine düsündü.
Sonra yine :
— Ömer, oglum, dedi. Bu davayı açıp da ne olacak sanki?.. Dogru degil...
Gülmeye çalıstı:
— Hem sen benim vekâletimi nasıl aldın?.. Ömer de güldü :
— Seni rahatsız etmemek için imzanı taklit ettim...
— Vay, sahtekârlık ha!..
— Ne yapalım!..
— Ömer...
— Ne var, baba?..
Ömer bu "baba" sözünü öyle söylemisti ki usta :
— Hiç, dedi...
Ömer konusmak ihtiyacında :
— Baba, eger Seyfi Beyi herhangi bir taksi soförü çignesey-di, Seyfi Bey ne
yapardı?.. Biz daha onu tevkif ettiremedik... Kefaletle tahliye edecekler...
Tevkif ettirecegim ama...
* * *
Ömer bu ise herkesin karısacagını sanırdı, fakat Süheyla ile karsılasacagını
ümit etmezdi. Halbuki ümit etmedigi sey oldu. Bir aksamüstü yazıhanesinin kapısı
önünde, koridordaki sıraya oturmus kendini bekleyen Süheyla ile karsılastılar.
283
Ömer'in aklına Süheyla'mn kendini görmeye gelmis olması gelmedi. Koridorda sıra
ile baska yazıhaneler vardı. Belki onlardan birine gelmistir diye düsündü. Ve
dalgın selam verip onun önünden geçerken Süheyla ayaga kalktı:
— Ömer Bey, diye seslendi, sizinle konusmak istiyorum azıcık...
Ömer, Süheyla'yı yazıhaneye aldı. Artık itiyat haline gelmis bir sesle sordu:
— Çay kahve?..
— Tesekkür ederim...
— Cıgara?..
— çmem!
— Emriniz?.. Süheyla yutkundu...
— Ömer Bey, dedi, belki üstüme vazife olmayan bir ise karısıyorum. Rica ederim,
beni affedin.
Birdenbire Ömer'in aklına Süheyla'mn kocasının Seyfi Beyin fabrikasında müdür
oldugu geldi. Canı sıkıldı. Süheyla'mn niye geldigini tahmin etti. Fakat yine
buna ihtimal veremedi...
— Buyrun, Süheyla Hanımefendi, dedi. Size ne gibi bir hizmette bulunabilirim?..
Süheyla kekeledi:
— Mesele bana ait degil, dedi. Dedim ya, belki hiç de vazifem olmayan bir ise
karısıyorum. Ne bileyim ben, eski dostlugumuza güvenerek...
Süheyla bu eski dostluk sözü üstünde fazlaca durdu. Gülümsemeye çalıstı. Ömer'in
yüzüne baktı. O kasları çatık bekliyor. Yüzü biraz sarı. Dudakları titriyor
biraz...
Süheyla yarıda bıraktıgı sözü tamamlamak lazım geldigini anlıyor:
— Bilirsiniz ki, Ömer Bey, valdenize ve pederinize karsı... Ömer dislerinin
arasından mırıldandı:
— Validemi, pederimi bir tarafa bırakın simdilik, Süheyla Hanım... Açık
konusun...
Ömer'in sesi birdenbire yumusadı:
— Siz de bilirsiniz ki uzun uzadıya mukaddemelerle basım hos degildir...
284
Süheyla, Ömer'in bu yumusayan sesi karsısında rahat bir nefes aldı. Bu sefer
iyice gülümsedi:
— Bilirim, dedi... Mukaddeme yapmasını beceremezsiniz...
— Aklınızda kalmıs demek!..
— Evet...
— Öyle ise söyleyin bakalım, Süheyla Hanım...
— Söyleyeyim... zmir'den geldikten sonra... Ömer'in yine kasları çatıldı:
— Biliyorum... zmir'den geldikten sonra zevciniz burada Seyfi Beyin fabrikasına
müdür oldu...
— Evet...
— Seyfi Bey ailesiyle gayet iyi dost oldunuz... Hatta kaza günü onlarla beraber
bir ziyafette idiniz...
Süheyla hayretle sordu :
— Nerden biliyorsunuz? Ömer soguk cevap verdi:
— Biliyorum... Ögrendim... Sonra?.. Süheyla iyice sasalamıstı:
— Sey, dedi... Seyfi Beyin tevkifi için ugrasıyormussunuz...
— Evet... Sonra?..
Ömer bu "sonra"yı öyle bir söylemisti ki Süheyla cevap veremedi. Ömer bir türlü
verilmeyen cevabı uzun uzadıya bekledi. Ve en nihayet masanın üstüne dogru
hafifçe egilerek sordu...
— Kocanızın buraya geldiginizden haberi var mı? Yoksa o mu, Seyfi Beyin fabrika
müdürü mü, sizi, karısını buraya gönderdi?..
Süheyla :
— Hayır... diye bagırdı... Yemin ederim ki buraya geldigimden kocamın haberi
yok... Beni buraya...
— Sizi buraya...
— Beni buraya Seyfi Beyin kızı gönderdi. Sizi tanıdıgımı vaktiyle ona
söylemistim. Çok iyi arkadas olduk... O yalvardı...
Ömer güldü:
— "Git, kuzum," dedi, "babamı kurtar. Babamı hapse atmasınlar..." dedi. "Senin
anlattıgına göre Ömer Bey çok iyi kalpli bir gençmis, bana acır," dedi, degil
mi?
Süheyla gözlerini kırpıstırarak bir solukta cevap verdi:
285

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:36:19
Meddelande
Svara med citat
— Evet...
— Sonra... Kendisi de beni görmeye gelecekti, ama gelemedi, degil mi?
— Evet...
Ömer masanın üstüne bir yumruk attı, sonra boguk bir sesle:
— Yalan söylüyorsunuz...
Süheyla itiraz etmek, bir seyler söylemek için hareketler yaparken Ömer onu bir
el isaretiyle susturdu :
— Belki kocanızın buraya geldiginizden haberi yok... Ama belki de var... Sizi
buraya Seyfi Beyin kızı göndermedi. Sizi buraya...
Durdu. Teker teker ilave etti:
— Sizi buraya Seyfi Bey gönderdi. Beni tanıdıgınızı vaktiyle degil, is
gazetelere aksettikten sonra siz ona söylediniz... Çünkü siz onun...
Süheyla, Ömer'in agzını kapatmak ister gibi elini uzattı. Ömer :
— Süheyla Hanım, dedi, dedim ya, belki kocanızın da haberi var... Onun baska
seylerden haberi oldugunu da söylüyorlar...
Süheyla ayaga kalkmıstı. Ölü gibiydi.
— Ne yazık, Süheyla Hanım, dedi. Sizinle son defa böyle karsılasmak
istemezdim...
Süheyla aglıyor...
Süheyla'nın ayakları dolasıyor birbirine... Ömer, Süheyla'nın yanma geldi.
Koluna girdi. Koridora kadar çıkardı. Merdivenlere kadar götürdü. Süheyla
merdiven basında durdu :
— Tesekkür ederim, Ömer Bey, dedi. Ben artık kendim giderim...
Süheyla merdivenlerden agır agır inerken Ömer onun arkasından baktı. Alt katın
kıvrımında kayboluncaya kadar öylece durdu. Sonra odasına döndü.
Bası sızlıyor.
Kaza günü hakkında otelde tahkikat yaparken bir garson-
286
dan Süheyla'nın Seyfi Beyle çok sıkı münasebette oldugunu isitmisti. Hatta
garson düpedüz :
— Seyfi Bey vardı. Metresiyle beraber gelmisti... Su fabrika müdürünün genç
karısıyla, demisti.
Ömer o zaman bunu sadece bir dedikodu sanmıstı. Ama simdi artık emindi.
Masasının karsısındaki iskemleye oturdu. Eski günler geçiyor gözünün önünden. Ve
anlıyor ki hâlâ Süheyla onun için büsbütün unutulmus, yok olmus degil. Kendi
kendine itiraf ederken yüzü kızarıyor. Canı sıkılıyor ve sanki karsısında birisi
varmıs gibi:
— Cesur olmak lazım, diyor. Her seyi oldugu gibi görmek lazım. ste Süheyla'yı
hâlâ için burkulmadan hatırlayamıyor-sun... Süheyla'nın Seyfi Beyin metresi
olması canını sıkıyor. Halbuki o daha evvel baskasıyla evlenmisti. Evlenmesine,
seni bu kadar çabuk atlatmasına o kadar canın sıkılmadı da baskasının metresi
olusuna içerliyorsun... Kâmran Beyin yazıhanesine gelen kadının kocasına
benzeyen bir tarafın var.
Kapı açıldı. Ömer silkindi. Dogruldu. çeri Sait Amca girmisti.
— Ne o Ömer, lambayı bile yakmamıssın, karanlıkta ne düsünüyorsun öyle?..
Sait Amca lambayı yaktı. Ömer'in yüzüne baktı:
— Canın sıkılmısa benzer. Ne var? Ne oldu?
— Hiçbir seyim yok, amca... Bugün babamı gördün mü?
— Demin onun yanındaydım... Ananla beraberlerdi... Anan eve gitti... Seninle
ben davetliyiz bu gece... Seni almaya geldim...
— Nereye gidecegiz, amca?..
— Bizim arkadaslardan birisine... Tanımazsın... Bir isi varmıs, sana
anlatacak...
— Gidelim, amca...
Sait Amcayla Ömer Haliç Feneri'ne gittiler...
skelede onları orta boylu, avcı ceketi giymis, Sait Amca yasında bir adam
karsıladı.
skeleden iç sokaklara dogru yürürlerken Sait Amca onları birbirine tanıstırdı:
287
— Bizim Nuri Ustanın oglu Ömer... Selâmi...
Selâmı bir Rum kadının evinde pansiyon oturuyordu.
Hastane karyolası gibi bir karyola... Kırmızı ve uzun tüyleri seyreklesmis
kıpkırmızı, ates renginde bir velense... Ortada bir masa... Masanın üstünde
kitaplar... Duvardaki elbise askısında kirli bir isbası tulumu, bir kasket...
Duvarda bildik resimler...
Rum madam masanın üstünü topladı. Yamalı bir sofra örtüsü örttü. Üç tabak koydu.
Domates salatası getirdi. Ciger getirdi. Zeytin getirdi. Bir sise de rakı
getirdi.
Sait Amca :
— Bu gece ziyafetteyiz desene, Selâmi, diye sakalastı. Sonra Ömer'e döndü:
— Rakı içer misin?
— Hayır...
— Hiç içmedin mi?
— Bir defa içtim... Selâmi atıldı:
— Sarmadı mı?
— Hayır...
Sait Amca sordu:
— Kiminle içtin?
— Bizim Avukat Kâmran Beyle... Selâmi:
— Bizimle içtigin sarar, dedi. Haydi, buyrun... Doldur bakalım kadehi... Biz de
böyle kırk yılda bir, dostlar arasında içeriz... Gençken içmedim degil, hem de
binlikle... Sonra Sait, sag olsun, o vazgeçirdi beni... Hatırlar mısın, Sait?
Hani bir aksam gene kör kütük gelmistim de, sen : "Bir kadeh rakıdan
vazgeçemeyenlerin büyük kavgalara girismeye hakkı yoktur... Bir daha böyle
sarhos gelirsen bizi yok bil," demistin... Hatırladın mı?..
— Hatırlamaz olur muyum?.. Stoyan da vardı... Koca herif... Aslan gibi, ölmüs...
Stoyan Amcayı Ömer kalbine saplanan bir bıçak agrısıyla hatırladı.
— Stoyan Amca ne mükemmel adamdı, dedi. Selâmi sordu :
288
— Stoyan'ı tanır miydin? Sen o zamanlar bir karıs bir seydin herhalde...
Sait:
— Bir karıstı ama, bir karısken daha acardı. Stoyan'm sag eli gibiydi Ömer...
Hatırlar mısın, Ömer, hani bir sütçü dükkânı vardı?..
Asagıdaki madama misafir gelmis olmalı. Gramofon çalıyorlar. Eski bir plaktan
kalın sesli bir komitacı, bir balkan türküsü çagırıyor...
Yukardakiler birdenbire sustular, asagıyı dinlediler. Ömer :
— Ben bu türküyü bir yerde duydum gibi geliyor bana, dedi.
Sait:
— Stoyan Amca söylerdi, diye cevap verdi. Onun çok sevdigi bir türküydü bu...
Belki hatırlamazsın. Sizin eve ilk geldigimiz geceydi. O zaman daha kaç-göç
vardı. Ama nineyle, anan yanımıza çıktılardı. Stoyan Amca bu türküyü söylediydi.
Nineyle araları çok iyiydi.
Asagıda plagı degistirdiler. Ses biter bitmez sanki hatıralar da dagılı
verdiler... Selâmi:
— htiyarladık be Sait, dedi. Baksana dünün yumurcakları büyüdüler, koskocaman
oldular. Simdi onlardan akıl ögrenmeye kalkıyoruz...
Sait:
— Hayır, dedi, ihtiyarlamadık... Ben kendi payıma gene onların kırkını bir tek
cebimden çıkarırım... Ama bazı islerde onların bizden akıllı olması lazım...
Bizden bilgili olmaları lazım... Yalnız bizim kadar yürekli olup olmadıkları
belli degil daha...
Ömer:
— Sizin kadar yürekli olmaya çalısacagız, Sait Amca, dedi. Sizi, saygıyla,
sizden ögrenerek geçemezsek vay hepimizin haline...
Selâmi:
— Eh, diye Ömer'in sözünü kesti, meseleye gelelim... Bak, kardesim, bir davamız
var bizim, onu üstüne alacaksın... Kaçıncı davan olacak bu senin?..
289
— ikinci...
— Ha, birincisi, babanın davası, degil mi? Sahi isler nasıl, tevkif ettirebildin
mi Seyfi Bey keratasını?..
— Kefaletle kurtulmak istiyor ama, yakasını bırakmayacagım...
Selâmi güldü:
— Toy avukat oldugun belli, dedi. Seyfi Beyin yakasını bırakmaman için her
seyden önce o yakayı ele geçirmekligin lazım. Seyfi Beyin yakası kolay kolay ele
geçmez gibi geliyor bana... Her ne hal ise, ugras bakalım... Biz gelelim bizim
ise... Sana meseleyi bastan anlatayım... Bizim bir arkadas var. Hilmi.
Kunduracıdır. Dükkânı filan yok. Kalfa, senin anlayacagın. ...'in yanında
çalısır... geçen gün evlendi. Dul bir kadın aldı. Kadının kocası ölmüs degil,
ayrılmıslar, herif serserinin biriymis... Hani fukaralıktan serseri degil,
bilakis babasının hali vakti epeyce yerinde, mütekait, sonra bir de evi varmıs.
Kiraya veriyor. Kadının ilk kocasından bir oglu var. Sekiz, dokuz yasında bir
sey, ama o babadan o evlat nasıl çıkmıs, sasarsın... Akıllı kerata, açıkgöz, cin
gibi bir sey... Karı koca ayrıldıkları vakit mahkeme, oglanın anasının yanında
kalmasına karar vermis. Oglanın dedesi mırın kırın etmis ama dinletememis...
Simdi, kadın bizim Hilmi'yle evlenince moruk dayatmıs, mahkemeye basvurmus.
"Çocugun anası evlendi. Torunumu isterim," diyormus.
Halbuki oglanın anası evladını vermek istemiyor. Hilmi de çok seviyor çocugu...
Simdi, evvela söyle bakalım, kadın kocaya vardı diye çocugu dedesi alabilir mi,
alamaz mı?..
Ömer düsündü. Sordu:
— Peki çocugun asıl babası nerde?..
— Bilmem, basını almıs, gitmis bir yerlere... Dedesi burda yalnız... Dedim ya,
çocugu isteyen dedesi...
Ömer gene düsündü:
— Çocugu dedesi pek alamaz, dedi. Selâmi çıkıstı:
— Pek alamaz ne demek? "Pek"i de ne oluyor?..
— Demin bana söyledigin "yaka" meselesi... Bu is yalnız mahkemenin elindeki
kanuna degil, avukatın cerbezesine de
290
baglı bir parça... Kanun çocugu hem verir, hem vermez... Zaten böyle olmasa
avukata lüzum kalmazdı ki... Selâmi söyle bir daldı. Sonra :
— Eh, dedi. Sen de bizim tarafın avukatı olursun... Çenene güvenmiyor musun?..
— Tecrübe ederiz... Çocuk ne diyor? Yani çocuk dedesine mi gitmek istiyor?
Anasıyla mı kalmak istiyor?..
— Çocuk, "Anamdan ayrılmam," diyormus... Ama bu yasta çocugun lafı dinlenir mi?
Ömer birdenbire kendini düsündü. Ferahladı. Gülümsedi. Selâmi sordu:
— Niye güldün?
— Hiç, bu çocuga benzer baska bir çocuk aklıma geldi de... Onun bu çocuga göre
ne kadar bahtiyar oldugunu düsündüm...
— Anladım...
Sait Amca söze karıstı:
— Anlayıp ne olacak, Selâmi? Selâmi hafif çakırkeyif olmustu :
— Yoo! Anlamalıyım, Sait... Mademki bizim Hilmi'nin isine benzer bir sey, anlat
sunu, Ömer!
Ömer :
— Anlatayım, dedi, zaten anlatmak istiyorum...
Ve ninesinden duydugu masalı tekrar eden bir küçük çocuk gibi anlattı:
— Benim bahsettigim çocugun anası da ikinci bir kocaya varmıstı, yalnız arada
küçük bir fark var... Seninkinin anası ikinci kocasına vardıgı zaman çocuk sekiz
dokuz yasında... Benim söyledigim çocuksa anasının karnındaydı. Senin çocuk
sekiz dokuz yasındayken kundura ustası Hilmi'nin evine geldi. Benimkisi,
Kunduracı Hilmi'ye benzeyen bir adamın evinde dogdu. Seninkisi sekiz dokuz
yasındayken Kunduracı Hilmi'den baska bir babası oldugunu biliyor. Benimkisi
bunu çok sonra ögrendi. Seninkisini dedesi almak istiyor, belki de alabilir...
Benimkisini kimse dogdugu evden ayıramaz. ste bunun için benimkinin ne kadar
bahtiyar oldugunu düsündüm. Çünkü eger benimkini de dogdugu ve büyüdügü yerden
ayırmak isteyenler olsaydı, kederinden çıldırırdı...
291
Ömer sustu.
Sait Amca Ömer'in sözlerini büyük bir saygıyla dinlemisti.
Selâmi gene hiçbir sey anlamadı:
— Anlattın ama, dedi, ne yalan söyleyeyim, ne demek istedigini anlamadım... Kim
bu senin bahsettigin çocuk?
Ömer sadece:
— Ben, dedi...
Selâmi büsbütün afalladı:
— Nasıl sen!
— Basbayagı ben iste...
— Sen, Nuri Ustanın oglu degil misin?
— Ben, Nuri Ustanın ogluyum...
— Eh, öyleyse?..
— Benim de, Nuri Ustadan baska, bir... Ömer durdu... Sonra yavas yavas ilave
etti:
— Babam var... Bu baba sözü karısık bir sey... Yani... Ben Nuri Ustanın
sulbünden gelmemisim... Eger tabir dogruysa, Nuri Usta benim fizyolojik babam
degil...
— Peki, senin, neydi o, fizyolojik baban kim?..
— Seyfi Bey...
— Ne? Hangi Seyfi Bey?..
— Babamı, sahici babamı, kafamı, yüregimi, insanlıgımı yapan babamı, Nuri
Ustayı çigneyen, ayagını kesen adam...
Selâmi'nin hayreti birdenbire derin bir saygıya çevrildi... Sustu. Ömer'e karsı
bir kusur islemis gibi:
— Affedersin, Ömer, dedi... Ömer gayet tabii sordu :
— Bu sefer de, ben anlamadım, neyi affedecegim?..
— Yani...
— Yanisi ne?
— Sey, istemeyerek, belki de söylemek istemedigin, gizlemek istedigin, senden
baska kimseye ait olmayan seyleri, adeta zorla söylettim sana...
— Niçin gizlemek isteyeyim!.. Ben yarıs beygiri degilim ki hangi hayvanın
sulbünden dünyaya geldigim beni alakadar etsin... Seyfi Beyle bir tek alakam
var. Daha dogrusu iki türlü alakam var. Birincisi, benim dünyamdan baska, benim
dünyama
292
düsman bir dünyadan olması; ikincisi, babamın ayagını kesen kazanın müsebbibi
bulunması... Her ne hal ise, gelelim Hilmi'nin meselesine... Çocugun dedesi kimi
avukat tutmus?.. Selâmı biraz düsündü:
— Dur bakayım, dedi, avukatın adı neydi? Vay anasını... Dilimin ucunda bir
türlü söyleyemiyorum... Demin sen ona benzer bir isim söyledin... Neydi?.. Ha,
buldum : Kâmran...
Ömer adeta bagırdı:
— Kâmran mı?.. Sonra kendini toparladı:
— Birçok Avukat Kâmran var... Herhalde bizimkisi degildir...
Sait söze karıstı:
— Ne malum? Belki de 89'dur. Bir sor bakalım...
— Olur, hemen yarın sorarım... Selâmi merak etti:
— Peki, eger avukat sizin Kâmran'sa ne olacak? Ömer:
— Bilmem, dedi, belki faydası olur. Belki davayı üstüne almaz...
— O almazsa, baskası alır...
— Dogru... Mamafih ögrenmek lazım...
Ve ertesi günü Ömer, erkenden Kâmran Beyin yazıhanesine damladı.
89 yalnızdı... Bir çay bardagının karsısında kasar peyniri simit yemekle
mesguldü.
Ömer'i büyük bir gürültü ile karsıladı.
Ömer yayları bozulmus kanepeye otururken sordu :
— Hocam, bugünlerde yeni bir dava aldın mı? 89, hayretle Ömer'in yüzüne baktı:
— Bugünlerde iki üç yeni dava aldım, dedi. Niye sordun?..
— Niye sordugumu sonra anlarsın, hocam... Ne gibi seyler bu yeni davaların?
Kâmran Bey düsündü... Not defterini çıkardı. Bu, yapraklarının çogu kopmus ve
sirketlerin reklam olsun diye müesseselere gönderdikleri not defterlerinden
biriydi.
293
— Son hafta içinde üç dava almısım... Birisi, bermutat bir bosanma davası.
kincisi icra ile alakadar bir sey... Üçüncüsü gene bosanma davası gibi bir
sey... Daha dogrusu...
Ömer merakla atıldı:
— Daha dogrusu?..
— Bu ne telas yahu!.. Avukatlıkta telas, heyecanı belli edis felakettir. Avukat
dedigin doktor gibi olmalı... cabeden yerde, rol icabı telaslanmalı,
heyecanlanman...
Ömer yalvardı adeta:
— Su üçüncü davanın ne oldugunu anlat, kuzum... Derslerinden sonra istifade
ederim... Bir çocuk meselesi var mı bu üçüncü davada? Bu dava için sana müracaat
eden Sakir Bey mi? Bir mütekait... Eski gelini evlendigi için torununu geri
almak istiyor...
89 hayretle sordu:
— Nerden biliyorsun?.
— Demek sana müracaat etti...
— Ne olacak?.. Ne var yahu?.. Simdi ben de meraka düstüm bak...
Ömer düsündü. Sonra kanepenin üstünden kalkarak 89'un masasına yaklastı:
— Hocam, dedi... Bu davayı sen alma... 89 gayet tabii:
— Peki, dedi, mademki istiyorsun almayayım, ama niçin?.. Bunu olsun ögrenemez
miyim?.
Ömer :
— Tabii, dedi, anlatayım... Ve meseleyi anlattı.
89 Kâmran sordu:
— Peki, benim davayı bırakmamda ne fayda var?.. Bir baska avukat alır isi...
Ömer:
— Evet, dedi. Dogru... Fakat ne bileyim ben...
Kâmran Bey düsünüyor. Düsündükçe kasları çatılıyor, agzının kenarlarındaki
çizgiler derinlesiyor. Çok mühim bir karara geldigi belli...
Ömer, Kâmran Beyin yüzüne vuran iç fırtınasının bütün aydınlık ve karanlıklarını
büyük bir merakla takip etmektedir.
294
Kâmran Bey derin ve kâbuslu bir uykudan uyanıyormus gibi silkindi:
— Ömer, oglum, dedi. Avukat da bir insan mıdır? Degil midir?
Ömer bu hiç beklemedigi suale birdenbire cevap veremedi. Kâmran tekrar etti:
— Söylesene, avukat denen mahluk da bütün öteki insanlar gibi yiyen, içen,
düsünen, seven, gülen, aglayan bir insan mıdır, degil midir?
— Elbette öyledir, hocam.
— Öyleyse, avukat da bir makine degil bir insansa, avukatın da bazı meselelerde
kanaatleri var demektir. Ve avukat da her insan gibi kanaatleri için, icabında
sahsi menfaatlarını çigneyerek harekete geçer, mücadele eder, degil mi?
— Evet, tabii...
— Mücadele ne demektir, Ömer?.. Bunu sen iyi bilirsin herhalde... Mücadelede
bütün mesele düsmanı can evinden vurmaktır. Düsmanla merdane dövüsmek, yüzde yüz
kavga etmek lazımdır, kavgada hileye basvurmamalı gibi palavralara inanmazsın,
degil mi?
— nanmam...
— Öyleyse, mesele kalmadı. Bak, ne yapacagız?.. Benim vicdani kanaatim, senden
meseleyi dinledikten sonra, bu çocugun dedesinin evine gitmesi degil, Kunduracı
Hilmi'nin yanında kalmasını bana emrediyor. Mademki bu böyledir, o halde bu
kanaatimin tahakkuku için kavga etmeliyim... Yani ne yapıp yapıp çocugu
anasının, Hilmi'nin yanında bıraktırmalıyım. Dogru degil mi?..
— Dogru, fakat nasıl yapacaksın bu kavgayı? Sen, dedesinin avukatısın? Davayı
almaktan vaz mı geçeceksin? Vazgeçsen bile...
89 birdenbire Ömer'in sözünü kesti:
— Hayır, dedi. Davayı bırakacak degilim, bilakis... Ömer sasırdı:
— Anlamadım... Kâmran Bey alaylı bir sesle :
— Meslek namusumu, ayaklar altında çigneyecegim, dedi. Anlıyor musun? Kavga,
kavgadır. Yemek nasıl pisirildi diye so-
295

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:38:49
Meddelande
Svara med citat
rulmaz, sofraya geldigi vakit lezzetli mi lezzetsiz mi, ona bakılır. En iyi
pilav toprak tencerede piser... Matlup çocugun anasında kalması, Kunduracı
Hilmi'nin yanında adam olması, degil mi? Bu gayeye ulasmak için her yol
mubahtır. Yalnız davayı kaybettikten sonra dedenin pesin verdigi ücretin bir
kısmını iade ederim. Eh, bu kadar da temizlik ister...
Ömer, Kâmran Beyin yanından bir parça sasalamıs, Kâm-ran Beye karsı sevgisi bir
hayli artmıs olarak çıktı. Meseleyi o aksam Sait Amcaya anlattıgı vakit: Sait
Amca:
— Yazık ki, dedi, su Kâmran'ı geç tanıdık...
Seyfi Bey, kefalete raptedilerek stintak Hâkimligi'nden serbest bırakıldı.
Mahkeme günü kararlastırıldı.
Nuri Usta davadan vazgeçmesi için Ömer'e son defa rica etti adeta... Ömer
dinlemedi. Sait Amca da Ömer'le birlikti ve Nuri Ustanın itirazlarını kabul
etmiyordu :
— htiyarlıgında tekrar küçük burjuvalıgına dönüyorsun, Nuri, diyordu, dikkat
et....
Mahkemeden iki gün önce Seyfi Beyin avukatlıgını Sühey-la'nın babasının üstüne
almıs oldugunu Ömer duydu. Ve mahkemeden bir gün önce Ömer'in yazıhanesinden
içeriye Seyfi Bey girdi.
Vakit ögleye dogruydu. Han bosalmıstı. Herkes yemege gitmisti. Ömer tavukçudan
getirttigi çorbayı içiyordu.
Oda kapısı agır agır, hanın sessizligi içinde gıcırdayarak açıldı.
Ömer, Seyfi Beyi daha kapının esiginden girerken tanıdı.
Ayaga kalktı. Bu hareketi istemeyerek yapmıstı. Sogukkanlı olmak istiyordu,
fakat birdenbire o kadar heyecanlanmıstı ki telasını belli ediyordu.
Seyfi Bey agır agır odanın ortasına dogru yürüdü :
— Avukat Ömer Beyle müserref oluyorum, degil mi, efendim, dedi.
— Evet, efendim, buyrun...
296
Seyfi Bey otururken:
— Ben Seyfi, dedi.
— Müserref olduk, efendim.
Seyfi Bey gözlerini odada dolastırdı. Duvardaki üç resme gözü takıldı. Uzun uzun
baktı. Gülümsedi... Sonra oturdugu tahta sırayı elleriyle yokladı. Gene
gülümsedi...
Seyfi Beyin bu gülüsleri, Ömer'in gözünden kaçmadı. Ve bir an önceki telası,
müthis bir aksi tesirle korkunç bir sükûta inkılap etti. Çok sade bir sesle :
— Sizi dinliyorum, dedi...
Seyfi Bey gülen, hatta alay eden bir sesle söze basladı:
— Müessif bir kazaya sebebiyet verdigim için çok müteessirim... Siz gayet haklı
olarak pederinizin hakkını arıyorsunuz... Buna da sözüm yok...
Ömer sabırsızlıkla sordu:
— Öyleyse?..
— Öyleyse niçin mi diyeceksiniz. Evvela, belki de sebep oldugum kazayı tamir
edebilirim diye...
— Babamın ayagını yeniden yerine mi koyacaksınız?
— Emin olun ki elimden gelse bunu da yapardım. Fakat bu ancak Cenab-ı Hakkın
isi... Ben daha ziyade hatamı kulca tamir etmek istiyorum. Yani...
— Yani?..
— Mahkemeye basvurarak elde etmek istediginiz neticeyi ben size daha
kestirmeden temin edebilirim...
Ömer sinirlendi:
— Mahkemeye basvurup hangi neticeyi elde etmek istedigimi sanıyorsunuz?
Seyfi Bey öksürdü :
— Yani tazminat... Ömer güldü:
— Demek sizin kanaatinizce bütün bu isten elde etmek istedigim bir netice var :
Sizden para koparmak...
Seyfi Bey cevap vermedi. Ömer ısrar etti:
— Söylesenize, Seyfi Bey, Nuri Ustanın bütün bu mahkeme isinden elde etmek
istedigi netice birkaç yüz lira, öyle mi?..
297
Seyfi Bey hep o gülümseyen sesiyle :
— Birkaç yüz lira degil, birkaç bin... Emin olun hatta birkaç bin lirayla
bile...
Ömer nefretle yüzünü burusturdu. Ve Seyfi Beyi hayretlere düsüren bir söz
söyledi:
— On para istemiyoruz...
Seyfi Bey saskınlıgını çabuk giderdi:
— Para istemiyorsanız, benden ne istiyorsunuz öyleyse?..
— Kazaya sebebiyet veren herhangi bir taksi soförü hapse-diliyorsa, sizin de...
— Ben taksi soförü degilim ama...
— Biliyorum...
Ömer bu "Biliyorum"u öyle bir söylemisti ki, Seyfi Bey:
— Anlıyorum, dedi... Sahsi bir intikam...
Bu sefer Ömer o kadar sasaladı ki cevap verirken sesinin ayarını yapamadı:
— Sahsi intikam mı?.. Niçin?.. Neden?.. Seyfi Bey kaslarını çatmıstı:
— Neden oldugu malum, dedi. kimizin de pek geç ögrendigimiz bir seyi tekrara
hacet yok...
— Yanılıyorsunuz, Seyfi Bey... Ben... Sizin sulbünüzden dünyaya gelmis oldugumu
çok geç ögrenmedim... Yıllardır biliyorum bunu...
— Öyleyse niçin gelip o zaman beni aramadınız?.. Kabahat sizde...
Ömer güldü :
— Ne kabahati?.. Sizi aramamakla kabahat yapmıs degilim... Bilakis... Hem sizi
niçin arayacaktım?..
Seyfi Bey düsündü. Sonra sesine bir baba tatlılıgı vermeye çalısarak:
— Simdi de ben anlıyorum, oglum, dedi. Beni o zaman arasan, benim seni
tanımayacagımdan, seni bir santajcı sanacagımdan korktun, çekindin... Halbuki
Ali Beyi sahit göstererek... Zaten su son günlerde meseleyi ondan ögrendim...
Ömer karsısındaki adama hayretle bakıyordu. Seyfi Bey devam ediyor :
— Emin ol ki, Ömer, anneni ve seni aramadım degil... Ya-
298
ni sonraları çok aradım... Belki inanmazsın... Bir gençlik cin-netiyle anana
karsı isledigim günahı tamir etmek istedim. Fakat sizi bulmak kabil olmadı...
Sonra seneler geçti... Eh, dünya bu...
Durdu. Sesini büsbütün, bir logusa serbeti gibi tatlılastırarak :
— Ömer, zararın neresinden dönülse kârdır... Seni evlat olarak tanımaya
hazırım... Sana ve anana karsı bu kadar iyilik göstermis olan Nuri Ustanın da
ihtiyarlıgını temin ederim...
Seyfi Bey yerinden kalkmıs, Ömer'in masası basına gelmis, onun omuzunu oksamak
için elini uzatmıstı. Ömer geri çekildi:
— Seyfi Bey, dedi... Çok yanılıyorsunuz... Anamla bana yaptıgınız en büyük
iyilik, yegâne iyilik bizi arayıp sormamıs olmanızdır. Bundan dolayı ben de,
anam da, simdi daha iyi anlıyorum ki, size karsı mütesekkir olmalıyız...
Seyfi Bey eli atese degmis gibi geri çekildi:
— Anlıyorum, dedi, beni bir türlü affetmiyorsunuz... Kim bilir, ana ogul,
sıkıntılı günlerinizde, kaç defa basbasa verip bana lanet etmissinizdir...
Ömer bu sefer Seyfi Beyin sözünü kesti:
— Seyfi Bey, yine aldanıyorsunuz... Boyuna aldanacaksı-nız... Ana ogul sizden
ya bir defa bahsetmisizdir, ya iki defa... O kadar... Hem de lanetle filan
anarak degil... Siz bizim için sizin gibi olanlardan birisiniz... ste o kadar.
Size düsman degilim, degiliz, demiyorum...
Tefrika edildigi gazetede son iki sayfası basılmayan romanın sonunu, o günlerde
o gazetede çalısmakta olan ve romanın müsveddelerini okumus bulunan yazar Naci
Sa-dullah, bellegine dayanarak asagıdaki gibi özetlemistir.
"Seyfi Bey kendisinden çok haklı olarak tiksinen oglunu kazanabilmek ümidiyle
son kozunu oynar, ona :
"— Oglum, der, olanlar olmus, geçenler geçmistir. Fakat ne
299
olursa olsun sen benim kanundansın. Sayet ben yarın cezaya ugrarsam, senin
kanın:
"— Eyvah ben babamı zindanlara düsürdüm! diye nedamet ve esefle feryat etmez
mi?..
"Sual, zaten kendisini zor tutmakta bulunan Ömer'in sabrını büsbütün sona
erdirir. syan ve öfke ile yerinden fırlayarak haykırır:
"— Etmez... Zira beseri alçaklıklar karsısında feryatları kanlar degil, suurlar
koparır... Siz artık lütfen burayı terk ediniz. Ve ömrünüzün ötesinde mümkün ise
su gerçegi ögreniniz :
"Kan Konusmaz."
300

Författare
ADMINSTRATOR

Registreringsdatum: 17 maj 2007
Inlägg: 336

2008-01-06 06:40:21
Meddelande
Svara med citat
Yapı Kredi Yayınlan -1675 Bütün Eserleri - 20
Kan Konusmaz / Nâzım Hikmet
Kitap Editörü'. Güven Turan Düzelti: ncilay Yılmazyurt
Tasarım: Nahide Dikel
Baskı: Sefik Matbaası Marmara Sanayi Sitesi M Blok No: 291 kitelli/stanbul
1. Baskı: stanbul, Temmuz 2002
5. Baskı: stanbul, Subat 2006

Svara på ämnet Sida 1 av 1

ForumindexNAZIM HİKMET RAN VE ŞİİRLERİKAN KONUSMAZ
Aktuell tid och datum: 2014-11-26 00:01:07
Alla tider är GMT + 1 timme (svensk normaltid)
Hoppa till:  
Du kan inte skapa nya inlägg i det här forumet
Du kan inte svara på inlägg i det här forumet
Du kan inte ändra dina inlägg i det här forumet
Du kan inte ta bort dina inlägg i det här forumet
Du kan inte rösta i det här forumet


Skapa forum | Supportforum | Användarvillkor | Integritetspolicy | Cookiehantering | Kontakta oss |




Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group Swedish translation by phpBB Sweden and Virtuality © 2003-2005 - Glass²eXtreme Created by DoubleJ(Jan Jaap)
Sidan tog 1.02 sekunder att ladda.